Kültürel İktidar Vaktiyle Bir İhtimaldi ve Çok Güzeldi

10 yıl kadar önce alevlendirilen kültürel iktidar tartışmaları düşük yoğunluklu fakat istikrarlı biçimde sürüyor. Adı baştan yanlış konulmuş, iktidar-muhalefet, sağ-sol karşıtlıklarının maskelediği iktisadi ilişkilere pek az dikkat çekilen bu tartışmanın herhangi bir yere varacağını zannetmiyorum.

kültürel iktidar

“İslamcılar iktidarın etkisiyle en ciddi modernleşen, en sert dönüşüm geçiren kesim olurken, ülkedeki en sıkı otokritiği, iktidar eleştirisini, muhasebeyi de yine bu cenah gerçekleştirdi.”

Ehli bilir, etkili metin yazmanın sırlarından biri okuru en baştan yakalamak, daha ilk cümleyle dikkatini celbederek içeriye çekmektir. Bu bazen enteresan bir bilgiyle olur, bazen şiirsel bir cümleyle, bazen de benim yukarıda yaptığım gibi esprili bir alıntıyla. Makalesinden alıntı yaptığım Ercan Yıldırım’ın niyeti mizah değil elbette, ciddiyetle inanıyor söylediklerine. Ama bu, cümlelerinin tebessüm yarattığı gerçeğini değiştirmiyor.

Ercan Bey’in makalesi,¹ Türkiye’de yaklaşık 10 yıl önce alevlenen ve halen süren “kültürel iktidar” tartışmasını konu ediniyor. Tartışmanın ortaya çıkışındaki ana etken, siyasal iktidarı elinde tutanların kültürel iktidar alanına nüfuz edemedikleri inancıydı. Ve bu inanç, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın net biçimde dillendirmesiyle birlikte yeni bir mücadelenin kapısını araladı.

2017 yılındaki konuşmasında şunları söylemişti Erdoğan:

“Biliyorsunuz siyasi olarak iktidar olmak başka bir şeydir. Sosyal ve kültürel iktidar ise başka bir şeydir. Biz 14 yıldır kesintisiz siyasi iktidarız. Ama hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var. Elbette çok sevindirici, ümit verici gelişmeler yaşandı. İmam Hatiplere olan ilginin artması; tüm okullarda Kur’ân-ı Kerim, Siyer-i Nebi, Osmanlıca gibi derslerin seçmeli olarak okutulması başlı başına çok güzel şeyler. Bununla birlikte ülkemizin ihtiyacı, milletimizin talebi, bizim hayalimiz olan nesillerin yetiştirilmesi konusunda hâlâ pek çok eksiğimiz bulunuyor.”

“Ben de Oturacağım O Koltuğa!”

Devam etmeden önce “kültürel iktidar” tanımını kurcalamam gerekiyor ama bunun kimseye faydası olacağını sanmıyorum. Zira ismi yanlış konulmuş bir tartışma bu. “Piyasa temelli popüler kültür mücadelesi” daha doğru bir adlandırma olur. Kitap fuarları, festival organizasyonları, müzik-sinema ödülleri, tiyatro kurumları, televizyon dizileri, akademik etkinlikler, dergiler ve yayınevleri üzerinden ilerleyen bir alan belirleme, “ben de oturacağım o koltuğa” isyanı mevzubahis. Yoksa iktidar gayet de hâkim birçok kültürel alana. Belediye salonlarında 30 yıldır düzenlenen şiir gecelerinden, biri bitmeden diğeri başlayan hamaset yüklü tarihi dizilerden, Tamer Karadağlı ve Bahadır Yenişehirlioğlu gibi isimlerin mevkilerinden, iptal edilen halk konserlerinden belli bu. Ama yetmiyor yahut bunlar kültürel alandan sayılmıyor olacak ki bir hoşnutsuzluk, tartışma, arayış, kompleks var.

