Koronavirus Pandemisi Sonrası Savunma Sanayiine Bakış

Silahlı kuvvetleri dünyada birçok kez başarıları ile haber olurken, önceki on yıllarda ‘Türk silahlarının’ ve savunma sanayii başarısının uluslararası basında yer alması mümkün değildi. Türk Ordusu, ancak başkalarının ürettiği silahlar ile başarılı bir biçimde savaştı. Ancak bu denklem değişiyor…

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Mevcut literatür, ‘askeri güç’ olarak tanımlanan aktörlere ilişkin üç kategorik değerlendirmede bulunmaktadır. [1] İlk seçenekte, söz konusu aktörler, belirli bir seviyenin üzerinde askeri kapasiteye halihazırda sahiptir. Bu duruma örnek olarak ilk akla gelen elbette dev savunma bütçesi ve stratejik seviyede küresel güç projeksiyonu yapabilen tek ülke konumunda bulunan ABD’dir. Rusya Federasyonu’nun da bu kategoride olduğu rahatlıkla söylenebilir. Birçokları Çin Halk Cumhuriyeti ve Halkın Kurtuluş Ordusu’nu merak edeceklerdir. Açıkçası, biz bu silahlı gücü, son askeri reformlarından sonra henüz savaşırken görmedik.

 

İkinci kategoride, askeri kapasite üretebilecek ciddi potansiyele sahip – ancak bahse konu potansiyelini tam anlamıyla mevcut milli güç üretiminde kullanmayan ya da kullanamayan – aktörler bulunuyor. Burada konu edilen ‘potansiyel’ ülke nüfusunun büyüklüğü, ekonominin durumu ya da teknolojik birikim olabilir. Örneğin, Almanya ve Japonya bahse konu kategoridedir. Zira, İkinci Dünya Savaşı’nın kaybedenleri olması vesilesiyle 1945 sonrası kurulan düzenin dinamiklerinin de etkisiyle, halihazırda büyük askeri güç olmayan bu iki aktör, tercih ederler ise kısa sürede büyük bir kuvvet hazırlayabilecek demografik, ekonomik ve teknolojik birikime sahiptir.

 

Son olarak, sahip olduğu belli bir ‘savunma değeri ya da değerler dizisi’ dolayısıyla ‘askeri aktör’ olarak sınıflandırabileceğimiz ülkeler bulunuyor. Sözü edilen ‘değer’, söz gelimi nükleer silah kapasitesi, güç projeksiyonu yetenekleri ya da spesifik bir askeri kabiliyet olabilir. Milli nükleer kapasiteye sahip Fransa, Birleşik Krallık, İsrail, Kuzey Kore, Pakistan ve İsrail; yine kimyasal ve biyolojik harp kapasitesi dolayısıyla Kuzey Kore; Kudüs Güçleri marifetiyle Orta Doğu’da eşi olmayan bir vekaleten harp kapasitesine ve aynı zamanda bölgenin en geniş balistik füze envanterine sahip olan İran bu kategoride değerlendirilebilir.

 

Peki Türkiye’yi bu sınıflandırmada nereye koyabiliriz ve koronavirus salgını sonrası ne değişebilir? Bu sorunun cevabını makalenin sonuna bırakalım. Önce sistemdeki değişimi anlamamız gerekiyor.

 

Koronavirus Pandemisi: Savunma Sanayiini Ne Bekliyor?

 

Koronavirus pandemisi ve savunma eko-sistemi üzerindeki etkisi yukarıdaki sınıflandırmada bulunan aktörlerin durumunu ya da sınıflandırmanın bizatihi kendisini değiştirebilir mi? Bu soruya cevap vermek için henüz erken. Ancak, küresel salgının savunma alanındaki bazı etkilerini inceleyebiliriz.

