Korona ve Yeni Çağın Alametleri

İstilaya uğramış bir toplumun düştüğü haller, insanların tavır almada sergileyebildiği tutukluk, türlü beşer düşkünlükleri ama bunların arasında yine de düzgün davranabilen bir küme insan… Salgınlar bize yalnızca bir hastalığa karşı sıhhi mukavemet derecemizi değil, bir siyasi veba karşısında da mukavemet imkânımızı düşündürmelidir.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Her çağın bir çehresi vardır. Tarihçilerin ‘kısa yüzyıl’ diye andıkları yirminci asır için bile bir dizi eksen tarih etrafında bir siluet oluşturabiliriz. 1914-18 Birinci Dünya Savaşı, 1917 Rus ihtilali, 1939-1945 İkinci Dünya Savaşı, İran devrimi, Sovyetlerin Afganistan’ı işgali ve neoliberal dönüşüm getiren 80’ler ve nihayet 1989 Berlin duvarının yıkılması bu tarihlerden yalnızca bir kaçıdır.

 

Tarihe böyle asırları yapılandıran olaylar ve dönüm noktaları itibariyle baktığımızda içinde neredeyse çeyrek asırlık bir zaman dilimini tamamlamış olsak da yeniçağın karşımızda tam bir kisveye büründüğünü söyleyemeyiz. Bu çağ, büyük hadiseleriyle, dönüm noktalarıyla, alt üst oluşlarıyla, bütün bir siluet oluşturacak denli belirginleşmedi ufkumuzda. Ne son tahlilde önceki asrın jeopolitik hesaplarını bir kez daha faş etmiş olan 11 Eylül, ne de küresel ekonomi-politik düzenekleri yeniden yapılandırma ihtiyacını duyuran ama böyle bir sonuç doğurmayan 2008 krizi, yeni yüzyılın hatlarını çizebilmişti.

 

Öyle görünüyor ki yeni asrın çizgilerini oluşturup ona bir istikamet vermek, beklenmedik bir öznenin, bir virüsün işi olacak. Anlı şanlı onca aktör arasında kendisine sahici bir öznelik yakıştırmakta zorlanabileceğimiz koronavirüsü, uzun süredir demlenen bazı süreçleri tetikleyip yanlarına yenilerini de ilave ederek önümüzdeki devrin tempolarını belirleyecek gibi görünüyor. Öyleyse şunu söylemek artık mümkün: yirmi birinci asra hoş geldiniz!

 

Demokrasi ya da Otokrasi

 

Günümüzün en açık tezatlarından biri demokrasi ile otokrasi arasında yükseliyor. Aslında bir isme sahip son devir olan Soğuk Savaş sona erdiğinde rejimler arası bir rekabet öngörülmemişti. Liberal demokrasi karşısında cazibe oluşturabilecek bir alternatif görünmüyordu. Uluslararası sistem için tayin edilen ‘öteki’, rakip bir siyasi rejimden çok, gerçek ya da uyarılmış biçimleriyle dini köktencilik ve Batı Asya’ya dek uzanan ‘geniş Ortadoğu’ oldu. Oysa takip eden yirmi küsur yıl içinde başka ‘ötekiler’ ortaya çıktı. Bugün demokrasileri meşgul eden karşı güçler ya popülizm gibi esasen demokrasi-içi oluşumlar, ya Rusya gibi revizyonist güçler, ya da Çin gibi karşı-hegemonyanın zeminini arayan ülkeler.

 

Onca zaman adeta Sun-Tzu’nun ‘savaşmadan kazanmalı’ düsturuna uyarak alttan alan Çin, artık alternatif bir model oluşturduğunu telkin eden bir kamu diplomasisi inşa ediyor, bunun kitaplarını yazdırıyor ve ‘keskin’ gücüyle yaygınlaştırmaya çalışıyor. Pek çokları için Çin, liyakat ilkesine bağlı ama demokratik olmayan bir düzenin kazanımlarını simgeliyor.

 

İşte bu bağlamda korona zaten bir süredir birbirlerine karşı bilenmekte olan rejimler için meziyetlerini sınayacakları küresel bir sahne hazırlamış oldu. Böylece demokrasi ile otokrasi arasındaki sonu gelmez gerilimin yeni bir evresine girmiş bulunuyoruz.