Durdukları yer belli olmasına karşın, bu mücadelenin taraflarını nasıl sınıflandıracağımı bir türlü çözemedim açıkçası. İşin içine sermaye ve hırs girince tüm ideolojiler birbirine benziyor. Bu yüzden, mevcut siyasal düzenle ilişkilerini dikkate alarak ve daha spesifik bir ayrım yapamadığım için okurlardan özür dileyerek “sağcılar” ve “solcular” diyecek, etki alanlarının birbirinden farklı olduğunu not düşerek diğer tüm tanımları (İslamcı, Kemalist, ülkücü, sosyalist, liberal vs.) bu iki torbaya dolduracağım.

Sağdan başlayalım… Ercan Yıldırım’ın “en sıkı iktidar eleştirisi yapan kesim” diyerek gülümsettiği bu topluluk, 12 Eylül darbesinin sol hareketi ciddi biçimde yaralamasının da etkisiyle kültürel üretimin fevkalade durağanlaştığı 80’lerde epey dikkat çekti. Özellikle İslamcı şair ve yazarların öne çıktığı bu dönemde bir entelijansiya olma yolunda ilerliyor, dergiler ve yayınevleri aracılığıyla bir kültür birikimi oluşturuyor, genç kitleleri etkiliyorlardı. Fakat 90’ların başından itibaren İslamcılık siyasal olarak yükselmeye, ahı gidip vahı kalan merkez sağ anlayışının yerini almaya başlayınca bir şeyler yaşandı. Sırtını bir ideolojiye, davaya, manevi bir amaca dayamış görünen kültür erbabının bir kısmı dergilerden belediyelere, yayınevlerinden bürokrasiye, evlerinden televizyon stüdyolarına yatay geçiş yaptı. Henüz inşa aşamasında olan “kültür odağı oluşturma” gayretlerini terk ederek mazi nostaljisine, hamasetin cirit attığı bir “şanlı geçmiş” söylemine giriştiler. Çok geçmeden elde edilen siyasal iktidarın ardından gerçekleştirdikleri kültür faaliyetlerinin büyük bölümü de yine tarihi eşeleyip cicili bicili ambalajlamak oldu. Osmanlı’ya bitimsiz övgüler (2010’larda milliyetçi söyleme geçişle birlikte buna Selçuklular da eklendi), Necip Fazıl ve Nuri Pakdil gibi isimlere yönelik saygı duruşu etkinlikleri, halkın güncel sorularına ve sorunlarına temas etmekten özenle kaçınan yayınlar, “Allah’ım dağlar ne güzel, çok büyüksün yarabbim” yahut “Ah bir dostu olmalı insanın şöyle sıcak bir çayın buğusunda dertleşeceği” gibi niyetli sakızlar için yazılmışa benzer şiirler ile “X Gençliği, Y Hareketi” adı altında muğlak hedeflere yöneltmeye çalıştıkları genç kuşağı hedefleyen cansız, neşesiz, çatık kaşlı projeleriyle var olan birikimlerini de heba ettiler.

Bu dönem, kendini sağ ideolojiye ait gören ve kültür alanına dâhil olmak isteyen gençleri dar bir alana hapsetti. “Ablaları ve ağabeyleri” tarafından istikamet verilenler, ilgisi olsun olmasın ne işle uğraşıyorlarsa içini dinî ve milliyetçi referanslarla doldurmaktan, yüzlerini geçmişe çevirmekten, bir şeylere şükredip durmaktan ve saygıdeğer, muhterem, mümtaz, alicenap büyüklerine saygılarını sunmaktan başka şey yapamaz oldular. Bu baskıyı kırabilenler ise üzerlerine yapışan etiketlerden ötürü “başka mahallelerde” yaşam hakkı bulamadıkları için ya inzivaya çekildiler ya sağ kimliklerini bir daha geri dönmemek üzere terk ettiler ya da potansiyel ablalık-ağabeylik niteliklerini özümseyerek bu akışın devamlılığını üstlendiler.

Bugün tüm bunlara rağmen ayrı bir yerde durmayı başaran, minör yayınevlerinde, sosyal medya mecralarında ve akademide kendi özgür ve özgün sesini bulanlar hiç de az değil. Ne var ki bu kesimin varlığı kültürel iktidar tartışmalarıyla değil, siyasal iktidarla uyumsuzluklarıyla, iktidarı ayakta tutan sosyal kümede yer almalarına rağmen onun propaganda dişlilerinden biri olmayı reddetmeleriyle, itirazlarını dile getirmeleriyle görünür hale geldi. Bu görünürlük, beraberinde dışlanmayı da getirdi elbette. Çünkü yangın anında kurtarılacak ilk şey, iktidarın siyasal olanıdır, kültürel olanı değil.

Bir Üstünlük Sıfatı Olarak Solculuk

Gelelim sola… Solculuk, kültür alanı özelinde, sol ideolojiyi benimsemekten ve politik bir tavra işaret etmekten çok bir savunma mekanizması, bir tür temize çıkma çabası gibi görünüyor. Zekâ ve yeteneğin proletaryanın değil sermayenin hizmetine sunulması söz konusu sonuçta. Bu kesimin kültür ayağını oluşturanların 12 Eylül sonrasındaki halini yine solcular eleştirmişti. Çoktan klişeleşmiş olan “eski solcu yeni reklamcı” ifadesi bu gerçeğe, kapitale hizmet etmenin solculuğu kendiliğinden düşüreceğine atıf yapıyor. Buna rağmen kültür sahasının sol yanında yer almanın doğal bir üstünlük sağladığı inancı öylesine yaygın ki neredeyse sadece bu tavra yaslanarak savunulan bir “iktidar” var yıllardır.

Bu muhayyel iktidarın skalasında ne var dersiniz? Gördükçe küçümsedikleri, “ONLAR ne anlar” dedikleri, “şunun çakması, bunun kopyası” diyerek değersizleştirdikleri işlere karşılık nasıl bir değer üretiyorlar? “Neşet Baba’yla karşılıklı rakı içebilseydik keşke” romantizmini aşamayan; Adile Naşit, Cemal Süreya, Şener Şen gibi şöhretli simaların illüstrasyonlarının altına yazılan melankolik cümlelerden başını kaldıramayan, üstün nitelikli oldukları varsayılan yazarları vitrin süsü gibi sergileyen, eski ustaların meşhur şarkılarının alelade yorumlarına başyapıt payesi veren bir anlayışın hâkim olduğu popüler ve hatta popülist işlerin bininin bir para olduğu bir piyasa benim gördüğüm.

Herhangi bir sosyal alana hâkim olanlar o alanın etrafına çit çekmezse dişleri güçsüzleşir. Dişleri güçlü kılmanın yolu da “düşmanını” ısırmaktan geçer. Nasıl mı? Fuarlara almayarak, gazetelerde yer vermeyerek ve en önemlisi “gerçek sanat”, “gerçek edebiyat” gibi etiketleri mülkiyetine alarak.

Melih Yeşilbağ’ın aşağıdaki satırları,² kültür meydanının solundakilerin sağdakilere nasıl baktığının mütemmim cüzü adeta:

“… Heykelleri hiç Rönesans olmamış gibi; mizah dergileri insanlık adına üzüntü verici derecede sığ; restoratörleri yapsatçı müteahhitler gibi çalışıyor; kültür merkezleri düğün salonlarından farksız; mimarileri eklektik, tutarsız ve görgüsüz; tarihçileri tahrifatçı… sosyologları yıllardır ‘Biz Batı’dan bambaşka bir dünyayız’ teranesini geveleyip duruyor; felsefecileri Ortaçağ’da bir yerlerde takılmış kalmış…”

