Korona Nesli ve Yarının Dünyası

Hayatta hiçbir şey siyah ya da beyaz değildir ama içinde bulunduğumuz hâl bizi demir eldivenlerle koruyacak “Despotik Leviathan” ile beceriksizce davranan, belki de sosyal Darwinist biçimde aramızdaki zayıfları kolaylıkla gözden çıkaran “Prangalanmış Leviathan” arasında tercih yapmak zorunda bırakabilir.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Koca bir kürenin bütün vatandaşları kendimizi doğal bir deneyin tam ortasında bulduk. Sosyal bilimlerde pek sık başvurulmayan deneysel yöntemi anlatırken, sıra “doğal deney” konusuna geldiğinde “stimulus’u (uyaran) insanların değil, Tanrı’nın verdiği yöntem” olarak tarif ederiz. Başka bir deyişle, Tanrı -kader/kısmet diye de okuyabiliriz- sıradan hayatımızda öyle bir değişiklik yapar ki, bir daha asla aynı insanlar olmayız, biz de, içinde yaşadığımız dünya da kökten değişir. İşte bu değişiklik, bilimde pek kolay rastlanamayacak bir nedenselliğin apaçık ortaya çıkmasına yarar. ABD’ye yapılan 11 Eylül 2001 saldırısı ya da 1999 depremi bu tür “doğal” deneyler arasında sayılır. Şu anda yaşamakta olduğumuz Koronavirus salgını da -Covid19- böyle bir doğal deney; bittikten sonra ne biz ne de içinde yaşadığımız dünya aynı olmayacak; içine doğacağımız bu yeni dünyada bildiğimiz her şey eksik ya da yanlış olacak.

Herkes Herkesin Kurdu mu? Yoksa Dünyayı İşbirliği mi Kurtaracak?

Bizi bekleyen bu yeni dünyaya dair tartışmalar şimdiden gündemimizi işgal etmeye başladı. Bir kıyamet senaryosu öngörenler var, çoktan Hollywood yapımlarıyla şartlandığımız “herkesin herkesin kurdu” olduğu Hobbescu bir Mad Max senaryosunun gerçekleşmeye başladığını söylüyorlar. Boşalan market rafları, İstanbul’da bile her daim kalabalık meydanların boşalmasına yol açan “sosyal mesafelendirme” ve silah satın almak için kuyruğa giren Amerikan vatandaşları bu tür bir dünyanın ipuçlarını veriyor. Salgın kaybolduğunda -çünkü bütün salgınlar kaybolurlar bir süre sonra- dünyamız sınırların daha da kalınlaştığı, ülke-şehir-mahalle içinde bile ayrışmaların çoğalıp herkesin kendi sosyal gettosuna sığındığı bir dünyaya uyanmamız mümkün [1]. Öte yandan bu konuda daha iyimserler de mevcut. Salgının doğası gereği, tek bir birey ya da bir ulusun çabalarıyla çözülemeyeceği gerçeğinden yola çıkıyorlar. Yerel siyasetçiler istedikleri kadar itiraz etsinler, “komşu komşunun külüne muhtaç” atasözüne hak verircesine küreselleşen sadece Koronavirus değil; test kitleri de, çözüm arayışları da, bilim insanları arasında bilgi değiş-tokuşu da sınırlar arasında hızla dolaşıyor. Günü gelip aşısı bulunduğunda da bu aşı sınırları tanımayacak haliyle… Hele şu ana kadar işlevsiz gibi gözüken Birleşmiş Milletler, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ya da Avrupa Birliği (AB) gibi kurumlar da bu mücadeleye tamamıyla dahil olduklarında, “önce benim ülkem” diyen zenofobik siyasetçilerin yapabilecekleri bir şey kalmayacak. Çünkü bu iyimserlere göre “virüs sınır tanımıyor”.[2]

Koronavirus sonrası dünyada değişen tek şey küresel düzenimiz olmayacak. Toplumların nasıl idare edildiği de ayrı bir tartışma noktası oluşturacak. Henüz salgın sona ermedi, bilinen deyimle “şişman kadın şarkı söylemedi” ama hangi “yönetişim” biçiminin daha başarılı olduğunu şimdiden tartışmaya başladık. Hepimizin kaderini belirler gibi gün be gün ilerleyen üstel artış grafiklerinde ülkelerin bulunduğu yerler, hangi hükümet biçiminin bu krizle mücadelede daha başarılı olduğunu gösteriyor sanki. Günlük %33’lük artış çizgisinin üstünde yer alan İtalya, İspanya ve İran bu virüse şimdilik yenilmiş gibi gözükürlerken, Güney Kore, Hong-Kong ve Singapur gibi Asya Kaplanları aldıkları tedbirlerle şimdilik başarılı ülkeler listesini oluşturuyorlar. O zaman insanın aklına virüslerle mücadelede demir yumruklu müdahalelerin daha liberal deneylere kıyasla daha mı etkin olduğu sorusu geliyor; virüslerle mücadele piyasanın kendi kurallarına bırakılmayacak kadar ciddi bir iş midir? Eğer hayal gücümüzü geniş tutacak olursak bu eksenin bir ucunda davranışsal iktisadın en geniş kapsamlı deneylerinden birini yürüten İngiltere’yi; öteki ucuna da her türlü “gözetleme” mekanizmasını devreye sokarak başlangıçtaki başarısızlığını bir başarı öyküsüne çeviren Çin’i koyabiliriz.