 

Antik köklerine rağmen modern demokrasinin genç bir rejim olduğunu söylemek abartı olmaz. İmparatorlar, krallar ve sultanlar arasından sıyrılıp eski dünya içinde bir varlık kazanabilmesi en çok bir asırlık hikâyedir. Demokrasi bu bir asırlık zaman içinde türlü ideolojik, ekonomik ve askeri meydan okumalar karşısında pişerek belirli bir direnç kazandı. Yine de her toplumsal düzen gibi demokrasi de zamanında Raymond Aron’un söylediği üzere “bilimsel olmayıp insani olan bir sorunun, cemaat yaşamı sorununun olası çözümlerinden biridir” ve ortam elverdiğinde demokrasi dışı seçenekler revaç bulabilir. Her rejim zor ile rızanın ya da iktidar ile meşruiyetin az ya da çok makul bir terkibi ile ayakta durur. Bu itibarla demokrasi iktidarsızlık demek değildir. Demokrasiler de iktidar talep eder, muktedir olmak isterler ama iktidarı halk iradesi temelinde meşrulaştıracak usulleri esas alırlar.

 

Diğer yandan iktidarı bu şekilde meşrulaştırmayan ama halkına güvenlik, verimlilik ve refah vadeden rejimler de vardır. Günümüzde Çin (siyasi) özgürlük içermeyen bir refah teklifiyle bu ikinci seçeneğin en gösterişli adresi olarak öne çıkıyor ve dijital çağda müşfik otoriterliğin nimetlerini sergiliyor.

 

Peki, bu rejimler felaketle yüz yüze geldiklerinde hangisi daha oturaklı hamleler yapar? Hangisi felaket testinden daha güçlü çıkar?

 

Süratle yayılıp sağlık sistemlerini çökerten ve emniyet ihtiyacımızı kışkırtan pandemi ortamında hızlı karar alıp disiplinli bir şekilde uygulayan otokrasiler cazip görülebilirler. Nitekim Türkiye nüfusu büyüklüğünde bir alanı güvenlik kuşağı içine alarak yalıtabilen Çin daha diri, eşgüdüm gücü daha yüksek görünürken, yerleşik demokrasilerin çoğu aksak, dağınık, daha fazla doğaçlamaya dayanan ve ne yapmak istediklerini pek bilmeyen bir görüntü vermiş oldular. Dahası bütün bunlar demokrasi cephesinde yıldız siyasetçilerin neslinin tükendiği, Clinton, Blair ve Obama’ların devrinin geçtiği, büyük umutlarla sahneye çağırılan Macron’un da şimdilik pek o rolü dolduramadığı bir dönemde gerçekleşti. Elbette burada başarının rejim tipinden çok devlet kapasitesiyle ilgili olduğu söylenebilir fakat Çin pandemi karşısındaki (şimdilik) hızlı başarısını promosyon amaçlı kullanacak ve bundan etkilenmeye hazır halkları da elitleri de bulacaktır.

 

Demokrasilerin zaman zaman nükseden o yapısal diyebileceğimiz özgüven eksikliği otokrasilerin elinde her zaman etkili bir koz olmuştur. 1930’larda Avrupa’dan Sovyet Rusya’sına seyahat eden kimi entelektüeller beş yıllık kalkınma planlarıyla hızla sanayileşen Rusya’dan etkilenerek dönüyor ve orada gördükleri modeli demokrasinin ötekisi değil geleceği olarak yorumlayabiliyorlardı. Aynı yıllarda Mussolini İtalya’da parlamentoyu kapattığında bunun yeni bir demokrasi deneyi olduğunu söyleyenler çıkabilmişti. Mesela bugünlerde bir kez daha dirilen Keynes, uzun vadede demokrasinin rakipsiz olduğunu düşünse de, Bolşevizm ve faşizmden “modern çağın olağanüstü iki hareketi” diye bahsediyor, onları küçümsemek yerine onlardan öğrenmek gerektiğini söylüyordu. Hitler’in ‘yeni düzen’ girişimi de sergilediği başarılarla insanların imrendiği ve eklemlenmek istediği bir model haline gelebiliyordu.