Herhangi bir ayrıma gitmeden, aforozuna meşruiyet kazandırmak için yalnızca en kötü örnekleri öne çıkarıp genelleyerek ve kocaman bir “onlar” parantezine alarak “gerçek kültürün” sözcülüğünü yapan Yeşilbağ, alıntıladığım yazısının devamında sola övgüler düzüyor. Bilin bakalım hiç bahsetmediği şey ne? Evet, iktisadi ilişkiler. Hikâyede “kötü adam” rolü sağa yazılıyor ama piyasanın toprak ağalarından, fabrikatörlerinden hiç bahsedilmiyor. Yayıncılıkta, sinema-dizi sektöründe, müzik piyasasında nasıl vahşi bir habitat olduğu, yurt dışı festivallerinde boy göstermek isteyenlerin kimlerin ellerini öpmesi gerektiği, sektör içi dedikodu kazanıyla birbirinin ayağını kaydırmak isteyenlerin sınırsız hırsı, bu düzenin dışında duranların “liboş, apolitik, yandaş” gibi sıfatlarla itibarsızlaştırılması, daha da önemlisi, neyin yazılacağını neyin konuşulacağını, kimin nerede başrol oynayacağını dikte edenlerin varlığı ima dahi edilmiyor. Suya düştü, inek içti, dağa kaçtı. Yok. Birilerinin parayı verdiği ama ne hikmetse düdüğü çalmadığı alternatif bir gerçeklik sunuluyor.

Bir de “iktidar kaynaklarının belli çevrelere ayrılıyor olması” eleştirisi var ki gayet haklı, inkâr edilemez bir eleştiri. Fakat siyasal iktidarın nimetlerinden faydalandırılmamayı kahramanlık madalyası gibi göğsünde taşıyanların muhalefetin elindeki belediyelerle nasıl ilişkiler kurduğu da aşikâr. Dönüp dolaşıp iktisadi ilişkilere geliyoruz gördüğünüz gibi, sağ ve sol ideolojilerin kültür savaşındaki vazifesi ikametgâh belgesi olmak sadece. “İktisadi/siyasi destek olmadan kültür üretilir mi” sorusu ayrı bir tartışma konusu ama tartışmak isteyenler için birkaç anahtar kelime bırakmak isterim: Kemal Tahir, Sabahattin Ali, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Cem Karaca, Ferhan Şensoy, Neşet Ertaş…

Kültürün Çölünde İktidar Biter mi?

Yaptığım bunca laf kalabalığının vardığı nokta şu: Evet, gerçekten de bir iktidar mücadelesi var ama “kültür” işin bahanesi. Günün sonunda belirleyici olan tek şey sermaye. Ama farz edelim ki yanılıyorum, farz edelim ki bereketli ve bağımsız bir kültür üretimi var, fakat “iktidardakiler” bunun önünü kesiyor. Böyle bile olsa, bir iktidar değişiminden söz etmenin çok uzağındayız. Rahmetli Alev Alatlı buna dikkat çekmiş,³ Batı kültürünün oluşumunun ve küresel hegemonyaya dönüşümünün asırlar sürdüğünden bahsetmiş, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tespitlerine şu şerhi düşmüştü:

“Kendilerinin kaygılarını anlamaz değilim ama 14 yıl, milletlerin hayatında anlamlı olamayacak kadar kısa bir süredir. Bakın, 200, 250, 300 yıllık sürelerden bahsediyoruz. 14 yıl bir nesil bile sayılmaz.”

Benim de bir tuğla eklediğim bu tartışma yıllar boyunca sürecek gibi görünüyor. Herhangi bir yere varacağını da zannetmiyorum. Yanlış bir teşhis üzerinden tedavi aranıyor çünkü. İster edebiyata bakın ister sinemaya, müzikten girin şiirden çıkın, son 30 yılda yoğun bir kültürel çoraklaşma yaşadığımız ortadayken; Netflix’in, Disney’in, Eurovision’un, YouTube’un, Nobel’in, Oscar’ın ve diğerlerinin tektipleştirme, kalıba sokma kudreti inkâr edilemezken; dahası, bu gerilemenin/çoraklaşmanın tüm dünyayı ilgilendiren bir mesele olduğu Zygmunt Bauman, Slavoj Žižek, Nancy Fraser, Tim Parks gibi isimler tarafından uzun uzadıya konuşulurken Türkiye’de bir kültürel iktidar olduğunu ve bu sözde iktidarın ideolojik saiklerle şekillendiğini zannetmek, aşılması gereken bir engel olarak önümüzde duruyor.

__

¹Star Gazetesi, 28 Temmuz 2018.

²Sol Haber, 15 Nisan 2018.

³Açık Medeniyet Gazetesi, Ekim 2019.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.