Kış, Sus Barbatus! ve Toplumsal Ekoloji

Sus Barbatus! kekiği, balı, insan terini, rüzgârı, karı, belki karın altından yeniden yeşerecek çiçekleri, balığı, kurdu, köpeği, geyiği, domuzu, kartalı, polisi, savcıyı, öğretmeni, anarşisti, devleti destan diliyle birbirine uluyor. Türkiye’de 80 öncesi yaşanan toplumsal gerilimleri, şiddeti bir buzul çağına taşıyor.

İçinden geçtiğimiz zorlu kış günlerinde soğuğun içime iyice işlemesine müsaade ettim. Faruk Duman’ın Sus Barbatus! isimli roman üçlemesinin ilkini dinledim. Dinlerken romandaki buz ülkesinin içinde dondum çözüldüm, çözüldüm dondum. Romandaki kadınlarla, erkeklerle, hayvanlarla, toprakla birlikte üşümek, dondurucu rüzgârı iliklerimde hissetmek Faruk Duman’ın usta betimlemeleriyle mümkün oldu. Destansı, şiir gibi bir dili dinlerken buzdan bir masal ülkesinde yaşadım dört gün boyunca.

 

Masal gökyüzü tasviriyle başlıyordu; bulutların buzdan kayaya döndüğü, yerin ve göğün donarak bütünleştiği bir mekânda geçiyordu. Roman, bu coğrafyada geçmiş olması mümkün bir kış mevsimini resmediyordu ama bu kışın aynı zamanda daha uzak bir geçmişte ya da muhtemel bir gelecekte buzul çağında geçmesi de mümkündü. İnsanlık doğayı sömürmüş, iklim değişikliği nedeniyle dondurucu bir kış yaşanıyor olabilirdi. Nitekim, açılışta bizi karşılayan nesli tükenmekte olan kırmızı kartal buzdan gökyüzünü delerek bulutların ardındaki ülkenin yöneticilerinden insanoğlu için merhamet diler, “soyunu mu tüketeceksiniz insanların” diye sorar? Ot otluktan, toprak topraklıktan çıkmıştır. Kırmızı Kartal’ın nesli tükendiyse insanoğlu için de son yakın olabilir.

 

Ağır şartlar altında insanı bekleyen en büyük sorunla, açlık sorunuyla tanışırız sonrasında. Bize tanıtılan ilk karakterler Kenan ve hamile eşi Zeynep’tir. Bu ikilinin evinde yiyecekleri doğru dürüst bir şey kalmamıştır. Kenan eşini ve karnındaki bebeği doyurmak, onların hayatlarını idame ettirmekle yükümlüdür, peki bu sorunun üstesinden nasıl gelecektir? Açlık, roman boyunca arkada bir devinim sağlayacaktır. Hatta romanın merkez meselesi olduğu da düşünülebilir.

 

“Güçlü Olmak İçin Güçlüyü Yiyeceksin”

 

Buz tutmuş köyde insanlar nasıl yaşar, hayat öz suyunu nasıl yürütür? İnsanlar, hayvanlar nasıl doyurur karınlarını? Açlık donmaz, bir tek o donamaz. Karın doyurma güdüsünün sağladığı hareketle açılan romanda, Kenan ormanda yabani bir domuz avlayacaktır. Onu satmayı, eşinin ve bebeğin iaşesini uzun bir süre bu şekilde çıkarmayı planlamaktadır. Kenan’ın zayıf cüssesi, konuşmaları, akıl yürütme beceresi sanki bu zorlu av için uygun değildir. Ama Kenan’a Allah yardım eder ve gözünden vurur Sus Barbatus’u. Hayvan henüz ilk sahnelerde ölse de onun ölü bedeni ve gölgesi roman boyu okurla olmaya devam eder. Ölü cüssenin ormandan getirilmesi, evin önünde saklanması ancak günler sonra kasabaya satışa götürülmesi romanın akışı boyunca altta ilerler. Böylece Sus Barbatus’un gölgesiyle temsil ettiği yeme-yenilme meselesi ve açlık romanın merkezine oturur. Yeme-yenilme metaforunu romanda anlatılan diğer ilişkilerde de hissederiz: “Güçlü olmak için güçlüyü yiyeceksin.”