 

Dünyanın kabaca demokrasiler, otokrasiler, melez rejimler ve bunların daha eklektik biçimleri arasında bölüşüldüğü bir bağlamda korona bir kez daha rejimler arası rekabeti pekiştirecektir. Bütün devletlerin yeteneklerini sınayan pandemi ortamında rakip siyasi rejimlerin kusur ve meziyetleri bir kez daha tartışmaya açılacak. Demokratik doğaçlama ile otokratik odaklanma, demokratik esneklik ile otokratik çeviklik maharetlerini yarıştıracaklar. İçeride popülist çarpıtma, dışarıda başarılı bir otokrasinin ayartmalarıyla sıkıştırılmış durumdaki demokrasi sıçrama yapabilecek mi görülecek.

 

Ahmet Hamdi Tanpınar, İkinci Dünya Savaşı yıllarında yazdığı ilginç bir yazıda bir noktada şöyle der: “Demokrasiler gibi yerleşmiş, gelişmiş rejimlerle diktatörlükler arasındaki fark şuradadır: Birinciler zaman faktörünü en tabiî iş arkadaşı olarak kabul ederler. Zaman içinde kurulduğundan, zaman içinde devam etmek kendilerine yeter. Gelecek nesillerin iş ve sorum payını ayırırlar [ tanırlar ]. Diktatörlükler ise her şeyin kendi ömürlerinde olup bitmesini isterler … Napolyon, “keşke kendi kendimin torunu olsaydım” der.” Sadık bağlılarına göre demokrasinin hataları, otokrasinin sevaplarından yarayışlıdır. Yine de demokrasinin bu mühlet veren, hazım isteyen doğası korona çağına uyarlanabilecek mi sorusu önümüzdeki yıllarda çokça sorulacak.

 

Tek Başına ya da Hep Beraber

 

Küreselleşme son otuz yılın en gözde açıklama çerçevelerinden biri oldu. Yerküreyi kat eden bütünleşik ağlar, yoğun telekomünikasyon, uluslararası iş bölümü ve sınır ötesi hareketlilik getiren küreselleşmenin bir vaat mi yoksa bir lanet mi olduğu başından beri tartışıldı. Bugün geldiğimiz noktada artık küreselleşmenin bütünüyle geri çevrilebilir bir süreç olmadığı söylenebilir. Artan seyyaliyet, insan hareketliliğinin eriştiği seviye ve mal ve değer akışının ulaştığı yoğunluktan tamamen vazgeçilebilir gibi görünmüyor.

 

Yine de korona süreci küreselleşme bağlamında birbiriyle çelişen dinamikleri harekete geçirebilir. Bir yandan kimi düşünürlerin ifadesiyle ‘gezegensel bilinç’ üretebilecek etkiler altında yaşamaya alışıyoruz. Aynı kürenin sakinleri olduğumuzu daha güçlü duyuran kapsamlı tecrübelerden biri oluyor pandemi. Diğer yandan tam da bu küresel açıklık ve nüfuz imkânı bir miktar kapanma, kendine çekilme ve korunma ihtiyacını kamçılıyor. Bir yandan gezegensel tahayyülümüz uyarılıyor, diğer yandan özdeş kültürel bütünler içinde kimliklenme arzumuz kamçılanıyor.

 

Bir yönüyle bu, küreselleşme ile yerelleşmenin birbirlerini kışkırtan ya da besleyen süreçler olduğunu vurgulayan doksanların ‘küyerelleşme’ söylemini hatırlatıyor. Bu çatallanma karşısında makul ve ölçülü durabilenlerin ‘izolasyonist olmayan bir otarşi’ arayacaklarını zannediyorum. Kendini dünyadan yalıtmayan ama öz-yeterlilik kabiliyeti tahkim edilmiş ekonomilere ihtiyaç duyulacak. Öz kaynakların gücüne bir hayli bağlı olan bu tür bir geçiş elbette kolay olmayacak. Envanter ve depolama ihtiyacını asgariye indirmiş, hızlı teslimat vadeden çok aşamalı tedarik zincirlerini bu yeni ölçek içine çekmek ciddi bir çaba gerektirecek. Yakın havzalara kaydırılmış, çeşitlendirilmiş ve daha az kademelendirilmiş dağıtım şebekeleriyle kendini koruma becerisi takviye edilmiş ekonomik alanlar oluşturmak zaman alacak. Başarılabilirse neticede küreselleşmeye ne olacak sorusu da nasıl bir küreselleşme sorusuna evrilmiş olacak ve belki de felaketlere daha kolay intibak edebilen bir küreselleşmenin yolu açılacak.

