Kriz mi Yeninin İnşası mı?

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Her gün halkını daha da fakirleştiren ve ucuz işgücüne dönüştüren, aynı zamanda demokrasi, ekonomi, yönetim alanlarında çoklu kriz yaratan kararlar yeni ekonomik model ya da yeni devlet politikası olarak düşünülebilir mi?

Türkiye hem seçim sürecine girdi hem de ekonomik krize.

 

Her iki süreç de bir taraftan siyaseti canlandırıyor, diğer taraftan da geleceğin belirsizliği ve muğlaklığı durumunu derinleştiriyor.

 

Muhalefetin güçlenmesi, iktidarın yaptığı tercihlerin özellikle ekonomide ciddi işsizlik, yüksek enflasyon, inanılmaz düzeyde hayat pahalılığı ve fakirleşme sorunları yaratması, kamuoyu araştırmalarında Cumhur İttifakıyla Millet İttifakının oylarının yakınlaşması ve muhalefet partilerinin toplam oylarının iktidardan yüksek olması siyaseti ve siyasi/kamusal tartışmayı canlandırıyor.

 

2002’den bugüne Türkiye’yi yöneten “Erdoğan’ın liderliğinde AK Parti dönemi bitiyor mu?” sorusu ve olasılığı artık bir temenni değil, aksine gerçekleşebilir bir olgu olarak kabul ediliyor.

 

Aynının Devamı, Bir Dönemin Bitimi, Süpriz Senaryolar” başlığında tartışılan senaryolara ve çözümlemelere başka bir yazıda döneceğim.

 

Var olan demokrasi, ekonomi ve dış politika sorunlarına odaklanarak ve geleceğe dönük senaryolar temelinde Türkiye çözümlemesi yapmak önemli olmakla birlikte, bugünü anlamanın ve bugün yaşanılan büyük çalkantıyı doğru teşhis etmenin esas odak noktamız olması gerektiğini düşünüyorum. 

 

Şüphesiz ki mutlak doğrudan söz etmiyoruz. Bununla birlikte “bugün yaşamış olduğumuz yeni bir resmî ideoloji ve rasyonel bir devlet politikası mıdır, yoksa Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi-Cumhur İttifakı-Cumhurbaşkanı Erdoğan üçgeninde uygulamaya sokulan yönetim anlayışının yarattığı büyük çalkantı ve çoklu kriz durumu mudur” sorusuna verilen yanıtın da stratejik ve siyasal önemde olduğunu söylemeliyiz.

 

Bu noktada hemen belirteyim: Ben ikinci görüşü benimsiyorum. Yürütme aygıtında güç yoğunlaşmasına, lidere mutlak sadakate, zayıf denge ve denetlemeye, içeride merkezi yönetime, dışarıda sert-askeri güce dayanan yönetim anlayışının ve uygulamasının Türkiye’yi 2018’den başlayarak giderek yaygınlaşan, derinleşen ve çözümü imkansızlaşan bir krize, hatta çoklu kriz ortamına soktuğunu düşünüyorum. 

 

Akademik araştırmalara ve uluslararası endekslere baktığımız zaman şunu görüyoruz: 2018’den başlayarak bugüne kadar geçen sürede Türkiye’deki demokratik sistem, otoriterlik tonu yüksek melez rejime dönüşüyor; demokrasi alanında başlayan kriz yönetim kriziyle birleşiyor; bilimsellikten ve rasyonellikten uzaklaşarak alınan kararlar bugün çok ciddi ekonomik ve ahlaki kriz (çalışan kesimin hızla fakirleşmesi ve ucuz işgücü olmaya mahkûm edilmesi) yaratıyor. 

 

Bu olumsuz gelişmelerden her biri ve hepsi, yeni bir durumun, yeni bir resmî ideolojinin, yeni bir devlet aklının değil; tam aksine Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında kurulmak istenenin, arzulananın, hayalin bir nevi iflasını bize gösteriyor. 

 

İlginç olan nokta şu: Demokrasi-yönetim-ekonomi alanında yaşanan çoklu kriz durumunu “yeni olan için yapılan rasyonel bir tercih” olarak teşhis etmek ve çözümlemek sadece hükümete yakın olan yorumculardan gelmiyor. Aksine, birbirleriyle zıt yerlerden bakan ve konumlanan çalışmalar ve yorumlar içinde de yapılıyor. 

 

Sol ya da Marksist siyasal ekonomiden bakan arkadaşlarımız bugünkü ekonomik durumu ihracata dayalı, düşük faiz-yüksek büyüme-ucuz emek temelinde “yeni bir sermaye birikim modeli” ya da “yeni ekonomik model” için rasyonel bir tercih olarak görüyorlar.

 

Demokratlık görüşünü temsil eden arkadaşlarımız da bugün yaşananları yeni bir durum olarak görüyorlar. Bugün yaşananların rasyonel bir tercihle geliştirilen ve “İttihatçılık” benzeri bir devlet politikasının ve yeni bir resmî ideolojinin inşası olarak tanımlanmasını öneriyorlar.  AK Parti’nin artık önemli olmadığı söylüyorlar. Esas odak noktasının İttihatçılığı yeniden uygulamaya sokan güvenlik temelli devlet ve resmî ideoloji olması gerektiği vurgulanıyor. 