 

 

Erki elinde tutan, kullanan devlet görevlileri, devlete karşı gelen gençleri ele geçirmeye çalışır. Bir yeme-yenilme, gücü paylaşma mücadelesidir bu. Bu mücadelede yaban hayatı, ormanı daha iyi tanıyanın galip gelme ihtimali yüksektir. Orman hem yabani hayvanlar hem de kendilerince devrim yapmaya çalışan gençler için iyi bir saklanma alanıdır. Mağaralarda yaşayan “anarşist” gençler ormanda kendilerine ait alanlar oluşturmuşlardır; yaban hayvanlarını ve ormanı çok iyi tanırlar.

 

Romanda yaban hayatı bilmeyenin devrim yapamayacağı dile getirilir. Roman, 79 yılında geçer, olaylar bize 80 öncesi yaşanan çatışmaları hatırlatır. Faruk karakteri, söz konusu çatışmalarda yaralanmış bir genç olmasıyla gerçekliğe dayanırken seyyal zihniyle romanın büyülü gerçekçi havasını pekiştirir. Yaralı bir bedenin içinde Faruk çoğu kez geçmişi, çocukluğunu anımsar, başka bir deyişle o içinde bulunduğu ağır gerçeklikten düş yoluyla, hayal yoluyla çıkarak kurtulur. Çocukluğundan beri tahta ayaklarla boyunun uzamasını, gökyüzüne yükselmeyi ve her yeri bu yükseklikten görmeyi hayal eder. Roman boyunca da olaylara yüksekten bakmayı becerir bir şekilde. Faruk dolayımında diğer gençleri, neden mücadele ettiklerini, Mustafa öğretmeni, eşi Gülşen’i ve onların nasıl sorgulandıklarını öğreniriz. Yine Faruk’un tedavisi için çağrılan Doktor Servet’i tanır, onun konumu, görevi ve vicdanı arasında kendine biçtiği rolü deneyimleriz.

 

Roman, Kenan’ın diliyle destan dilini, kıssa dilini sürdürür. Kenan hem diliyle, davranışlarıyla hem de inancıyla bize daha “saf” insanı, sanki çağın zehirleriyle kirlenmemiş bir insan modelini resimler. Onun kötüyle, kötülükle işi yoktur. Roman Kenan’ın inancı, inanma biçimi, “devlet”in beklediği “inanç” ve “solcu gençlerin” inancı arasındaki gerilimi taşır. Gençlerin düşüncesinin tam olarak ne olduğu sosyal bilgiler öğretmeni Mustafa aracılığıyla aktarılır. Mustafa silahlı eyleme karışmaz, ne var ki oğlu Orhan üniversite için gittiği şehirde tutukludur.

 

İnsanın İnsana Tahakkümü

 

Peki romanda bu gerilimlerle doğa arasında kurulan bağlar nelerdir? İnsanın doğayla ilişkisi, bu ilişkiyi bozmasının insanların kendi aralarındaki güç mücadelesiyle bağlantısı neler olabilir? Görünürde devleti yönetme, erki paylaşma biçimiyle ilgili duran bu mücadele temelde insanın doğaya karşı kendini yanlış konumlandırma biçimi olabilir mi? Yönetim biçimleriyle ekolojik krizler arasındaki bağıntıyı ilk kuranlardan biri, toplumsal ekolojinin fikir babası Murray Bookchin bu konuda bize ciddi açılım sağlıyor. Toplumsal ekolojiye göre insanın doğaya tahakkümü, insanın insana tahakkümünden ortaya çıkıyor. Bu bağlamda hiyerarşi kavramını öne çıkaran düşünüre göre kuşaklar, cinsler arasında, ailede, etnik gruplarda, siyasal, ekonomik ve toplumsal kurumlarda doğayı da kapsayacak şekilde genişliyor hiyerarşi ve tahakküm.