 

Felaketler tarihin en güçlü eşitleyicisi olarak görülürler. Genellikle insanlar daha adil, daha paylaşımcı düzenleri iradi olarak ya da tam bir uzlaşma sonucu benimsemezler. Bir fecaatin zorlamaları, fark gözetmeyen genel bir yıkımın her şeyi düzlemesi nimetin ve külfetin taksiminde daha hakkaniyetli seçeneklerin önünü açar. Musibetin nasihate üstünlüğü tekrar eden bir tecrübedir. Nitekim modern sağlık sistemleri, refah devleti girişimi ve sosyal güvenlik politikaları buhran devirlerinin semereleridir. Hatta Weber’e sorarsanız demokrasi bile bu tür süreçlerin neticesinde elitlerin kitlelere vermek zorunda kaldığı bir tavizdi. Milliyetçilik ve kitlesel savaş çağında cepheye ölmeye giden insanların ortak kaderleri hakkında söz sahibi olmalarını kabullenmek zorundaydılar. Bu bakımdan ‘felaket eşitleyicidir’ şeklindeki hüküm harfiyen alındığında sorgulamaya açık olsa da felaketlerin sosyal telafi sistemlerini gündeme getiren etkisi inkâr edilemez.

 

Korona pandemisi de uzun sürmesi halinde üretebileceği artçı şoklarla benzer arayışları gündeme getirecektir. Salgının derinleştirdiği ekonomik krizi diğerlerinden ayıran, bu kez doğrudan hizmet sektörünü vurması oldu. Hizmet sektörünün tüm diğer ekonomik alanlar arasındaki yerini hesaba kattığımızda bunun doğurabileceği toplumsal maliyeti tahmin etmek zor olmaz. Otomasyon ve robotik teknolojilerinin insan emeğini daha yavaş ikame ettiği, küresel rekabete görece kapalı, kriz durumlarında iş gücü piyasasında oluşan fazlalığı emen, bir bakıma zor zamanda herkesin son sığınağı olan hizmet sektörünün ilk elde ve bu şiddetle çarpılması derin sosyal yaralar açabilir.

 

Böyle bir gidiş karşısında 2008’in yarım kalan dersleri ya da makroekonominin alışıldık finansal araçları kurtarıcı olmayabilir. Zararı telafi etmek için daha dayanışmacı sosyal politikaların tercih edilmesi gerekecektir. Salgının etkilerini yatıştırmak için yer yer bu tercihin fiilen yapılmış olduğu bile söylenebilir. Hatta bir süredir dünya çapında tartışılmakta olan ‘temel gelir’ önerisinin, insan haysiyetine yaraşır bir hayatı asgari düzeyde sağlayabilmek için tanımlanacak bir ‘yurttaş maaşı’ teklifinin daha çok seslendirildiğini duyuyoruz. İktidarların yandaş üretmek için her zaman suiistimal edebileceği bu tür politikalar için gereken ince ayarı yapmak popülizm çağında çetrefil bir iş olabilir. Öte yandan, ekonomik krizlerin iktisat bilimini canlandırabildiğine, daha cesur adımlar için teşvik edici olduğuna tarihten örnekler getirebiliriz. Bugün hem tahlil hem tatbik düzeyinde böyle daha kapsamlı girişimlere ihtiyacımız olduğu aşikâr.

 

Azamet ya da Merhamet

 

Ama acaba bütün bu dönüşümü destekleyecek siyasi kültür altyapısına sahip miyiz? Dünyaya gözlerini kapatmayan ama öz kaynaklarını takviye etmiş, toplumsal dayanışmayı berkiten ama bunu sadık bendeler oluşturmak için yapmayan bir siyasi toplumsal alan açabilmek için ihtiyaç duyacağımız aidiyet anlayışı yeşeriyor mu? Mesela bu dönüşüm alışıldık milliyetçilik biçimleriyle mi eklemlenecek yoksa yurtseverliğin yeni boyutlarını keşfedebilecek miyiz?

