Koronavirüs, Zahmetli Bir Muhasebeyi Gerekli Kılıyor

Durumun olağanüstü tehlikeli olduğu bir dönemde, kolektif aklın haraketli kısmının vazifesini icra etmesi gerekir. Buna göre, bize pusula olup yol gösterecek bir değer ve fikir sistemini süratle üretmemiz lazım; tıpkı bu fikirleri ve değerleri bireyler, halklar ve tüm insanlığı kurtaracak eylemlere dönüştürmek için etkili siyasi araçlar üretmemiz gerektiği gibi.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Amerikalı büyük düşünür Noam Chomsky ilginç bir röportajında şöyle diyor: “Koronavirüs salgını öncesinde hâkim olan normal hâle geri dönmeyi her kim hayal ediyorsa yanılıyor; zira o hâl, aslında hiçbir şeyde normal değildi.”

 

Pandemi, bazılarının tesirli ilaç ve koruyucu aşı keşfedildikten sonra geri dönmeyi hayal ettiği bu “normal” hâlin ne denli kırılgan olduğunu gösterdi. Bu, başka bazılarının tahmin ettiği gibi, pandemi sona erdiğinde aniden koronavirüsten önce yaşadığımızla ilgisi olmayan bambaşka bir dünyaya geçeceğimiz anlamına da gelmez.

 

Kesin olan şu ki, krizin tehlikesi, hepimizi çağdaş dünyanın üzerine inşa edildiği tüm temelleri kökten yeniden gözden geçirmeye zorlayacak ve bu durum –önünde sonunda– bizim düşünme ve yaşama biçimlerimizde köklü bir değişikliğe yol açacak. Birçokları henüz idrak edemese de bu zaten başlamıştı.

 

Bu pandemi, tıpkı mühendisleri, gelecekte daha güçlü ve ölümcül olabilecek depremlere dayanıklı binalar inşa etmeleri için yeni teknikler bulmaya zorlayan bir depreme benzetilebilir, ki böyle bir buluş için de öncelikle eski binaların zayıf noktalarını anlamak gerekir. Aynı şekilde bireyler, halklar ve devletler olarak, inşa ettiğimiz mevcut fikrî ve maddî sistemler ve politikalardaki tüm zayıf noktaları açığa çıkarmak ve daha iyisini kurmak için bu korkunç tecrübenin bize öğrettiklerini kullanmak üzere mecbur kalacağımız acı verici gözden geçirmeler söz konusu.

 

Kriz Liberalizmi Daha da Zayıflatacak

 

Koronavirüs depreminin sarstığı ilk sistem olan sağlık sistemini ele alalım: Bu denli tehlikeli bir pandemi karşısında fakir ülkelerde sağlık sisteminin çökmesi şaşırtıcı değildir. Ancak Amerika, İngiltere ve İtalya gibi Batı’nın büyük devletlerinin –Çin askeri uçaklarından tıbbî yardım taşındığını gördüğümüz– felâketvari bir fotoğraf vermesi, onları sağlık sistemlerinin rehabilitasyonuyla ilgili acı verici bir gözden geçirmeden çok daha fazlasını yapmaya zorlayacaktır.

 

Aslına bakarsanız Barack Obama’nın düzeltmeye çalıştığı, ancak daha sonra Donald Trump’ın gelip de selefinin tüm reformlarını bozduğu Amerikan sağlık sisteminin çöküşüne hiç şaşırmış değilim. Tüm ahlaki kural ve kontrolleri yitirmiş liberalizmin bir bedelini ödeyen –ve masum hastalara da bunun bedelini ödeten– İngiliz sağlık sisteminin altüst olmasına da şaşırmadım.