 

Mart 2020’de the Diplomat’ta yayımladığı değerlendirmesinde Arjun Sreekumar, 5 temel alanda değişim beklentisini aktarmakta idi. Buna göre, tedarik zincirleri, iş geliştirme modelleri, savunma ürünlerine ve askeri çözümlere olan talep ve dolaylı olarak da savunma sanayii aktörlerinin hisse bedellerindeki değişiklikler yeni eko-sistemi şekillendirecek.

 

Pandemi sonrasında savunma eko-sistemini etkileyecek en kritik hususlardan biri olan tedarik zincirlerinin durumu parlak değil. Birçok savunma sanayii aktörü için üretim planlarının aksamış olması iyiye işaret değil. Örneğin İtalya’da F-35 Projesi’ne ilişkin aksamalar, dünyanın en iddialı 5. nesil askeri havacılık hedeflerinden biri olan bu savaş uçağının yakın dönemde envanterlerdeki durumunu tartışmaya açmıştı.

 

Yine savunma sanayii kaynaklarının belirttikleri iki husus dikkat çekiyor. Bunlardan ilki küçük ve orta boy işletmelerin toparlanma kapasitelerinin, savunma devlerine göre oldukça düşük olması. Sözü edilen firmalar küçük, ancak kimileri, özellikle yüksek teknoloji alanında çalışanları kritik parçalar ve yetenekler üretiyorlar. İkincisi, havacılık sektörünün toparlanmasının oldukça zor olacağı dikkate alınırsa, Boeing, Airbus gibi ikili teknolojiler üzerine çalışan aktörlerin geleceklerinde belirsizlikler var.

 

Elbette, tedarik zincirinin ne kadar aksadığını, ne ölçüde tamir edilebileceğini ve ne kadar sürede eski haline dönebileceğini öngörebilmek, özellikle milyar-dolarlık çok taraflı projeler için çok zor. Kimi projeler için aksamanın, eski üretim kapasitesinin yüzde 20’sine düştüğü dahi söyleniyor. Evet, bazı kurtarma planları var ve birçok devlet bunu uygulamaya koydu. Ancak, yine de iki sorun var. İlk olarak, aksayan tedarik zincirleri savunma alımları ve askeri modernizasyon takvimlerini altüst edecek. Bu hesaplar, teknik askeri mülahazalara dayanarak yapılıyor. İkincisi, kurtarma planları, özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler için herşey bittikten sonra gelebilir.

 

Karşımıza çıkan bir diğer açmaz da koronavirus pandemisi sonrasında tedarik zincirlerine ne yapılacağı. Elbette, genel bir ekonomik daralmanın yaşanacağı kaçınılmaz. Bu durumda mantık, NATO’nun ‘Smart Defense’ Projesi benzeri uluslararası inisiyatiflere ve F-35 gibi uluslararası projelere yönelinmesi gerektiğini söylerdi. Ancak, bu kez durum farklı. Tedarik zincirini uzatmak çok da akıllıca değil.

 

Peki, ABD Başkanı Trump’ın Türkiye’yi de örnek vererek F-35 gibi projelerin tedarik zincirlerini ‘sadeleştirmek’ bir çözüm mü? Tedarik zincirinin güvenliği için, evet. Tabi, kendisi de bir işadamı olan Trump, o halde üretilen uçakların birim maliyetinin ne olacağını ve dünyada kaç devletin envanterini bu uçakla doldurabileceğini de hesaba katacak mı?

 

F-35 için bu tedarik zinciri sadeleştirmesinin yapıldığını varsayalım. Peki, İsveç, İtalya ve Birleşik Krallık ortaklığında yürüyen Team Tempest 6. Nesil Savaş Uçağı Projesi ve Avrupa’daki bir diğer 6. nesil proje olan Fransız – Alman – İspanyol ortaklığı ne olacak? Bu ülkeler tedarik zincirlerini ne kadar daraltabilecekler?

 

Yine tedarik zincirlerindeki aksamanın, Körfez ülkeleri gibi milyarlarca dolarlık pazarların talepleri üzerinde ne gibi bir etki oluşturacağı da bir diğer tartışma konusu.