 

Son yıllarda çeşitli görünümler altında bir kez daha yükselen milliyetçilik ilk bakışta küresel ya da kozmopolit tahayyülü zedeleyen bir ideolojik tutum olarak görülebilir. Oysa milliyetçilik çoğu zaman hakikaten milli olana da zarar verebilecek eğilimler içermiştir. Sağ, sol ya da İslami her kutuptan fikriyata sızabilen milliyetçilik öyle çizgiler kazanır ya da öyle raddelere varabilir ki sonuç vaktiyle Nazilerden Türkiye’ye sığınan Auerbach’ın Türkiye’de gözlediği üzere “tarihsel milli karakterin tahribatı” olur. Milliyete zarar veren bir milliyetçiliğin bu topraklarda çok derinlere kök salmış olabileceğinden söz ediyoruz. Esasen kendini ülkenin birkaç güvenlik meselesinin ötesinde tarif edemeyen, son tahlilde devlet-merkezli ve hatta militer bir milliyetçilik.

 

Belki de milliyetçilik hiçbir zaman militer ve güvenlikçi zincirlerinden sıyrılamayacak. Gellner’in tarifiyle milliyetçilik her daim bir Gesellschaft olgusuna bir Gemeinschaft imgelemiyle yaklaşmak zorunda kalacak. Daima topluma cemaat elbisesi giydirme, toplumsal tahayyülü cemaat sınırlarına doğru daraltma eğiliminde olacak. Belki milliyetçilikten bir hayli farklı bir tutuma işaret eden yurtseverlik dahi çoğu zaman şoven etkiler altında ayırt edici niteliklerini kaybedecek.

 

Yine de zaman zaman hamiyetperverliğin daha çelebi, yurtseverliğin daha insani biçimlerini hissettiren evrelerden geçeriz. Yurt savunmasının güvenlik güçleri marifetiyle değil de sağlık çalışanları ve daha alt tedarik süreçlerinde çalışan insanlarca yürütüldüğü korona süreci bu tür evrelerden biri olabilir. Topa tüfeğe askere değil de ilaca bakıma hekime başvurduğumuz bir mücadele sahası ortaya çıkıyor. Karantina altında emek ve fedakârlığını aradığımız insanlara baktığımızda vatanın da ona bağlanmanın da salt güvenlikçi bir zihniyetin kuşatamayacağı boyutları olduğunu görüyoruz.

 

Bu bana Simone Weil’in ‘merhamet’ yurtseverliğini ‘azamet’ yurtseverliğinden ayırt eden yaklaşımını hatırlatıyor. Eşsiz addedilen bir milletin gururlu tarihine körlemeden bağlanmak yerine tarihinin iyi ve ilham verici taraflarına sadık kalmak… Bir memlekete gücüne vurgun ya da büyüklüğüne meftun olarak değil de zaaflarına karşı duyarlı kalarak bağlanmak… Yurttaşı olduğu ülkenin ciddi kusurları, tekrar eden hataları olduğunu bilmek ve onu hatta belki kendi kendisine karşı kollamak…

 

Burada aslında iki sevme biçimiyle karşı karşıyayız. Birinde büyüklük tutkunu bir ihtiras, diğerinde merhamet içeren bir ihtimam öne çıkar. Aslında sahiden sevdiklerimizin çoğunu daha çok böyle bir himaye duygusuyla severiz. Çocuklarımızı mükemmel oldukları için değil, bizim hassas birer parçamız oldukları için sever ve yetişmelerini gözetiriz. İhtiyarlayan anne babamızı o zihnen ve bedenen çözülmeye başladıkları günlerinde sahipleniriz. Hiçbir ülkenin tarihi baştan sona ve her manzarasıyla ilham verici değilse şayet, mensubiyetimizin bu ahlaki açık yüreklilik ve özeni taşıyabilmesini istemeli değil miyiz?

 

Milliyet düşüncesini o abus devletçiliğinden, vatanseverliği şoven etkilerden kurtarmak için belki aidiyetin bu daha zengin içeriğini hatırlamamız gerekiyor. Bu ülkede böyle bir anlayışın tohumlarını daha önce atmaya çalışanlar olmuş. Hilmi Ziya Ülken’in ‘insani vatanseverlik’ girişimi bu bağlamda zikredilebilir. Bugünkü salgının bize öğrettikleri ışığında toplumsal bağlanma biçimlerimiz üzerine benzer bir muhasebenin hazırlıklarını yapmak yerinde olacaktır.

