Koronamilliyetçilik

Bütün hükümetler, ilk anda milliyetçi reçeteyi canlandırarak mevcut salgına yanıt verdiler. Son dönemin yükselen yıldızları olan popülist siyasetçiler, kendi korumacı ve hareket eden her şeye düşman gündemlerini meşrulaştırmak için bu krizi kullandılar. Bu yazı devletlerin bu ilk tepkisine odaklanıyor. Ama bütün dünyada çözüm için birlikte çalışan, bilgiyi dolaştıran, birbirine destek olan, birbirinin deneyimini anlayan bir küresellik hayaleti de dolaşıyor…

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Geçtiğimiz birkaç ay içerisinde son derece hızlı, gözle görülemeyen, sınır tanımayan ama her durumda hareket hâlinde bedenlerimize ihtiyaç duyan bir virüs, dünyanın üzerine oturduğu en temel varsayımları derinden sarstı. Dünyanın her yerine yayılan bu büyük tehdit ile mücadele biçimleri ise büyük oranda dünyanın nasıl işlediğine dair ulusların ve kültürlerin hâlihazırda sahip olduğu temel ilkeler üzerinden hareket etti.

 

Koronavirüsü bütün dünyaya yayılırken siyasal liderler bu korkutucu, belirsiz, bilinemez yeni düşman ile tanıdık düşman imgelerini pek de yaratıcı olmayan biçimlerde bir araya getiriyorlardı.

 

Örneğin; Yunan Katimerini gazetesi Türkiye’nin artık sadece mültecileri değil ama özellikle koronavirüs taşıyan mültecileri bulup, onları bilerek Yunanistan’a gönderme niyetinden bahsediyordu. ABD Başkanı Trump koronavirüsle ile ilgili her konuşmasında virüsün Amerika’ya ezeli düşman Çin üzerinden geldiğini söylüyor ve ülkenin sağlık sistemini altüst eden, binlerce Amerikalının ölümüne yol açan bu büyük tehdidi Çin virüsü olarak adlandırıyordu. Daha sonra salgında Çin yanlısı tutum almakla suçladığı Dünya Sağlık Örgütüne ABD’nin bütçe katkısını askıya aldığını açıklayacaktı.

 

Trump’ın siyasi repertuvarında önemli bir yer tutan Çin karşıtlığı böylelikle bir kez daha ete kemiğe bürünüyor, ülkenin darma duman olmasının sebebi bulunuyordu. Üstelik böylelikle popülist repertuvar harekete geçiriliyor, bütün kötülüklerin kaynağının dışarıdan gelen tehditler olduğu fikri perçinleniyordu. Pek çok ülkede, ulusal birlik algısı ve krizi kontrol hissi bu ne olduğu belirsiz yepyeni tehdidin ne olduğu çok belli eski düşmanlarla birleşmesi üzerinden kurgulandı.

 

Sınırları Yeniden Kutsamak

 

Ivan Krastev salgının ilk günlerinde kaleme aldığı bir yazıda bu salgının sınırların kutsanmasına dayanan türde bir milliyetçiliği dünya sahnesine güçlendirerek geri getirdiğini yazıyordu. Hiç kuşkusuz bu geri dönüşün en önemli adımı, ulusu salgınla mücadelede tek bir vücut olarak kurgulayan sınır kapatma önlemleri olacaktı. Salgına ilk ve en acil önlem olarak pek çok ülke kendi sınırları içesinde salgından en fazla etkilenen kentleri/bölgeleri kapatmak yerine, salgından etkilenmemiş ülkelerle dahi sınırlarını kapatmayı tercih ediyordu.

 

Trump salgınla yetersiz ve yanlış bir biçimde mücadele ettiğini iddia ettiği Avrupalı müttefikleri ile sınırlarını kapatırken, kendi liderliğindeki Amerikan ulusunun böylelikle dışarıdan gelen bu tehdide karşı güvende olacağının altını çizmekteydi. Üstelik sınırları ortadan kaldıran Avrupa bile, salgınla sınırları yeniden yükselterek mücadele etmeyi tercih ediyordu. Alman hükümeti öncelikle Fransa, İsviçre ve Avusturya ile olan kara sınırını kapattı ve daha sonra tüm Avrupalı ​​vatandaşların Alman topraklarına girmesini yasaklayarak, Avrupa Birliği tarihinde sembolik önemi olacak bir karar aldı.

 

Ama belki de yeniden yükselen sınırların etkisini görebileceğimiz en önemli dönüm noktası, salgını kontrol altına alan ülkelerin siyasetleri olacak. Nitekim kirli, başarısız, hasta gözüken ülkelerin vatandaşlarının uzun bir süre seyahat özgürlüğünün olmadığı bir dünyanın hemen eşiğinde olabiliriz. Örneğin; salgını son derece katı önlemlerle kontrol altına almayı başaran Çin’de bu başarı giderek daha dışlayıcı hâle gelen bir milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı karışımına neden olacak. Hâlihazırda, Çin’de popüler kültür ürünleri yabancıları ülkeye girişleri engellemesi gereken viral ötekiler hâline dönüştürmüş durumda. Ülkede yaşayan Afrikalılar hastalık yayabilecekleri gerekçesiyle hâlâ kimi eyaletlerde sadece Afrikalı oldukları için zorunlu karantinada tutuluyorlar. Pekin ve Şangay’da yabancıların kimi dükkân ve spor salonlarına girişi yasaklandı.

 

Kuzey yarımkürenin gelişmiş ekonomileri salgını görece kontrol altına aldıkça ve hastalık yoksul ülkelere doğru yayıldıkça benzer önlem ve uygulamaların Batı’da yaygınlaşacağını söylemek çok mümkün. Sınır güvenliği kavramında şu an yaşadığımız dönemden çok daha kötüsü önümüzde olabilir.

 

Ulusal İstifleme

 

Koronamilliyetçiliği sadece sınırların geri dönüşü ile ilgili değil. Salgının ilk günlerinin ana imgelerinden biri marketlere doluşan kalabalıkların gelecek zor günler için birbirilerini çiğneyerek yaptıkları alışveriş görüntüleriydi. Dayanışmanın yerini, herkesin herkesin kurdu olduğu, öne geçmenin, ilk davranmanın, ihtiyacından fazla alarak istiflemenin önemli olduğu bir evren aldı.

 

Salgın uluslar-arasında da benzer bir tepki yarattı. Her daim salgınla mücadelede işbirliğini değil, savaş imgesini kullanan ulusal hükümetler tıpkı diğer devletlerle bir savaştaymışçasına tıbbî donanım ve ilaç stoklarında diğer ülkelerin önüne geçmeye çalışacaklardı. Hatta bu hedefe uygun olarak kimi ülkeler kendi ulusal şirketlerinin yabancı hükümetler ile önceden yapmış oldukları sözleşmeleri iptal etmeye çalışıyor, ulusal ekonomilerin kriz anında ulus için üretmesi ilkesine dayanan savaş dönemi kanunlarını öne sürüyorlardı.

 

Örneğin; Donald Trump’ın 3M’in Kanada ve Latin Amerika’ya N95 maske ihraç etmesini durdurma çabaları Kanada ve Amerika arasında büyük bir gerilime neden oldu. Trump Amerika’nın maskelere ihtiyacı olduğunu, ulusal olan şirketlerin de basit bir sözleşme ilişkisine dayanarak bunu başka uluslara veremeyeceğini söylüyordu. Kanada’nın salgın döneminde yıldızı parlayan liderlerinden Doug Ford ise Kanada’nın bir daha kendi refahı ve güvenliği için, Amerika da dahil, başka hiçbir ülkeye asla bağımlı olmaması gerektiğinin altını çizecekti.

 

Solunum cihazı üretiminde dünya lideri olan Alman şirketi Drägerwerk yönetimi kurulu başkanı, parça temini söz konusu olduğunda tuvalet kâğıdına benzer bir fenomeni uluslar-arasında gözlemlediklerini, ulusların panik alımı yaptıklarını ama bu ulusal istifleme politikalarının bütün dünyanın zararına olduğunu ve üretimi imkânsız hâle getirdiğini söylüyordu. “Sadece bana” diyen bu tarz politikaların, tedarik zincirini bozarak, hiç kimse için solunum cihazı olmayan bir durum yaratacağını ifade ediyordu. Bu uyarılara rağmen hâlihazırda tıbbî cihaz veya ilaç ihracatını en az 69 ülke yasakladı veya kısıtladı. Pek çok ülke ihracat yasaklarından korkarak tıbbi cihaz ve ilaçların ülke içinde üretimini hayata geçirmeye başladı.

 

Kuşkusuz bu tarz bir ekonomik milliyetçilik sadece tıbbî cihazlarla ve ilaçlarla sınırlı kalmadı, salgına eşlik eden ve salgın sonrası muhtemelen bizimle kalmaya devam edecek olan ekonomik kriz pek çok ülkede ulusal sanayiyi koruyan önlemleri ön plana çıkardı. İtalya’da, Dışişleri Bakanı Luigi Di Maio krizden en kötü etkilenen İtalyan halkına, ülkelerini desteklemenin en iyi yolunun bundan sonra İtalyan malları satın almak olduğunu söylüyordu. Carrefour, Fransız alternatifi olan herhangi bir malda yabancı kökenli mal satmayı bırakacağını açıklıyordu. Pek çok ülke salgın derinleştikçe ortaya çıkmasından korktuğu gıda krizine karşı önlem almak için özellikle tarım ürünlerinin içerisinde yer aldığı gıda maddelerinin ihracatına sınırlamalar getirdi. Kısacası iktisadi alanda da “önce benim evim” diyen rekabetçi ve istiflemeci politikalar egemen hâle geldi.

