Kronik Sorunların Çözümünde Sivil Toplumun Rolü

Hedef, sadece çatışmaları sonlandırmak değil aynı zamanda sebeplerini ortadan kaldıran onarım faaliyetlerini hayata geçirmek olmalıdır. Unutulmamalıdır ki; her çatışmada; çatışan taraflar, çatışmış kişiler ve bundan etkilenen genel nüfus vardır. Bu üçünü birlikte ele almayıp bir askeri/politik güç ile sadece çatışmayı sonlandırmayı hedefleyen yaklaşımlar uzun vadeli çatışmasızlık/barış iklimleri elde edemezler.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Bir önceki yazımızda Gazeteci Elif Çakır’ın11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e sorduğu “Yeni bir çözüm süreci mümkün mü?” sorusundan hareketle, meselenin mevcut durumuna dair bir değerlendirme yapmıştık. Sorunun soruluş şeklinden ve Sn. Cumhurbaşkanı’nın 2009 tarihli bir konuşmasına verilen referanstan, kast edilenin PKK’nın silahsızlandırılmasına dair yürütülen süreçler olduğu anlaşılıyor. Süreçler diyorum çünkü birçok veri devletin neredeyse her siyasi iktidar/koalisyon döneminde en az bir kere olmak üzere defalarca bunu denediğini gösteriyor.

 

PKK’nın silahsızlandırılması şüphesiz önemli bir hedeftir. Ancak PKK’nın bir sonuç olduğu, hatta artık yönettiği büyük ekosistem ve uluslararası ilişkileri ile Kürt sorunundan bağımsızlaştığı dikkate alındığında, silahsızlanmanın mümkün olup olamayacağı tartışmasından önce sorunun kendisine yönelmek gerekir.

 

Sorun Nedir?

 

‘Sorun nedir?’ sorusuna cevaben, geçen yazımızda; anadilin yaşatılması ve öğrenimi, anayasal vatandaşlığın tesisi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gibi yapısal reformlar kadar, bölgedeki işsizlik ve negatif kalkınma farkı, Kürtlerin kamudaki istihdamı ve kariyer yapmasının önündeki engeller, üst düzey siyaset ve bürokrasideki temsiliyetin tarihte olmadığı kadar azalmış olması, Kürtlerin ruh halindeki sıkışmışlık gibi bazı unsurları saymıştık.

 

Şu anda en önemli sorun nedir diye sorulursa, ülkenin genel iklimidir denebilir. Geçmişte Kürtleri ve ilişkili yapıları ayırt eden dil/söylem bir derece tolere ediliyorken, son yılların toptancı dili artık tüm Kürtlerde ciddi rahatsızlık oluşturmakta, yaralar açmaktadır. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi referandumuna karşı alınan tutum, din temalı, realiteden kopuk, yer yer fetihçi bir dile dönüşen siyasal propagandanın yıkıcılığı, aldığı milyonlarca oya rağmen HDP’ye yönelik yürütülen izolasyon çabaları, Suriye’de PYD/YPG karşıtlığının alanda Kürt/Kürtçe karşıtlığına dönüşen yansımaları, siyasal tercihlerinden bağımsız olarak, Kürtlerin kahir ekseriyetinde bir bunalmışlık, sıkışmışlık hissi yaratmıştır.

 

Kürt sosyolojisine dair nitelikli araştırmalar yapan Rawest firmasının hem Kürt dili hem de Kürt gençleri üzerine yaptığı iki ayrı saha çalışmasında bu ruh halinin izlerini görmek mümkündür. Durum öyledir ki, Kürt ve Türk gençler arasında duygusal birliktelikler azalmakta/zorlaşmakta evli çiftler ise çareyi, bu meseleleri hiç konuşmamakta bulmaktadırlar.

 

Çözüm Nedir?

 

Bu kısa hatırlatmadan sonra “Çözüm Nedir?” ve “Nasıl bir çözüm?” sorularına cevap aramaya başlayabiliriz.

 

Çözüm denilince her ne kadar akla önce PKK’nın silahsızlandırılması gelse de, aslolan, bir meseleyi ortaya çıkartan ve yaşatan sebepleri ortadan kaldırmaktır. Bu sebepler ortadan kaldırılmadan, niyet edilecek silahsızlandırma girişimlerinin başarılı olma şansı olmadığı gibi bir çok örnekte yaşandığı üzere bir örgütün ortadan kaldırılması halinde dahi başka bir örgütün devreye girmesi muhtemeldir.