 

Selamet ya da Kıyamet

 

Salgınla birlikte kültürel alışkanlıklarımızın gizli kalmış kimi yönlerini daha iyi fark ediyoruz. Hastalıkların toplumsal dağılımının hiç de keyfi olmadığını, yer yer çok açık sınıfsal belirlenimler sergileyebildiğini görüyoruz. Tarih boyunca kimi hastalıkların alt toplum kesimleriyle özdeşleşirken kimilerinin üst tabakaya daha layık sayıldığını öğreniyoruz. Victor Hugo’ya “tek eksiğin tüberküloz olmaman” diyenler bu hastalığı sanatçılara yaraşır bir maraz olarak görüyorlardı.

 

Dahası küresel salgın varoluşsal kırılganlık duygumuzu uyarıyor. Hayatın çok farklı düzeylerinde işleyen, birbirine görünür görünmez şekillerde raptedilmiş, küçüklü büyüklü nice etkene ayarlı olduğumuzu duyumsuyoruz. İnsan kültürünü sarmalayan insan-dışı güç alanlarının da etkin olduğu çok alanlı bir kozmoloji içinde yaşadığımızı fark ediyor, korona virüsü örneğinde mikronun devindirici gücüne tanıklık ediyoruz. Bu çok boyutlu güç alanlarının üst üste binen, iç içe geçen, yığılan, biriken ve pek de tutarlı olmayan etkilerine maruz kalıyoruz. Evrenin bu belki tam bir ahenk içermeyen güçlü ilişkiselliği şairin şu deyişini hatırlatıyor: “Bir çiçek koparamazsınız, bir yıldıza zarar vermeden”.

 

Varoluşumuzun kırılganlığa bu denli açık oluşuna, yaşamı durma noktasına getiren, ölümün yakınlığını sezdiren böylesine yoğun bir tecrübe ile tanıklık etmek, bilgi ve inanca dair temel tutumlara da tesir edecektir. Tıbbi uzmanlık özelinde bilimsel bilgi ve araştırmanın hayati önemi bir kez daha anlaşılırken hümanist kurtuluş öğretileri bundan yeni güçler devşirebilirler. Bilim ve teknikte açılan yeni çığırların bir süredir bir teknoloji epiği doğurduğunu bile söyleyebiliriz.

 

Nolan’ın birkaç yıl önceki filmi Yıldızlararasında (Interstellar) bilim ve tekniğe güvenin bu tür hümanist anlatımlarından biri olarak okunabilir. Sebebi teşhis edilemeyen bir maraz nedeniyle ekilebilir topraklar giderek daralmış, ekinler peyderpey çürümüştür. Her yanı istila eden bir toz kütlesi insanları zaman zaman evlerine hapseder. Umutlarını yitiren insanlar bilimsel eğitim ve araştırmaya kaynak aktarmak istemezler. Fakat bu sinmiş toplum karşısında bilime güveni ihya etmeye çalışan, “biz daha önce neleri başardık, ne büyük bilinmezleri merak ve araştırma ile aştık” diyerek neredeyse tek başına direnen, amatör diyebileceğimiz bir bilim adamı bütün hikâyeyi tersine çevirecektir. İnsanlık selametini bir tekno-ütopyada bulacaktır.

 

Diğer taraftan, felaketlerin bitimsizliği bu tür tekno-hümanist beklentileri kıyasıya ötelerken, onun bir tür muadili hatta selefi sayılabilecek mesihçi bekleyişleri yahut da kıyamet senaryolarını tetikleyebilmiştir. Aziz Petrus meydanında tek başına dua eden Papa, tavaf edeni kalmamış Kâbe, bütün o salgın nedeniyle metruk mabetler, İbrahimi dinlerin kıyamet sahnelerini andıran resimler oluşturuyorlar.