 

1980’lerin başlarında Sûsa Tıp Fakültesi’nde koruyucu tıp alanında öğretim üyesiyken beşinci sınıf öğrencilerine, dünyadaki sağlık sistemleri konusunda Sovyetler Birliği gibi komünist, ABD gibi kapitalist ve İsveç, İngiltere gibi kapitalizm ile sosyalizmin en iyi fikirlerini mezcetmiş ülkelerin sağlık sistemlerinin mukayesesine dayalı bir ders verdiğimi hatırlıyorum.

 

Öğrencilere –gayrisafi milli hasılaya göre genel sağlık alanına aktarılan finansmanın miktarı ve elde edilen sonuçlara dayanarak– en kötü sağlık sisteminin ABD’de olduğunu gösteriyordum. Maliyeti yüksekti ve gerek bebekler gerekse yaşlılar arasında hastalık direnci ve ölüm oranlarını azaltma açısından maliyet etkinliği zayıftı. Bütün bunlar, sağlık sisteminin hastaların faydasına değil, sağlığı bir meta olarak gören aşırı liberalizmin menfaatine dayanmasından kaynaklanıyordu. Bu anlayışa göre, sağlık tıpkı alınıp satılır tüm diğer metalar gibidir ve hastaneler veya sigorta şirketleri için temel endişe de her şeyden önce kârdır.

 

Öğrencilere –bilimsel çalışmalardaki mevcut rakamlara dayanarak– en iyi sağlık sisteminin İngiliz sistemi olduğunu gösteriyordum; zira hasta özgürlüğü, adalet ve planlamayı mezcediyor ve devlet tarafından vergilerle finanse ediliyordu. Bu, Margaret Thatcher’ın iktidara gelip 1980’lerin sonunda İngiliz sağlık sistemini parçalamasından önceydi. İngiliz Başbakanı’nın anahtar kelimeleri, özelleştirme ve hastalardan ne kazanç sağlandığıysa sadece onu harcayan bir iktisadi işletme olarak hastaneydi.

 

Kesin olan şu ki, –Thomas Piketty gibi– dünyanın önde gelen iktisatçılarının topa tuttuğu liberalizm, bu krizden çok daha zayıf bir hâlde çıkacak. Ve bu, sadece liberalizmin sağlık sistemlerinde yol açtığı işleyiş nedeniyle değil, aynı zamanda – 1980’lerin sonlarında ABD Başkanı Reagan ve İngiltere Başbakanı Thatcher’ın anlaşmalarının akabinde şekillenen– küresel iktisadi mekanizmanın ne denli çabuk arızalandığını da gözler önüne sermesinden kaynaklanıyor.

 

Pandemi bize vurur vurmaz, iş gücünün ucuzluğuna göre dünyanın dört bir yanına dağılmış hâldeki fabrikalar arasında bağlantının kesilmesi neticesinde üretimin çökmesi, en kırılgan ülkelerde aniden işsizlik tsunamisine ve onun arkasından kıtlığın dönüşü korkusuna yol açtı. Hiç şüphesiz liberalizme tapanları bekleyen zor zamanlardayız.

 

Halklar ve seçkinler, tabiatı tahrip ederken –bunu aynı zamanda diğer her şey gibi bir zenginleşme alanı sayarak– liberalizmin hatalarını ve eksikliklerini görmezlikten gelmişlerdi. Ancak mevcut iktisadî krizde ve pandeminin sona ermesinin ardından gelebilecek müstakbel krizlerde halklar da ve hatta büyük uluslararası şirketlere en çok boyun eğen ülkeler de sessiz kalmayarak liberalizmin sorumluluğunu affetmeyebilir.

 

Virüsün Hepimize Verdiği Dersler

 

Vatanperverlik ve milliyetçiliğe ne demeli? Pandemi, artık neredeyse bir karikatüre dönüşen vatanperverlik ve milliyetçilik kavramlarının eskidiğini gözler önüne serdi. Bu virüs bize en beliğ dersi verdi: İnsanlık birdir ve dünya tektir. Her ülkenin aynı dokunun birer hücresi mesabesinde olup her birinin o dokunun canlılığıyla hayat sürdüğü, duçar olduğuyla hasta düştüğü ve ölümüyle öldüğü birbiriyle bağlantılı, iç içe geçmiş ve bütüncül bir dünyada yaşarken, ulusal kararın bağımsızlığı gibi bir kavram bugün ne anlam ifade eder ki?