 

Ulusal Gurur

 

Hemen bu noktada milliyetçiliğin ulusal gurura dayanan ve yine salgından önceki dönemden bugüne taşınan özelliğinin altını çizmek isterim. Ülkelerin aşı ve/veya tedavi konusunda hemen kendi laboratuvarlarını kurmaları, istisnasız kendi başarılarını önce çıkaran tavırları sadece kendi ulusuna tedavi konusunda öncelik sağlayamama korkusu ile açıklanamaz. Salgın aynı zamanda bu uluslara kendi ülkelerinin diğer ülkelerden ne kadar önde olduklarını ispatlama imkânı da verdi. Bu imkân tıpkı geçmişte olduğu gibi sadece dışarıya yönelik değildir, aynı zamanda ülkenin içine yöneliktir ve iktidarların ulusal gururu pekiştirmesini, krizi bir ulusal birlik, üstünlük ve gurur ortaklığı kurarak atlatmasını sağlayacak bir araçtır. NYT’ın bir haberine göre bu, “kimin yaşayacağını ve kimin öleceğini belirleyebilecek ürünler üzerinden yapılan bir üstünlük savaşıdır.”

 

Benzer bir biçimde ulusal gurur krizin ortak bir biçimde çözülmesine imkân sağlayacak kimi mekanizmaların da zarara uğramasına neden olur. Örneğin; Çin’in SARS krizi ile nasıl baş ettiğini anlamaya çalışan araştırmalar, Çin’in bu tarz salgınları rapor etmemesinin, üstünü örtmesinin, rakamları gizlemesinin en önemli nedeninin ulusal gurur olduğunu iddia eder. Dünyayı bir salgına maruz bırakan kirli bir ülke olarak görülmeme arzusu halk sağlığının önüne geçebilecek kadar güçlüdür. Benzer bir biçimde pek çok ülkenin, rakamları olduğundan küçük göstermesi, ölümleri rapor etmemesi aslında altı boş olan bir başarı öyküsüne duyulan ihtiyaçtan kaynaklanır.

 

Son olarak küresel dayanışmaya yönelik, özellikle Batı dışı ülkelerin, çabası küresel dayanışmacı bir ahlaktan daha çok kendi ulusunun büyüklüğünü bütün dünyaya gösterme arzusu ile yakından ilişkili olarak görülebilir. Kendisi salgınla boğuşan Çin ve Rusya’nın özellikle Batı’nın terk ettiği uluslara yaptığı yardımlar, yine küresel dayanışmanın bir sembolü olmaktan daha ziyade, ulusal gururun küresel momentleridir. Türkiye’nin üzerinde cumhurbaşkanlığının amblemini taşıyan, içinden Boğaziçi kolonyası ve LC Waikiki tarafından üretilen maskelerin çıktığı yardım poşetleri cumhurbaşkanın varlığında bir kez daha cisimleşen “Büyük ve Güçlü Türkiye” idealinin sembolüdür. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan yaptığı Ulusa Sesleniş konuşmalarında Batı’nın salgını yönetmekteki başarısızlıklarına, Türkiye’nin başarısına ve salgın sonrası dünyada bunu bir fırsata çevirebileceğine sıklıkla vurgu yapar.

 

Batı-dışı coğrafya için korona krizi tıpkı 2008 krizi gibi Batılı ülkeleri son derece güçsüz bir konuma sokarak küresel güç mücadelesinde bir fırsat kapısı aralamıştır. Tedaviyi ilk bulan, aşıyı ilk geliştiren ülke bir dünya süper gücü olarak statüsünü -rüyasında bile göremeyeceği kadar- güçlendirecektir. Belki de Çin’in, potansiyel aşıları en acil kullanıma sokmak için planlanan klinik çalışmaların bazı aşamalarını atlayacağını açıklaması halk sağlığı ile ilişkili olmaktan daha çok, aşıyı ilk bulan ülke olmanın diğer ülkelere Çin’in bilimsel ve teknolojik gücünü ve etkili siyasi sistemini gösterebilme imkânı yaratacak olması ile ilgilidir.