 

Toplumsal ekoloji işte bu bağlamda ekolojik sorunları toplumsal bir sorun olarak görmesi, hiyerarşi ve tahakkümle ilişkilendirmesiyle çevre krizine çözüm getirmeye çalışan ekollerden ayrılıyor. Toplumsal ekoloji, insanın doğaya sınırsız müdahalesini bertaraf edebilmesi için öncelikle insanın insan üzerindeki tahakkümünün, buna yol açan hiyerarşinin ortadan kaldırılması gerektiğini savunuyor. Bu bağlamda toplumsal ekoloji hareketi, öncelikle tahakküm sorununu ele alır, ekolojik sorunların asıl nedeni olan hiyerarşi ve tahakkümün kapsamlı bir devrim fikrinden yola çıkarak ortadan kaldırılmasını savunur.

 

Romana dönersek, insanın doğaya tahakkümünden ziyade kışın, buzun insana tahakkümünden söz etmiştim. Ancak bu durumu, insanı ezen, silen buzul çağını çevre krizinin sonrasında gelen bir mevsim olarak okursak, insanın doğaya tahakkümünü görebiliriz. Bu öyle bir buzul çağı ki, sanki güneş bir daha hiç ısıtmayacaktır, peki bu durumda insan nasıl direnecek ve devam edecektir? Eğer mesele tahakkümse, romanın buna karşı sunduğu önlem biraz daha farklı bir yerden gelir. Önce muhatabını, bu karı, soğuğu buzu tanımak gerekir. Tanımadan olmaz. Kaldı ki tanımanın sonrasında da barışmak gerekir. Barışmadan da olmaz. Faruk Duman’ın Türkçe için bir zirve olan dili, doğayı, rüzgârı, ışığı, kokuyu çok iyi tanıyan, tasvir edebilen; onunla barışık bir dildir. Duman’ın dili kekikli, lavantalı, baharlı bir dildir. İşte karakterler de bu dili, doğanın dilini bildikleri kadar ilerleyebilir, bu coğrafyada var olabilirler. Kenan domuzu böyle vurabilir, çocuklar ormanı tanıdıkları için mağaralarda yaşayabilir. Devlet görevlileri, askerler bu coğrafyayı, o dili bildikleri kadar kasabayı, köyü koruyabilirler, çocuklarla bilgileri yettiğince çatışabilirler.

 

Saflığıyla, Allah’a inancıyla en zorlu koşulların altından kalkabilen, kardan, buzdan sıyrılıp çıkabilen Kenan sanki bu dili en iyi bilenlerdendir. Kenan, ormandaki çocuklara da devletin görevlilere de eşit mesafededir. Kimseden kötülük görmez. Kaldı ki açlığını gidermenin, yaşamı devam ettirmenin dışında başkalarıyla güç mücadelesine girmez. Kenan bir şekilde eve döner, ne ki açlık galip gelir. Burada büyü bozulur, o saf inancın zedeleneceği gösterilir bize.

 

“Bütün Savaşımız Balıklar da Bizi Yiyebilsin Diye”

 

Romanı mevzubahis yeme-yenilme sistemi üzerinden okumakta ısrarcı olursak, politik yeme, güçlünün güçsüzü yemesi meselesi bu temaya nasıl bağlanır? Görünürde güçlü olan devlet, günün birinde devrim yapacaklarına inanan bir gurup genç ise güçsüzdür. Ancak gençler farklı bir bilinç boyutunda gezinirler. “Biz dünyayı değiştirmek istiyoruz ama bu dünyayı iyi ya da kötü yöneten her yasa yabana bağlıdır. Yabanı öğrenmediğimiz sürece onu değiştiremeyeceğiz” diye düşünürler. Sanki burada doğa ve yasalar arasındaki ilişki toplumsal ekolojinin açığa çıkarmaya çalıştığı gibidir. Tanıma meselesi Yakup Kadri’nin Yaban’ıyla birlikte anılır, Yakup Kadri’nin aydını “yaban”ı, doğayı tanımaz; onun dilini bilmez.