 

Çinlilerin yarasa eti tüketmeleri yüzünden binlerce İtalyan, İspanyol ve Fransız’ın hayatını kaybettiği, Lübnanlıların açlık gösterilerine çıktığı, Tunus’taki irmik kamyonlarına yönelik soygun olaylarının arttığı, İngiltere Başbakanı’nın yoğun bakım ünitesine kaldırıldığı ve dünyadaki bir numaralı askeri gücünün başkanının hastalığın nasıl tedavi edileceği konusundaki “dâhiyane” önerileriyle herkesin alay konusuna dönüştüğü bir dünyada bugün devletler arası sınırların ne anlamı var ki?

 

Peki ya demokrasi? Pandemiden önce de demokrasi, popülizmin çekici ile –basın, partiler ve seçimlerden oluşan bütün dayanaklarını çürüten– yolsuzluk örsü arasında zor bir durumdaydı. Ve şimdi pandemiden, geçmiştekinden çok daha tükenmiş bir hâlde çıkıyor. Bu durum karşısında eski ve yeni diktatörler ellerini ovuşturarak, Batı demokrasilerinin zayıf performansı ile kıyasladıkları Çin sistemini gelecek için en ideal siyasal sistem olarak sunuyorlar.

 

Onlara salgına karşı en iyi performansı sergileyenin demokratik Güney Kore olduğunu hatırlatmak işe yaramaz. Bugün gözler Çin’e ve sistemine odaklanmış durumda ve Araplar bu sistemde en eski, en derin ve en tehlikeli yanılsamalarından birinin başarısını görebilirler: Adil müstebit sistemi.

 

Virüs ve Haklar Meselesi

 

Şimdi de insan haklarına bakalım. Teknolojinin gözetleme ve izleme imkânları sağlamasıyla birlikte, bireysel ve kolektif özgürlüklere yönelik muazzam tehditten kaynaklanan ortada büyük bir sorun var ve pandemi, bunu eşi benzeri görülmemiş bir ölçekte test etmek için altın bir fırsat sundu. Pandemi ayrıca biz hukukçuları daha önce hiç olmayan bir meydan okumayla da karşı karşıya bıraktı.

 

Bugün biliyoruz ki, koronavirüsün öldürdüklerinin çoğu kronik hastalığı olan yaşlı insanlar. Tabiî olarak ömürlerinin sonuna gelen toplumun nispeten küçük bir kesiminin hayatını birkaç yıl daha korumak adına, ekonominin çarklarını durdurarak ve karantinayla yüz milyonların çalışma ve beslenme hakkını feda mı ediyoruz?

 

Hukukçular olarak, varlıklı insanlar arasında –kendilerini, ailelerini ve korumalarını sağlama almak amacıyla, insanlığın bir kısmının mı yoksa tüm insanların mı öleceğini hiç umursamadan rahatça pandeminin sona ermesini bekleyecekleri– Atlantik veya Pasifik Okyanusu’nda küçük adalar satın almak için yarış yaşandığı haberine nasıl bir cevap üreteceğiz? İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 17. maddesinde belirtilen mülkiyet hakkı, tıpkı işkenceyi yasaklayan ve vücut dokunulmazlığını öngören 5. madde gibi, hiçbir bahane altında dokunulamaz tam anlamıyla mutlak bir hak mıdır? Yoksa belirli sınırları olan göreceli bir hak mıdır?