“Despotik Leviathan” ile “Prangalı Leviathan” Arasında Tercih Yapmak

Hayatta hiçbir şey siyah ya da beyaz değildir ama içinde bulunduğumuz hâl bizi demir eldivenlerle koruyacak “Despotik Leviathan” ile beceriksizce davranan, belki de sosyal Darwinist biçimde aramızdaki zayıfları kolaylıkla gözden çıkaran “Prangalanmış Leviathan” arasında tercih yapmak zorunda bırakabilir. “Despotik Leviathan” tıpkı otoriter bir baba gibi bizi dünyanın tehlikelerine karşı korurken; “Prangalanmış Leviathan” müdahale etmek istese bile, özgürlüklerinden taviz vermek istemeyen özerk kurumlar ve vatandaşlar tarafından sınırlanacaktır. Koronavirus sonrası dünyada ülkelerin nasıl yönetilebileceği konusunda en önemli belirleyicilerden biri de bu tercih olacak. Aslında çok uzun zamandır demokrasinin kaderinin güvenlik ile özgürlükler arasındaki tercih olduğunu biliyoruz. Aramızdan bazıları güvenlik içinde yaşamayı, özgür bir ülkede yaşamaya tercih ediyorlar, bazıları içinse özgürlükler güvenlik pahasına önemli. Ve varoluşsal bir tehdit ile karşılaştığımızda, özgürlüklerden vazgeçmek çok daha kolay olabiliyor.

Daha Koronavirus ile karşı karşıya kalmadan bile dünyamızda özgürlüklerden vazgeçmeye yönelik bir eğilim vardı. Freedom House raporu, dünyada demokrasinin 14 yıldır gerilediğini söylerken, karşılaştırmalı çalışmalar demokrasinin cazibesinin her nesilde biraz daha azaldığını gösteriyordu. Hatta güvenlik için demokrasiden vazgeçilebileceğini söyleyenler de çoktu, İngiltere’de yapılan bir ankette vatandaşların üçte ikisi özgürlükler yerine güvenliği tercih ettiğini söylemişti. Hemen her ülkede kurumlara güven azalmışken, son yıllarda siyaset yapma biçimini belirleyen popülist politikacıların demokrasinin içinde bulunduğu krizden yararlandıklarını söylemek yanlış olmaz. Popülist retoriğin merkezinde neredeyse olmazsa olmaz şekilde bulunan “masum halk”-“çürümüş müesses nizam” ikiliği hem bildiğimiz demokrasinin sonuna işaret ederken hem de daha “gerçek”, “halka ait” bir demokrasi vadetmekten geri kalmıyordu. Koronavirus işte zamanın böyle bir ruh hâline denk geldi.

Donald Trump ya da Boris Johnson’da vücut bulan bu popülist ruh hâli bütün krizlerden olduğu gibi Coronavirus salgınından da kendisinden paye çıkarmayı bildi. Önce salgını yok sayan Trump, sayılar inkâr edilemez büyüklüğe ulaştığında 180 derecelik bir dönüşle mücadeleyi sahiplendi, “savaş” metaforu kullanarak ulusu birliğe davet etti –“bizlik” vurgusuna dikkat- ve üstüne üstelik “Çin Virüsü” ismini takarak bir de günah keçisi bulmaktan geri kalmadı. Dünyadaki diğer popülist liderlerin de bu krizi kendilerince fırsata çevirdiklerini düşünen kötümserlerin sayısı da az değil, özellikle de AB gibi “müesses nizam” temsilcisi, küreselleşmeci bir kurumun ulusötesi bir çözüm geliştirmekte yavaş kalması ve İtalya’nın içine düştüğü yalnızlık, her yerde duvarların yükseltilmesi ve “sosyal mesafelenmeyi” savunan siyasetçilerin elini güçlendirdiği göz önünde tutulursa, Trump’ın bize “beceriksizlik” gibi gözüken stratejisinin muhalif Demokratlar arasında bile takdir görmesi bize önemli ipuçları veriyor.