 

İki zıt pencereden dünyaya ve Türkiye’ye bakan, iki farklı metodolojiye sahip, siyasal kuram ve ideoloji açısından zıt noktada olan bu iki görüşün bugünün teşhisinde ve yorumlanmasında benzeştiğini görüyoruz. 

 

Bir de bu çıkışları ve çözümlemeleri kullanarak yaşanılan durumu bir kriz değil ama gelecek için yapılan bir rasyonel tercih olarak yazan ve konuşan hükümete yakın kesimler var.  Onlar da ya ekonomi yakın gelecekte düzelecek, bu nedenle de bugün sabretmemiz ve fedakârlık göstermemiz gerekir düşüncesini; ya da siyasi partilerin, hatta AK Parti’nin artık önemli olmadığı, fakat devletin ana aktör olduğu yeni bir rejimin ve yeni bir resmi devlet ideolojisinin inşasını yaşıyoruz düşüncesini yaygınlaştırarak dikkatleri ekonomik krizden ve fakirleşmeden uzaklaştırmak istiyorlar.

 

Bu çıkışları, özellikle ilk iki görüşü ve yorumu önemli görüyorum. Her ikisi de ciddiye alınması gereken ve belli ölçüye kadar katıldığım bakış açılarını içeriyor.

 

Bugünün doğru teşhisi hem akademik hem de daha önemlisi siyasi açılardan önemli. Seçim kazanma stratejilerinden ülke yönetimi nasıl olmalı sorusuna kadar kritik öneme sahip tercihleri ilgilendiriyor.

 

Bununla birlikte, dört noktada bu görüşlerin sorunlu olduğunu düşünüyorum:

 

Birincisi, bugünü okurken ve çözümlerken her ikisi de alınan kararlara ve yapılan tercihlere aşırı anlam ve rasyonellik yüklüyor. Başta Merkez Bankası başkanları olmak üzere ekonomi yönetimini sıklıkla değiştiren, devlet kurumlarını erozyona uğratan, tüm sanayi aktörlerini ve ekonomik hayatın çoğunluğunu karşısına alan, milletim dediği çalışan insanları bu kadar fakirleştiren ve ucuz emek olmaya zorlayan kararlara rasyonel ve yeni sermaye birikim modeli ya da yeni resmî ideoloji amacı içeriyor demek bir yerden sonra zorlama olmuyor mu? 

 

İkincisi, üstelik bu kararlar yaklaşık üç yıl önce reform edileceği söylenen ama bir türlü reform edilemeyen (bu yapısı içinde reform edilmesi belki de mümkün olmayan) Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin sadece sorunlu değil, ayrıca çoklu kriz yaratan yapısı korunarak alınıyorsa. Bu sistemin içerik ve uygulama içinde taşıdığı ciddi sorunlarından bahsetmeden ve bugün Türkiye’yi yönetemez duruma gelmesini görmeden, bu sistem içinde alınan kararları yeni bir model ya da yeni bir resmi ideoloji olarak görmek ne kadar doğru olur? 

 

Üçüncüsü, tarihe bakarak uygun örnek bulmak (İttihatçılık) gibi önemli olmakla birlikte, bugünü anlarken Türkiye’yle benzer ülke örneklerini (Macaristan, Polonya, Rusya, Hindistan, Brezilya, vb.) karşılaştırmalı çözümleme sürecine sokmanın çok daha faydalı olduğunu düşünüyorum.  Karşılaştırmalı çözümleme yapmamak bizi sorunlu ve hatalı teşhislere götürebilir. Örneğin diğer benzeri örneklerde, otoriter olmakla birlikte, ekonomi ve dış politika alanlarında Türkiye örneğinden daha rasyonel ve devlet aklı içeren karar alma süreçlerinin varlığını görüyoruz

 

Dördüncüsü, yeni Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati kucaklayıcı ve iyi niyetli bütçe görüşmeleri konuşmasında bu sürecin iki yıl süreceğini söylüyordu. Dolayısıyla fakirleştirilme sürecine sokulmuş Türkiye halkından iki yıl sabretmesini ve feragat etmesini istiyordu.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen hafta Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlenen İslam Ülkeleri Parlamento Konferansı’nda konuşurken Bakara suresinden alıntı yaparak “Muhakkak ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle deneriz. Sabredenleri müjdele!” sözleri de fakirleştiren iktidarın milletinden sabır ve fedakârlık istemesine açık bir örnek olmuştu.

 

Her gün halkını daha da fakirleştiren ve ucuz işgücüne dönüştüren, aynı zamanda demokrasi, ekonomi, yönetim alanlarında çoklu kriz yaratan kararlar yeni ekonomik model ya da yeni devlet politikası olarak düşünülebilir mi?

 

En azından ben ikna olmada zorlanıyorum.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.