 

Sağlık Milliyetçiliği

 

“Küreselleşme çağı” yeni türde bulaşıcı hastalıkların yayılım hızı açısından küresel olabilir ama sağlığın düzenlenmesi açısından neredeyse hiçbir zaman küresel olmamıştır. Sağlık güçlü bölgeselleşme eğiliminin olduğu, devletlerarası sınırların ortadan kalktığı Avrupa Birliği gibi oluşumlarda bile ulusal karakterini korumuştur.

 

Elbe Pandemic, Pills and Politics kitabında, korona öncesi yaşanan küresel salgınların işbirliğini değil, hükümetler arası rekabeti artırdığını anlatır. Üstelik bu rekabet, varlığını rekabeti düzenleme iddiasından alan Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından da aktif olarak desteklenmiştir. DSÖ 2005 yılında hükümetlere “bir pandeminin başlangıcında yeterli malzemenin ulusal olarak mevcut olmasını sağlamanın tek yolu ilaçların uluslar tarafından önceden stoklanmasıdır” şeklinde tavsiyede bulunurken sağlığın ulusal karakterini veri kabul eder.

 

Elbe bu rekabetçi stok yarışının belki de en çarpıcı yönünün, “siyasi birlik içinde olan çoğu Avrupa ülkesinin bile birlikte stok yapmaktan ziyade birbirilerine karşı stok yarışına girmesidir” der. Örneğin; aynı anda bir grip salgınına karşı Tamiflu stoku oluşturmaya çalışan birçok farklı Avrupa Birliği üyesi ülke eğer daha kapsamlı ve ortak bir yaklaşım benimsemiş olsalardı, ilaç şirketleri karşısında daha güçlü bir müzakere pozisyonuna da sahip olabileceklerdi. Sağlığı ortaklık alanının tamamen dışında bırakmak bilinçli bir tercihtir, Avrupa Birliği’nin temelindeki küreselleşme perspektifinin neoliberal bir perspektif olması ile doğrudan ilişkilidir.

 

Aslında bu durum bize sadece Avrupa Birliği ile ilgili değil, küreselleşmenin/bölgeselleşmenin içeriği hakkında da çok güçlü bir ipucu sunar. Küreselleşme hiçbir zaman sıradan insanların küresel tehditlerden korunması ilkesine dayanan bir ortaklık zemini üzerinden ilerlememiştir. Sıradan insanları etkileyecek sağlık gibi, eğitim gibi temel haklar ulusların insafına/inisiyatifine bırakılmış, bu alanları işbirliği değil rekabet yönetmiştir. Üstelik küreselleşmenin sadece sınırsız bir piyasa arzusuna dayanan neoliberal versiyonları ulusal olarak sağlanan bu temel hakların da altını oymuştur.

 

Başka Bir Küreselleşme?

 

Hiç kuşkusuz sağlık ve ulus arasında çok güçlü bir tarihsel bağ var. Nitekim ilk sınır denetimleri insanların sadece kimliklerini değil, bedenlerini kontrol etmek üzere kurulmuştu. Sağlıklı olmak, hastalığın olmadığı bölgelerden gelmek ve bu durumu belgelemek modern pasaport işlemlerinin öncüsüydü. Allison Bashford özellikle 19. yüzyılda kurumsallaşan karantina uygulamalarının ulusun tahayyülünde önemli bir yeri olduğunu iddia eder. Karantina uygulamaları ile ülkeler “temiz” ve “kirli” alanlar çizerek uluslar-arasındaki gerçek sınırları oluştururlar. Sınır hareketliliği için sağlıklı bir bedene sahip olunduğunun ispatlanması gibi hijyenik kalkanlar milliyetçilik çağının bir ürünüdür.

 

Mevcut salgına bütün hükümetler belki de ellerinde başka hiçbir repertuvar olmadığı için bu milliyetçi reçeteyi canlandırarak yanıt verdiler. Son dönemin yükselen yıldızları olan popülist siyasetçiler, kendi korumacı ve hareket eden her şeye düşman gündemlerini meşrulaştırmak için bu krizi kullandılar.

 

Oysa geldiğimiz nokta, bir kez hareket etmeye karar veren bir virüsün sınır ötesine yayılması tehdidini hiçbir şeyin kaldıramayacağını gösteriyor. Krize yönelik ilk tepki artan bir milliyetçilik olsa da, dünyanın hemen her bölgesini etkileyen bu kriz halk sağlığı kavramının ulus ötesi olarak yeniden düşünülmesine ve buna mukabil küresel işbirliği sürecinde bir artışa da yol açabilir.

 

Bu yazı devletlerin bu ilk tepkisine odaklanıyor. Ama bütün dünyada bir çözüm için birlikte çalışan, bilgiyi dolaştıran, birbirine destek olan, birbirinin deneyimini anlayan bir küresellik hayaleti de dolaşıyor…

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.