 

İşte böyle kriz dönemlerinin bir de kriz ilahiyatları olur. İnancı bir hoş yaşam kılavuzu gibi gören, dini sağlıklı yaşam egzersizi olarak yedekte tutan anlayışların sathiliğine karşı inancın daha yanık sesleri işitilmeye başlanır. Günün ıstırapları, telafi edilemez kayıplar, duygusal kopuşlar karşısında hiçbir sahicilik emaresi göstermeyen dini söylemler iyice sakil kalırlar. Böyle devirlerde yalnızca Kâtip Çelebi’nin ‘soğuk dindarlık’ dediği gereğinden fazla şekilci tutumlar değil, dini güler yüzlü bir yaşam koçuna çeviren tavırlar da yersiz ve sevimsiz görünür. Fıkraya bakılırsa Metodist kilisesine mensup bir Hristiyan’dan inancını özetlemesi istendiğinde “Tanrı hoştur, bizlerin de hoş insanlar olmamızı ister” demiş. Demir leydi Thatcher’ı çıkarmış bir kiliseden bu şekilde bahsetmenin bir miktar haksızlık içerdiği söylenebilir ama fıkrada hata aranmaz ve tuzu biberi olmayan bir inancın hele de zor zamanlarda nasıl da dilsiz kalabileceğini anlatırken gayet isabetlidir. Huzursuzluğun her yana sirayet ettiği bir zamanda hazır teselliler buyuran bir dindarlık yatıştırıcı olmaz.

 

Çağın dertleri karşısında tınısını kaybetmiş bir dinselliğe dönük kayıtsızlık siyasi bir cephe de kazanabilir. Düzene tabi olmayı salık veren uyumcu dindarlık biçimleri düzenin aksak temellerinin hepten açığa düştüğü bir vasatta meşruiyetlerini yitirmeye başlar. Daha muhalif, itiraz diline dayanak olabilecek, belki öze dönüş talep eden, her halükarda daha eleştirel bir dini söylem için müsait iklim belirmiştir. Liberal Yahudilik ve liberal Hristiyanlığın iki dünya savaşından sonra gözden düşüp yeni-Ortodoks ilahiyatların nüfuz kazanması bu konuda ilginç bir örnek olarak incelenebilir.

 

Niebuhr’un meşhur cümlesi söz konusu tepkinin çarpıcı bir ifadesini verir: “Gazabı olmayan bir Tanrı, günahı olmayan insanları, haç taşımayan bir İsa ile hüküm günü olmayan bir krallığa getirdi”. Sinirleri alınmış bir dinselliğin yetersizliğinden şikâyet eden ifadeler bunlar. İçleri yakan, idrakleri zorlayan hadiselerin önünde manevi kaldıraç arayanlar bizde de yerleşik üslupların sınırlarını yoklamışlardır. Çözülüş asrında yazan bir Mehmet Akif’in, bir Muhammet İkbal’in dilinde ne kadar mü’min bir ses duysak da bir filozofun tabiriyle “Tanrı’ya el kaldıran” bir yakarış mısralar boyunca yankılanır.

 

Sonuç Yerine

 

Her salgın gerçeği talep edenlerle gerçeği örtmeye yeltenenlerin mücadelesine sahne olur. Salgın edebiyatında bunun önemli bir yer tuttuğunu görürüz. Venedik’te Ölüm’de (T. Mann) neredeyse bütün bir kent tecahül oyununa dâhil olur, yayılan vebadan bihaber bir görüntü verirler. Veba’da (A. Camus) yetkililer mesuliyet almaktan kaçınarak hastalığı inkâr etmek isterler. Salgın toplumun gerçekleri üzerine bir soruşturmaya dönüşür. Camus Veba’da daha özel bir siyasi alegori kurmuştur aynı zamanda. Anlatılan işgal altında bir ülkenin, Fransa’nın, şahit olduğu insanlık durumlarıdır.

 

İstilaya uğramış bir toplumun düştüğü haller, insanların tavır almada sergileyebildiği tutukluk, türlü beşer düşkünlükleri ama bunların arasında yine de düzgün davranabilen bir küme insan… Salgınlar bize yalnızca bir hastalığa karşı sıhhi mukavemet derecemizi değil, bir siyasi veba karşısında da mukavemet imkânımızı düşündürmelidir. Öyleyse kendimiz için ders çıkarma adına şöyle söyleyebiliriz: bir siyasi salgına duçar olmuş bir ülke için umut her şeye rağmen sorumluluk üstlenebilen doğru insanların varlığıdır.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.