 

Yine bahse konu ülkelere baktığımızda gördüğümüz kritik bir parametre var. 2007 – 2008 finansal krizinden sonra savunma sektöründe arzı ayakta tutan, özellikle petrol zengini ülkelerin talepleri olmuştu. Bu dönemde petrol fiyatları da düşük seyrediyor ve savunma sektörü bundan kaçınılmaz olarak etkilenecektir. Elbette, işin arz tarafında, dünyanın ikinci büyük savunma ihracatçısı olan ve hidrokarbon kaynakları gelirlerinin büyük kısmını oluşturan Rusya Federsyonu da bulunuyor. Rusya Federasyonu arz düzenini ne ölçüde devam ettirecek?

 

Bu soruların yanıtı henüz yok. Ancak soruların bizatihi kendisi değişimin habercisi. Pandemi sonrası yeni bir savunma sanayii küresel çapta ortaya çıkacak ve yeni ekonomik ilişki ağları kurulacak.

 

Şimdi Türkiye’nin durumuna gelelim. Birincisi, Türkiye uzun yıllar ikinci ve üçüncü kategori arasında bir yerde, yani potansiyel askeri güç olarak bahse konu potansiyelini kimi dönemlerde realize eden bir devlet olagelmiş idi. Ancak, spesifik bir askeri yeteneği üretip kullanabilen bir devlet olmadı. Bu durumu ile bölgesinde askeri etki üretmişti. Ancak, silahlı kuvvetleri dünyada birçok kez başarıları ile haber olurken, önceki on yıllarda ‘Türk silahlarının’ ve savunma sanayii başarısının uluslararası basında yer alması mümkün değildi. Türk Ordusu, ancak başkalarının ürettiği silahlar ile başarılı bir biçimde savaştı. Bu denklem değişiyor… ‘Türk silahları’ arasında uluslararası düzeyde dikkat çeken ise elbette robotik kabiliyet.

 

Günümüzde, Türk insansız sistemler modernizasyonu, ‘kritik kütle’ noktasına doğru ilerliyor. Şimdiden kritik kütle noktasının aşıldığını iddia etmenin de kazanılan başarıları kimi zaman iyi niyetten yoksun biçimde yok saymanın da abartılı olduğu ortada. Kesin olan ise şu, Akıncı, Aksungur gibi sistemler taktik yeteneklerden stratejik görevler icra edebilen üst düzey operasyonel yeteneklere geçişi temsil ediyor.

 

Açıkça ifade etmek gerekirse, bunlar, daha önce Türk savunma sanayii tarafından yapılan SİHA ve İHA’lardan daha iyi değil, daha farklı sistemler. Etkileri ve envantere katacakları da ‘farklı olacaktır. Idlib harekatında Bayraktar TB-2 ve Anka-S kompozisyonu yerine, Akıncı ve Aksungur kompozisyonunun kullanılması ya da Libya’da Akıncı’nın harp yükü portföyü ile görev yapıyor olması durumunda zaman – askeri etki korelasyonunun nasıl değişeceğini analiz etmek dahi bizi sonuca götürecektir. (Burada konunun savunma ekonomisi boyutu ayrı bir değerlendirme konusu. Askeri harekatlar tabiatıyla maliyetlidir).

 

Dolayısıyla, insansız sistemler modernizasyonu için savunma sanayii tedarik zincirlerinin aksamaması ve askeri harcamaların ekonomik daralmadan etkilenmemesi kritik. Bahse konu denkleme, sözü edilen platformları donatacak akıllı mühimmat da dahildir. Eğer başarılabilirse, Türkiye, bölgesinin askeri insansız sistemler gücü olarak üçüncü kategoriye geçiş yapmanın adayı… 

 

______

[1] CNA Great Power Competition toplantı raporu, Elizabeth Yang, Great Power Competition: Assumptions behind the Headlines, CNA, 2020.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.