 

Bu yazıda, Kürt meselesine referans verilse de, öncelikle dünya üzerinde çatışmaların çözümüne dair yaklaşımlar, sonrasında da örgütlerin silahsızlandırılmasına dair tecrübeler ve sivil toplumun rolü değerlendirilecektir.

 

Etnik/dini/sosyal/ekonomik sebeplerle ortaya çıkan silahlı mücadeleleri sonlandırma hususunda iki temel yaklaşım söz konusudur.

 

Çatışmayı Çözmek

 

Bu yaklaşımların ilki silahlı grubu ortadan kaldırmayı hedefleyen, askeri veya politik güce dayanan realist yaklaşım, ikincisi ise sorunu ortaya çıkaran, yaşatan ve süreç içerisinde ortaya çıkan komplikasyonları çözmeyi hedefleyen yapısalcı yaklaşımdır.

 

Yapısalcı yaklaşımda hedef, uzun süreli, sürdürülebilir, bireylerin ve toplulukların mutluluğunu esas alan bir iklim oluşturmaktır. Bu anlayışa göre, sorunun tarafı olan bireylerde ve topluluklarda sağlanacak iyileşme hali, sorunun doğurduğu çatışmayı da anlamsızlaştıracak ve nihayetinde sona erdirecektir.

 

Askeri/ekonomik/politik bir güç üzerinden adeta bir cerrah yaklaşımı ile sahada etkin olmaya çalışarak meseleleri çözmeyi hedefleyen realist yaklaşımın onlarca örneği vardır. Akademi ve tarih, sorunların nasıl çözülemeyeceğine dair örneklerle doludur.

 

Ülke içi çatışmaların son 40 yıllık soğuk savaş dönemi boyunca zorlayıcı bir güç ile çözülememesine hatta bazen müdahalelerin çatışmayı büyütmesine tepki olarak ortaya çıkmış olan yapısalcı yaklaşım, uzun süreli bir barış iklimini oluşturmayı hedeflemektedir. Bu yazımızın odağında yapısalcı yaklaşımlar bulunmaktadır.

 

Sorunu Çözmek

 

Bu yaklaşımda, insanlarda doğal olarak ve doğuştan var olan, sonradan edinilmeyen kimlik, tanınma ve otonomi ihtiyacının, sonradan sosyalleşme veya zorlama ile değiştirilemeyeceği/ortadan kaldırılamayacağı savunulur. Yapısalcı kuramda, çatışmanın sebeplerinin kimliklerden kaynaklandığı ve bu kimliklerin sosyal aidiyetle tarih içerisinde inşa edildiği kabul edilir. Bu nedenle, çatışmanın bu sebeplere dayalı tutum, sosyal yapı, kişilerarası ilişkilerine odaklanılarak bunların dönüştürülmesi hedeflenir.

 

Yapısalcı yaklaşımda sorunun çözümü, var olan çatışma sebeplerini dönüştürebilme, baskın ve çatışmacı söylemi geriletebilme kapasitesi ile doğrudan bağlantılıdır. Çatışmaya dair söylem ve eylem üstünlüğünü elinde tutanların alanını daraltarak toplumun geniş kesimlerinin barış ve uzlaşma hedefine yöneltilmesi önemlidir. Çatışmanın köklerine inerek bunları ortadan kaldıracak ve taraflar arasında etkileşimler yaratacak sosyal programlar uygulanmalıdır.

 

Her türlü şiddetin, çatışmanın ve terörün ciddi sosyal sonuçları olacağı, yıkımlar üreteceği açıktır. Bu nedenle hedef, sadece çatışmaları sonlandırmak değil aynı zamanda sebeplerini ortadan kaldıran rehabilite ve onarım faaliyetlerini hayata geçirmek olmalıdır. Unutulmamalıdır ki; her çatışmada; çatışan taraflar, çatışmış kişiler ve bundan etkilenen genel nüfus vardır. Bu üçünü birlikte ele almayıp bir askeri/politik güç ile sadece çatışmayı sonlandırmayı hedefleyen yaklaşımlar uzun vadeli çatışmasızlık/barış iklimleri elde edemezler.

 

Hafızaya Dokunmak

 

Türkiye ve Kürt meselesi özelinde, temel hakları ve özgürlükleri yasal ve anayasal güvence altına almak, bu hakları hayatın her alanında yaşanabilir kılmak sorunun çözümü için yeterli gibi gözükse de uzun vadede, Cumhuriyetin kuruluşu hatta Osmanlının modernleşme/merkezileşme süreçlerine dayanan 200 yıllık arka planı anlamaya çalışmayan, bu arka planın tek tek bireyler, aileler, Kürt ve Türk toplumu üzerinde yarattığı hafızayı dikkate almayan hiçbir yaklaşım kalıcı sonuçlar elde edemez. Bu hafızanın neler içerdiği hakkında yeterince akademik sosyolojik çalışmalar vardır. Ancak Kürtler açısından sadece sözlü tarih anlatıcısı/taşıyıcısı dengbejlerin klam/stranlarına (halk ozanlarının ağıt ve anlatıları) bakmak dahi önemli bir fikir verebilir.

 

Bugün, toplumsal hafızayı esas alan, buna yönelik onarıcı/rehabilite edici derinlikli yaklaşımlar bir yana, temel hakları ve özgürlükleri, insan ve vatandaş odaklı bir yaklaşımla, herhangi bir pazarlık ve süreç konusu yapmadan hayata geçirmekten dahi uzak olduğumuz üzücü bir gerçektir.

 

İnsanı, toplumu ve hafızayı merkeze alan yaklaşımlar meseleyi çözebilir ama şiddeti ve çatışmayı her zaman ortadan kaldıramayabilir. İşte o zaman silahsızlandırma ve silahsızlandırma sonrası programlar devreye girer. Siyasi ve akademik literatürde çatışma çözümü olarak adlandırılan bu süreçlerde hedef, örgütlerin elindeki silahları kalıcı bir şekilde bırakması, çatışmalara son verilmesidir.

 

Sorunu çözmeyi hedefleyen, onarıcı söylem ve politikalar ile güven tesis eden bir yaklaşımdan sonra silahsızlandırmaya yönelmek kuşkusuz makul olanıdır. Böyle bir yaklaşımda silah, silahlı mücadele, örgüt/ler süreç içerisinde anlamını yitirir veya yitirmeye başlar. Örgüt/ler ve sosyolojisi arasındaki bağ zayıflar ancak bunun kolayca sona ermesini de beklememek gerekir.

 

Silahsızlandırmada Muhataplık

 

Bir çok örnek göstermiştir ki; örgütlerin dayandığı sosyoloji, elde edilen kazanımları mücadele ile ilişkilendirmekte, soruna dair iyileşmeler nedeni ile, mücadele anlamsızlaşsa bile, örgüt/ler ve mensup/larına verdiği destekten kolayca vazgeçmemektedir. Bu nedenledir ki, hukuki, siyasi, sosyal süreçler çoğunlukla bir silahsızlandırma programı ile neticelendirilmektedir.

 

Ancak böyle bir silahsızlandırma sürecinde gündem; ilgili toplumları ilgilendiren hak-hukuk-rehabilitasyon programları değil; çatışan örgütlerin yapısı, ellerindeki silah ve kadrolarının muhtemel durumudur. Tabiatı ile böyle bir süreçte muhataplık tartışması yaşanmaz, çünkü toplumu ilgilendiren hususlar çağdaş bir hukuk devletinin gereği olarak müzakeresiz ve pazarlıksız bir şekilde çözülmüştür.

 

Sorunun çözümünde nasıl yapısalcı bir yaklaşımla derinlikli süreçler yürütmek gerekiyorsa, salt silahsızlandırmayı hedeflese bile, çatışma çözümlerinde de; hazırlığı sağlam, mimarisi ve ajandası olan, belirlenmiş riskler dışında oluşabilecek beklenmeyen durumlar için alternatiflerin çalışıldığı, silahların teslimi veya gömülmesini bir netice değil ara durak olarak tanımlayan bir perspektife ihtiyaç vardır.