Koronavirus Salgınının En Önemli Sonucu: Korku

Aslında Koronavirus salgınının toplumsal etkilerini insan faktörünü yok sayarak düşünemeyiz. Koronavirus salgını 2000’lerden sonra içine düşmüş olduğumuz çok önemli bir duygusal hâli, “korku iklimini” yeniden canlandırdı. Özellikle 11 Eylül saldırılarıyla tetiklenen terör saldırıları, insanın varoluşunu borçlu olduğu en önemli duyguyu, korkuyu kullanıyorlar. O kadar ki, zaten Antik Yunan mitolojisinde savaş tanrısı Ares’in çocukları Korku ve Terör el ele yürüyen ikiz kardeşler olarak bilinmekteler, terör amacına korku marifetiyle ulaşmayı amaçlıyor. Bu açıdan Koronavirus salgınını da bir tür terör saldırısı olarak nitelendirebiliriz, çünkü terör gibi en yakınımızdakileri hedefliyor, neredeyse rassal olarak ilerliyor ve karşısında çaresiz hissediyoruz. Korkunun üzerimizdeki etkisini çok iyi biliyoruz: Korktuğumuz zaman enerjimizi sağ kalmaya yönlendiriyor, korkan insan “dikkat ekonomisi” yapar, varoluşuna yönelik tehdide odaklanır. Risk algıları değişir, riskler olduğundan daha sık, risklerin sonuçları daha büyük gözükür ve risk olmayan şeyler de risk olarak algılanır. Ayrıca terör insanların kendi ölümlülükleriyle yüzleşmelerine yol açar, katlanılmaz bir durumdur bu. Ölümlü olduğunu hatırlayan insan o zaman değerlerine, kültürel normlarına sarılır. Din ve ideolojiler “ölümsüzlük sanrısı” sağlayan çerçeveler olarak işlev görür. Terörle karşılaşan insan, diğerleriyle özellikle de aynı sanrıyı paylaşmayanlarla duvarlarını yükseltir, kendisini “uzaklaştırır”. Belirsizlik ortamında kesinlik vaat eden liderler ve ideolojiler daha cazip hâle gelir, “bizlik” hissi veren kimlikler güçlenir. Korkunun yarattığı bu ortamı medya ve siyasetçiler iyi değerlendirir. Medya sadece dünyayı olduğundan daha korku dolu resmetmekle kalmaz, ayrıca korkuyu ticarileştirir, korkuyu çoklaştırmakla kalmaz, bir de neden korkacağımızı da inşa eder. Korku ortamında siyasetçiler bu duyguyu iktidarlarını pekiştirmek için kullanırlar. Korkunun nedenlerini kendi çıkarları doğrultusunda tasvir etmekle kalmaz, bir de korkuya yol açanı da işaret ederler, “günah keçisi” bulurlar. Bütün bu şartlar altında terör ile karşı karşıya kalan insan, medyanın ve siyasetçilerin de katkılarıyla edilgen bir duruma düşer, korkmaktan başka bir çaresi kalmamış gibidir.

İşte tam bu ruh hâli, Trump ve benzeri liderlerin krizden yararlanabilmeleri için önemli bir fırsat veriyor. Koronavirus salgını sona erdiğinde, geri kalanlarımız salgın günlerinde ne kadar korktuğumuzu hatırlayacağız ve dünya tahayyülümüzü bu korku belirleyecek. Eğer bugünleri dayanışma, işbirliği, diğerkâmlık gibi insanı insan kılan erdemlere yaslanarak atlatabilirsek; çanların hepimiz için çaldığını hatırlarsak ve başka insanların bizim sağ kalabilmemiz için yaptıkları fedakarlıkları hatırlayabilirsek; gerçekten de başka bir dünyaya uyanırız. Aksi takdirde hafızamızda “sıfır-toplam” bir mücadelenin anıları kalırsa, başkasının yaşamı pahasına sağ kaldığımız anlatısını yaşatır ve yeniden üretirsek; “post-apokaliptik” filmlerde anlatılan kâbus yaşamımız olur.

Önemli sosyal bilimci Karl Mannheim, nesilleri aynı tarihsel anlara maruz kalan ya da şahit olan insanların ortaklığı olarak tanımlıyor. Bugünlere şahit olan ve muhtemelen Korona Nesli adı vereceğimiz gelecek nesil de, bu yaşadığımız günlerin ve bu günlerde yaptığımız tercihlerin tarihsel bir ürünü olacak muhtemelen, yeni dünya düzenini de onlar bu anılarla kuracaklar.

__________

[1] Bu konuda kötümser görüşler için: Branko Milanovic, “The Real Pandemic Danger Is Social Collapse”

Ivan Krastev, “Seven Early Lessons from the Coronavirus”; Türkçesi için:

Ross Douthat –“The Crisis Of the Liberal Zombie Order”

[2] Daha iyimser tartışmalara da buradan erişilebilir:

Yuval Noah Harari- “the World After Coronavirus”

Burak Özpek; “Bildiğimiz Dünyanın Sonu: Liberaller Için Bir Strateji Önerisi”

Judith Butler; “Kapitalizmin Sınırları Var”

John Allen-Nicholas Burns-Laurie Garrett-Richard Haass-G. Ikenberry-Kishore Mahbubani-Shivshankar Menon-Robin Niblett-Joseph Jr.-Shannon O’Neil-Kori Schake-Stephen Walt; “How the World Will Look After the Coronavirus Pandemic”

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.