 

Bir bölümde çocukların bilinci üst bir bilince geçer. Donmuş Ç. gölündeki balıklardan açılan bir bahiste “Biz bir gün herkesin balıklarla birlikte yaşamasını sağlayacağız” denir, “O gün geldiğinde balıklar da bizi yiyebilecekler”. Bir gencin dilinden, “Bütün savaşımız balıklar da bizi yiyebilsin diye” cümlesi dökülür. Burada insanın egemeni olduğunu sandığı kendinden gayrı varlıkları hadsiz hudutsuzca kıymasına karşı bir bilinç açığa çıkar. Balıklarla birlikte yaşamayı gerçekten başardığımız bir düzende insanın kıyıcı hükümranlığı da dizginlenecektir.

 

Öylesine özgür ve insanın tahakkümünden kurtulmuş bir doğa tahayyülünde insanın insana yaptırımı da azalacaktır. Çocukların savunduğu bu özgürlükçü dünya ile Bookchin’in ideali örtüşür. İnsanlar yaptıkları seçimlerle toplumsal yapının ve ekolojik yaşamın dengesini bozdularsa bu sorunları bertaraf edecek özgürlükçü demokratik yapılanmaları da kurabilirler. Ekolojik krizin nedenlerini toplumsal yapılarda arayan bu bakışa göre bu yapılarla mücadele edilmeli, kolektif bir eylemlilikle geniş çapta etkili, yerellik temelli, doğrudan demokrasiyi savunan, ademimerkeziyetçi toplumsal yapılar devreye girmelidir.

 

Sadece roman karakterlerinin söylemleriyle değil, kendisiyle barışık karakterlerin doğayla daha barışık olması ve bunun sonuncunda doğadan gelen mucizelere açıklıklarıyla da bir şeyler anlatır bize Sus Barbatus. Bilinci farklı bir boyutta gezinen, aslında ölmesi için bir kızağın üstünde ormanın çevresindeki yoldan kasabaya getirilmeye çalışan Faruk bir şekilde atla birlikte buzdan gölün içine düşer. Doğa, soğuk Sus Barbatus’un gölgesi onu beklenilen akıbetinden kurtarır. Ölmüş de olabilir, ama ölmüş olsa bile itirafçı olmaktan bu sayede kurtulur. Kim gerçekten güçlüdür burada? Kim yenilir?

 

Sus Barbatus! kekiği, balı, insan terini, rüzgârı, karı, belki karın altından yeniden yeşerecek çiçekleri, balığı, kurdu, köpeği, geyiği, domuzu, kartalı, polisi, savcıyı, öğretmeni, anarşisti, devleti destan diliyle birbirine uluyor. Türkiye’de 80 öncesi yaşanan toplumsal gerilimleri, şiddeti bir buzul çağına taşıyor. Ekolojik dengenin de toplumsal ilişkiler gibi bozulduğu bu çağda herkesin birbirini iyi tanıması gerektiğine, bu tanışma sonrası gelecek barışla düşmanlığın üstesinden gelineceğine ilişkin bir öneri diye okuyorum ben romanı. Aslında okumuyorum, dinliyorum, uzunca bir romanı ilk kez bir uygulama üzerinden dinledim. Faruk Duman’ın sözlü geleneğe yakınlaşma, sesi öne çıkarma çabasına ben de romanı dinleyerek destek vermeye çalıştım.

 
__

Faruk Duman, Sus Barbatus! 1, Storyside, Seslendiren: Gürsu Gür, 16 s 56 dak, yayın tarihi: 28.06.2019

Azize Çay, “İklim Krizine Politik Bakış Açısı: Toplumsal Ekoloji”, Doğu Batı Yıl:24, Sayı:95 (Kasım-Aralık-Ocak 2020-21): 249-266.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.