 

Bu gibi durumlarda devletin, haksız servet sahiplerinin mülkiyet hakkını askıya alması ve –ihtiyaçlarının çok üstünde biriktirdiklerini– yüz milyonlarca aç insanı kurtarma projelerinin finansmanında kullanmaları hakkı değil midir? Nihayetinde onlar da insan türüne mensuplar ve pandemi ne kadar uzarsa uzasın yaşama hakkına sahipler. Peki ya Evrensel Bildirge’nin bizzat kendisinin sadece bu maddede değil, aynı zamanda diğer maddelerde de revizyon ve eklemelerle gözden geçirilmesi gerekiyorsa?

 

Bugün Yapmamız Gereken

 

Mesele, taptığımız tüm teorilere inancımızı yitirip inkâr etmemiz veya halkımıza pahalıya mâl olan kuruntuların peşinde koşmayı telafi arayışıyla dizlerimizi dövmemiz değil. Doğru önerme şudur: Biz daima çağın verilerini onun kavramları, dili ve tasavvurlarıyla düşünüp ele alırız; toplumun gelişiminin ve problemlerinin her aşamasında her birimiz konumumuza göre çözüm bulmaya çalışmışızdır. Bu çözümlerden bazıları başarıya ulaşarak toplumların göreceli de olsa gelişmesine imkân verdi; bazılarının sınırları belliydi ve bu çözümlerin iyileştirilmesi gerekiyordu; bazılarının ise çürümüşlüğü veya eskimişliği tecrübeyle sabit olup bunların alternatiflerini arama mecburiyeti doğdu.

 

Bugün tam olarak yapmamız gereken şey de budur. Pandemi, toplumlarımızın o veya bu ideolojik kesiminin –daha açık bir ifadeyle vatanperverlik (ve onun daha geniş şekli olarak milliyetçilik), ilericilik, demokrasi, liberalizm, insan hakları ve siyasal İslam’ın– en kutsal fikrî mukaddesatında var olan tüm eski çatlakları ifşa ediyor.

 

Böyle bir gözden geçirme, korona depreminin tam kalbinden vurduğu tapınak muhafızlarından kaçınılmaz şekilde geniş bir tepki alacağından son derece maliyetli ve sancıdan daha acı verici olacaktır.

 

Gençliğimde, Galileo Galilei’nin “Aristo’nun kitaplarında okudukları yanlışları reddetmek yerine, gökyüzünde gözleriyle gördükleri hakikatleri inkâr etmeyi yeğliyorlar.” dediği bir milletin zihniyet yapısını açıklamak amacıyla (dili oldukça sert bulunan) Aklın Hapishanesinde başlıklı bir eleştiri kitabı kaleme almıştım. (Kitap şu an internet sitemde mevcut.) Daha sonra tecrübeyle ideolojik doktrinlere bağlı olanların konumunu anlamayı –ve hatta idrak etmeyi– öğrendim; çünkü gerçekte onlar gerekli bir işlevi yerine getiriyorlar.

 

Verili Olanın Dışında Düşünmek ve Fikrî Seferberlik

 

Toplumların en büyük korkusu kaos olduğundan en önemli taleplerinden biri istikrardır; bu nedenle muhafazakârların frenlerine ihtiyaç duyarlar. Ancak toplumları en feci şekilde zayıflatan şey donukluk/atalet olduğundan en önemli taleplerinden bir diğeri de gelişmedir; bu nedenle her zaman reformculara ve devrimcilere ihtiyaç hissederler. Sonuçta, ne muhafazakârlar reformistlerden ve devrimcilerden kurtulabilirler, ne de onlardan kurtulanlar muhafazakârları savuşturabilirler; kolektif akıl, durgunluk ile hareketlilik arasında zaruri dengeyi bulabilmek için her ikisine de ihtiyaç duyar.