 

Burada referans verilen, sürecin mimarisi, ajandası, takvimi, riskleri, alternatif planları, silahsızlanma sonrası programların her biri müstakilen sayısız araştırma ve tez konusu olmuş olup, böyle bir yazının kapsamı dışındadır. Keza başta 2013 Çözüm Süreci olmak üzere Türkiye’de yaşanmış süreçlerin analizi de daha geniş değerlendirmeleri hak etmektedir. Bu konularda 2015 yılında seri olarak kaleme aldığım 9 yazı şu linkten incelenebilir.

 

Neticede çatışmanın sebeplerini ortadan kaldırmadan yürütülecek bir silahsızlandırma programının başarılı olma şansı düşüktür.

 

Burada da şu soru karşımıza çıkmaktadır; çatışmanın tarafları olarak kabul edilebilecek örgüt/ler ve devlet/ler gerek çatışmaya esas sorunun çözümünü, gerekse silahsızlandırmayı esas alan bir perspektife sahip değillerse bireyler, akademisyenler ve sivil toplum ne yapabilir? Bir ülkenin ve toplumun kaderi çatışan tarafların kararına mı bırakılacaktır? Çatışmadan etkilenen geniş toplum kesimleri ne yapabilir? Çatışmanın zararları nasıl minimalize edilebilir ve hatta muhtemel bir sürecin hazırlığı sivil toplum tarafından yapılacak çalışmalarla yürütülebilir mi

 

Çatışmadan Çözüme

 

Yapısalcı yaklaşımın sorunları ortaya çıkaran, yaşatan nedenleri ve bunlara bağlı olarak ortaya çıkan komplikasyonları çözmeyi hedeflediğini söylemiştik. Bütünlüklü bir yaklaşımla olmasa da, bir çatışmanın görüşmeler yoluyla sonlandırılması fikrine yaklaşmak ve bu kararı almak çoğunlukla zordur. Devletler bir zafiyet görüntüsü vermemek, örgütler ise devlet gücü karşısında korunmasız kalma endişesi veya girift ilişkileri nedeni ile bu kararı almakta zorlanırlar.

 

Çatışma çözümü fikri, bizzat çatışan taraflardan yahut 3. taraflardan ortaya çıkıp olgunlaşabileceği gibi, toplumun geniş kesimlerinin; özellikle örgütlü sivil toplum yapılarının talepleri doğrultusunda da ortaya çıkabilir. Çatışmalar nedeniyle büyük bedeller ödemiş sıradan insanlar örgütlü veya örgütsüz bir şekilde bıkkınlıklarını ifade etmeye başlayabilir, çözüm fikrini çatışan taraflara dayatabilirler. Ortaya çıkan bu enerjiyi örgütleyebilecek sivil toplum kanallarının varlığı halinde bu talep görünür hale gelir.

 

Böyle bir durum şüphesiz çatışan taraflar üzerinde baskı oluşturur ve tarafların karar almasını da kolaylaştırabilir. Önce toplum, sonra da tabanlarından gelen çözüm talebi ve baskısı karşısında karar alıcılar, çözüm talebini yok saymalarının insani ve ekonomik maliyetini göze alamayarak, görüşmeler yoluyla çatışmanın sonlandırılması yönünde daha kolay karar alabilirler.

 

Güçlü bir sivil toplumun varlığı, yapısalcı teorilerde savunulduğu gibi, gerçekçi ve kalıcı bir barışın zeminini hazırlar. Akademik ve dini kuruluşlar, iş dünyası, meslek örgütleri, yerel ve ulusal sivil toplum örgütleri ve bu yapıların liderleri, problem çözme atölyeleri düzenler, insanları çatışma çözme becerileri konusunda eğitir ve barış öncülüğü komisyonları kurabilirler.

 

Sivil Toplumun Rolü

 

Toplumlara zamanla nüfuz ederek oluşan ve devam eden çatışma kültürü, ancak yine toplumların içerisindeki dönüşümle sonlandırılabilir. İşte bu geçiş süreçlerinde toplumu dönüştürme, kolektif hafızayı düzenleme, çatışma kültürünü, düşmanlık ve ötekileştirme ya da yabancılaşma olgularını eritecek en önemli aktör yine o toplumların içerisindeki sivil toplumun ta kendisidir. Sivil toplum oluşumlarının yerel toplum içerisindeki meşruiyeti ve dolayısıyla da toplumsal algı ve bilinç üzerindeki etki ve etkinliği önemlidir.

 

Çatışmanın oluşturduğu kültürün, ancak yapısal olarak dönüştürülmesi halinde, kalıcı barışa giden yol inşa edilebilir ve bu da aşağıdan yukarıya, kanaat önderleri, araştırma ve düşünce kuruluşları, dini oluşumlar ve fikir platformları gibi sivil toplum inisiyatifleri ile mümkün olur.

 

Bir çatışmanın sona erdirilmesinde sivil toplumun birçok fonksiyonu olabilir. Örneğin çatışmayı salt bir güvenlik konusu olmaktan çıkartmak ve insan merkezli bir bağlama çekmek sivil toplumun en önemli işlevlerinden biridir. Ateşli çatışmaların yaşandığı ortamlarda sadece şahin sesler duyulur, militer zihniyet yayılır ve savaş psikolojisi “düşman” olarak kodlanan “öteki”nin yok olmasına odaklanır.

 

İşte sivil toplum bu noktada öne çıkar ve çatışmanın ortaya çıkardığı insani ve toplumsal maliyeti hatırlatır. Sivil toplum insani yıkımı, çift taraflı acı ve haksızlıkları odağına alır ve siyasal popülizm ve tek taraflı mit ve dogmaların esiri olmadan herkesi “insan” temelinde buluşmaya davet edebilir.

 

Çatışma süreçlerinden geçen devletlerin yaptığı en büyük hata (buna devlet dışı aktörler de dahildir) uzun soluklu çatışma ortamlarında, sivil toplum gücünün ikinci plana itilmesi yahut baskı altına alınmasıdır. Bu nedenle çatışma döngüsü askeri/politik bir mecrada ilerleyerek daha çözümsüz ve karmaşık bir hal alır. Çatışmaların yoğun olduğu dönemlerde bu döngüyü kıracak yegane aktörlerden biri, çatışmanın insani boyutunu hatırlatacak olan sivil inisiyatifleridir.

 

Öte yandan sivil toplumun kapsayıcılık ilkesi ışığında sürece dahil edilmesi, mutlaka müzakere masasını işaret etmez. Bu süreçlerin önemli bir paydaşı olarak sivil topluma müracaat edilmeli ve sivil toplumun farklı seviyelerde sürece katılımının sağlanması için fırsatlar oluşturulmalıdır. Sivil toplumun, çatışma öncesinde veya esnasında “barış yapma”, “barışı koruma” ve “barışı tesis etme” gibi kabiliyetleri ve işlevleri vardır.

 

Sivil Toplumun Statüsü

 

Bilindiği üzere barış ve müzakere süreçleri Kanal-1 ve Kanal-2 olarak adlandırılan iki farklı türe ayrılır. Kanal 1 basit anlamda tarafların siyasal otoritelerince ya da temsilcilerince yürütülen resmi süreçleri ifade ederken, Kanal 2 içerisinde farklı sivil toplum kurumlarının bulunduğu, resmi olmayan ama tabandan tavana etkileşim ortaya koyabilen süreçleri ifade eder.

 

Son dönemlerde Kanal 1,5 olarak adlandırılan model, Kanal 1 ve Kanal 2 arasında dikey birlikteliği artıracak bir ara seviye, çok kanallı diplomasi ise Kanal 1 ve 2’deki aktörlerin ortak çalışmasına vurgu yapan başka bir bütünleştirici yöntem olarak öne çıkmaktadır. Tüm bu süreçlerin en önemli bileşeni sivil toplum inisiyatifleridir.

 

Sonuçta bir çatışmanın kalıcı barışa evirilmesi ile barış müzakereleri (ve müzakere sonrası dönemde) tüm toplum kesimlerinin bu süreçlerde ne kadar temsil edildiği veya kapsayıcılık çerçevesinde süreçlere ne kadar dahil oldukları arasında doğrudan bir ilişki vardır. Kapsayıcılık, farklı sosyal ya da politik kesimlerin sivil toplum eliyle temsil edilmesi ve sürece dahil olması sürecinin adıdır.

 

Barış Süreçlerinin Toplumsallaşması

 

Barış süreçlerinin toplumsallaşması; devlet destekli uygulamalar (Akil İnsanlar Komisyonu), bizzat sivil toplum içerisinden mobilize olmuş uygulamalar (dini oluşumlar, kadın oluşumları, farklı barış aktivisti gruplar vb.), hatta bazen de uluslararası kuruluşlarca yürütülen toplumsal farkındalık projeleri ile yürütülebilir.

 

Örneğin Filipinler’deki Uluslararası Temas Grubu (International Contact Group – ICG) tarafların isteği ve onayıyla sürece dahil olmuş, uluslararası NGO’lar ve bazı ülkelerin aktivist gruplarından oluşan bir yapıdır ve Mindanao Barış sürecinin tabanda anlaşılması, tanıtılması ve benimsenmesi adına çalışmıştır. Bu, Filipinler’de toplumlar arası diyaloğun gelişmesi ve barış sürecinin benimsenmesi adına sivil toplumun oynayabileceği rolü gösteren önemli bir örnektir.

 

Çatışma çözümü süreçlerinde farklı örnekler de söz konusudur. Kolombiya’daki ulusal medya kampanyaları yahut yerel bölgelerde geliştirilen “barış alanları” projesi, tavandan tabana ve tabandan tavana yürütülen farklı süreçlere birer örnektir. Barış alanları örneğinde, FARC’ın da katkısıyla oluşturulmuş çatışmasızlık alanlarında, barışa dair tartışmalar yapılmıştır.

 

Sivil toplumun barış süreçlerinin parçası haline getirilme süreçleri, yukarıdan aşağıya bilgi paylaşımı, eğitim ve farkındalık artırma gibi fonksiyonları olan bir uygulama iken, aşağıdan yukarıya ise toplum dinamiklerini anlama, taleplerin, isteklerin ve kırılgan noktaların belirlenerek sürecin şekillenmesine yardımcı olmak olmalıdır.

 

Yukarıdan aşağıya işleyen modele, Kolombiya’da BM nezdinde geliştirilen Ulusal Barış için Çocuk Hareketi ya da Filipinler’deki “barış için ben” adlı uygulamalar örnek olarak verilebilir. Aşağıdan yukarıya doğru işleyen modellere ise Filipinler’de yerel aktörler tarafından ortaya konan Bantay Ateşkes İnisiyatifi ve Kolombiya’da yine yerel halk inisiyatifi ile ortaya çıkan Magdalena Medio Peace and Development Programme (PDPMM) öne çıkan uygulamalardır.

 

Filipinler’deki Ulusal Barış Konferansı ve devamında oluşan Çok Sektörlü Barış Aktivistleri (Multi Sectoral Peace Advocates -MSPA) ise karma model açısından önemli bir örnektir. Yerelde barış müzakereleri adına toplanan geri bildirimler, yukarıda yürütülen müzakere süreçlerine aktarılmış ve müzakere sürecinin daha gerçekçi ve kabul gören bir format ve içerikte olmasına katkıda bulunmuştur.

 

Yine Güney Afrika’daki Ulusal Barış Komitesi (National Peace Committee – NPC) farklı seviyelerde, yani ulusal, bölgesel ve yerel barış komiteleriyle yaptığı temaslarla ülkede barış sürecinin anlaşılması ve benimsenmesi adına önemli bir sivil toplum inisiyatifi olarak değerlendirilmektedir.

 

Aslında bu uygulamaların temel amacı ve etkisi, uzun süren çatışmalardan dolayı travmatize olmuş toplum kesimlerinin birbirleriyle diyaloğa geçmesini ve birbirleri hakkındaki önyargılarını kırmalarını sağlamaktır. Yine aynı çalışmalar hiç konuşulamayan konuların konuşulmaya başlanmasını sağlayarak normalleşmeye dair ilk adımların gerçekleşmesini sağlamıştır.

 

Toplumun Barış talebinde Geçiş Dönemi Adaleti ve Hak ve Hakikatler Komisyonu

 

Her ne kadar her çatışma çözümü sürecinde başvurulmasa da geçiş dönemi adaleti mekanizması olarak hak ve hakikatler komisyonlarının, travmayı iyileştirme rolü son derece önemlidir. Adil ve bağımsız olduğu kabul edilen hak ve hakikatler komisyonları, toplumsal bilincin iyileştirilmesi için elzem diyebileceğimiz bir yere ve öneme sahiptir. Bu oluşumlar devlet destekli yahut tamamen sivil toplum kaynaklı olabilir. Güney Afrika, Ruanda, Liberya, Sierra Leone, Nepal komisyonları bu anlamda önemli örneklerdendir.

 

Bu komisyonların her zaman sürece pozitif katkı sunacağı düşünülemez. Mesela Kuzey İrlanda sürecinde taraflar ve toplum hak ve hakikat komisyonları kurulmasını istememiş, böyle bir sürecin yaşadıkları travmayı derinleştireceği kanaatine varmışlardır.

 

Güney Afrika: Kolektif Hafıza

 

Devlet/ler, hak ve hakikat komisyonları gibi bir çalışmaya yanaşmadığında sivil toplum refleksi ile de bu çalışma yapılabilir. Güney Afrika’daki iç savaşa dair The Practical Ministries of the Christian Development Agency tarafından yürütülen çalışmalar buna iyi bir örnektir. Kuruluş, geçmişte yaşanan hak ihlalleri (işkence, zorla yer değiştirme vb.) kapsamında mağdurların desteklenmesi ve zararlarının bir nebze de olsa azaltılması, insanlara duygusal ve rehabilitasyon odaklı destekler sağlanması için çalışmıştır. Bazı Hristiyan kurumlar ve sivil toplum kuruluşlarının iş birliğinde yürütülen çalışmalarda aynı zamanda ülkedeki kolektif hafızayı ortaya koyan raporlamalar da yapmışlardır.

 

Guetemala: Tarihsel Hafızayı Onarma

 

Guetemala’da Tarihsel Hafızayı Onarma Projesi (Recovery of Historical Memory- REHMI), ülkedeki 36 yıllık iç savaşta meydana gelen vahşeti ve insan hakları ihlallerini araştırmak ve olası hak ve hakikatler komisyonunda değerlendirmek üzere raporlama yapan Katolik Kilisesi tarafından kurulmuş bir oluşumdur. Bu projenin başkanı 1998’de evinin önünde suikastla öldürülmüş ve projenin birçok çalışanı da ölüm tehdidi almıştır. Bu projede ortaya çıkarılan cinayetler ve insan hakları ihlalleri bir uluslararası organizasyon tarafından değil Katolik Kilisesi’nin öncülüğünde bizzat sivil toplumun kendisi tarafından ortaya çıkarılmıştır. Cinayet ve ihlaller ise uzun süre susturulmuş olan halkın tanıklığından hareketle tespit edilmiştir. 800 sivil toplum gönüllüsü bu kuruluş altında iç savaşla ile ilgili antropolojik olarak 6.000 mülakat yapmış (%61’i yerel dilde %39’u İspanyolca) bilgi toplamış ve raporlamıştır. Bunlar arasında ailelere ve çocuklara yönelen şiddete ilişkin özel raporlar da yer almıştır.

 

Guatemela ve Güney Afrika örneklerine nitelik kazandıran husus, normalde bir barış sürecinin parçası olabilecek kolektif hafızanın kayıt altına alınması ve mağdurlara destek sunulmasının süreçlerden bağımsız olarak sivil toplumca gerçekleştirilmiş olmasıdır. Bu iki örnek, sivil toplumun çatışma veya durağanlık dönemlerinde kendi kapasitesini arttırmak üzere yapacağı çalışmalarla yetinmeyip, olası bir sürece eklemlenebilecek saha çalışmalarını da hayata geçirebileceğini gösterir.

 

Türkiye örneğinde Demokratik Gelişim Enstitüsü (Democratic Progress Institue- DPI), DİTAM, DİSA, Barış Vakfı, Sağduyu Platformu, Hak İnisiyatifi gibi yapılar sivil toplum kapasitesinin arttırılması yönünde önemli çalışmalar yürütmektedir. Geçmişte yaşanan hak ihlallerine ilişkin hakikatlerin ortaya çıkmasına, toplumsal hafızanın güçlenmesine ve bu ihlallerden etkilenenlerin adalete erişmesine katkı sağlamak hedefleriyle kurulan Hafıza Merkezi de bu anlamda önemli bir görev görmektedir.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.