 

Bu, –bilinçli veya bilinçsiz olarak– eski kavramları ve uygulamaları mümkün olan en uzun süre korumayı görev bilenlerle tartışmak için boşu boşuna zaman ve çaba harcanmaması gerektiği anlamına gelir. Zaman onların müstahakkını verecektir; onların en iyilerinin akıbeti orta yol çözümler aramak, en kötülerininki ise günden güne köhneleşen binanın içinde çürümektir, ta ki bu bina onların kemiklerinin üstüne çökene kadar. Arapçılığı modası geçmiş bir vizyona hapseden 1950’lerin milliyetçilik modeli, felâkete duçar olmuş bu ümmete karşı sömürgeciliğin de Siyonizm’in de cesaret edemediği suçları işleyen diktatörlerin uygulamalarını bugüne kadar savunageldi.

 

Durumun olağanüstü tehlikeli olduğu bir dönemde, kolektif aklın haraketli kısmının vazifesini icra etmesi gerekir. Buna göre, bize pusula olup yol gösterecek bir değer ve fikir sistemini süratle üretmemiz lazım; tıpkı bu fikirleri ve değerleri bireyler, halklar ve tüm insanlığı kurtaracak eylemlere dönüştürmek için etkili siyasi araçlar üretmemiz gerektiği gibi.

 

Böyle bir sistemin işareti ve miladı olacak şimdiye kadar ortada hiçbir şey yok. Bugün liberalizm sonrası (post-liberalizm), vatanperverlik sonrası, demokrasi sonrası, siyasal İslam sonrası, ilericilik sonrası ve insan hakları sonrasına dair net bir vizyon olduğunu kim söyleyebilir ki?

 

Değişmeyen tek şey, cehaletimizle, sorunların muazzam karmaşıklığıyla ve kolektif aklın muhafazakâr kısmıyla mücadelede verili olanın dışında düşünmemiz gerektiğidir. “Fikrî seferberlik” ilan etmekten ve tüm enerjilerimizi böyle bir vizyonu billurlaştırmak için birleştirmekten başka bir seçeneğimiz yok.

 

Peki ama nasıl? Bu krizde bilimsel araştırmacıların nasıl davrandıklarına bakın. Çinliler virüsün genetik yapısıyla ilgili keşiflerini saklamadıkları gibi, –tıpkı bütün ülkelerdeki meslektaşlarının yaptığı gibi– dünyadaki araştırmacıların kullanımına bu bilgileri sunmak için acele ettiler. Hâlihazırda devam eden başka bir deney daha var: Bir Amerikan üniversitesinin dünyadaki en fazla sayıda bilgisayarı toplama yönünde bir girişimi sözkonusu ki böylelikle muazzam bir hesaplama kapasitesi ağına kavuşarak virüsün hücrelerin yüzeyine inmesini ve daha sonra içeri girmesini engelleyen bir protein şeklinin görselleştirilmesini hızlandırabilsin.

 

Proteinler konusunda bir araştırmacı veya uzman olmanız gerekmiyor; tek yapmanız gereken, diğer bilgisayarların imkânlarını artırmak üzere kendi cihazınızı boş zamanlarda ödünç vermeniz. Bilimsel konulara gelince, bu iş uzman araştırmacılar tarafından üstleniliyor. Bu iki örnek bizim de yolumuzu açıyor.

 

Tüm tecrübelerimizi aynı sepete koymamız ve kafa kafaya verip beyinlerimizi birbirine bağlamamız gerekiyor. Bu iki temel şart, son derece ihtiyaç duyduğumuz yeni düşünce sistemini billurlaştırmak için hayati önem taşıyor. Belki bu şekilde kendimizi kurtarabiliriz ve belki de gözlerimizin önünde şekillenen –ama İbn Haldun devrinden beri hiçbir katkıda bulunmadığımız– muazzam kolektif küresel akla yeni fikirler pompalamaya tekrar dönebiliriz. Bu konuda söylenecek daha çok şey var.

 

Bu yazı, 3 Mayıs 2020 tarihinde El-Cezire Arapça sitesinde yayımlanmış olup, Zahide Tuba Kor tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR