Kumdaki Kan

ABD kitlesel medyası, Kabil’in de düşmesiyle ABD’nin Afganistan’daki başarısızlığını ülkedeki düzeltilmesi mümkün olmayan yozlaşmışlığa yüklüyor. Burada şaşırtıcı olan, Amerikan toplumunda en ufak öz-farkındalığın olmaması. Diğer taraftan; Irak, Suriye, Libya ve ötesindeki savaşlara harcanan trilyonlarca doların ardından ABD’nin bütün çabalarının kumdaki kandan farksız olması hiç de şaşırtıcı değil.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

ABD’nin Afganistan’da ne kadar büyük bir başarısızlığa uğradığını anlatmak hiç de kolay değil. Afganistan’da yaşananlar aslında Demokratların veya Cumhuriyetçilerin başarısızlığından ziyade, Amerikan dış politikasını belirleyenlerin farklı toplumları anlama konusundaki umursamaz tavrından da tanıdığımız Amerikan siyasi kültürünün bitmek bilmez başarısızlığıdır. Bunun örneklerine geçmişte çokça defa şahit olduk.

 

ABD’nin gelişmekte olan ülkelere yönelik hemen hemen bütün askeri müdahaleleri fiyaskoyla sonuçlandı. Kore Savaşı’ndan beri bu durumun bir istisnasını göstermek güç. ABD, 1960’larda ve 1970’lerin ilk yarısında, Çinhindi’nde (yani Vietnam’da, Laos’ta ve Kamboçya’da) 10 sene boyunca savaşıp ortalığı sebepsiz yere kan gölüne çevirdikten sonra bölgeden çekilmişti. Bir Demokrat olan Başkan Lyndon B. Johnson ve halefi Cumhuriyetçi Richard Nixon, bu yaşananlardan eşit oranda sorumluydu. 

 

Yine o yıllarda, ABD’nin, Latin Amerika’da ve Afrika’nın bazı bölgelerinde bulunan ülkelerin başına diktatörler koyması, etkileri onlarca yıl sürecek feci sonuçlar doğurdu. Patrice Lumumba’nın 1961 senesinin başında CIA destekli bir suikasta kurban gitmesiyle Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde iktidarı ele geçiren Mobutu diktatörlüğü veya 1973’te Salvador Allende’nin ABD destekli bir darbeyle devrilmesinden sonra General Augusto Pinochet’nin Şili’deki kanlı askeri cuntası bu feci sonuçların örnekleri arasındadır.

 

1980’lerde, Ronald Reagan başkanlığındaki ABD’nin, Orta Amerika’daki solcu hükümetlerin önünü kesmek veya onları devirmek için verdiği vekalet savaşlarından beri bölgedeki ülkeler bellerini doğrultamadı.

 

Orta Doğu ve Batı Asya, 1979’dan beri, ABD’nin akılsızca ve gaddarca yürüttüğü dış politikanın etkilerini en acı şekilde yaşıyor. Afganistan savaşı da işte bundan 42 sene evvel, 1979 senesinde, Carter hükümetinin Sovyet destekli bir rejime karşı mücadele vermek için ülkedeki cihatçıları gizlice desteklemesiyle başlamıştı. Bundan kısa bir süre sonra, CIA destekli mücahitler, Sovyetler Birliği’ni Afganistan’ı işgal etmeleri yönünde kışkırtarak hem Sovyetler’i güçten düşmediyle sonuçlanan bir çatışmaya hapsettiler, hem de ülkeyi kırk yıl boyunca cehenneme çevirmiş oldular.

 

ABD dış politikası, o günlerden beri bölge genelinde gittikçe artan bir kaos yarattı. Örneğin Reagan hükümeti, 1979’da, (ABD’nin başa getirdiği bir diğer diktatör olan) İran Şahı’nın devrilmesine tepki olarak, Irak diktatörü Saddam Hüseyin’e, İran’ın çiçeği burnundaki İslâm Cumhuriyeti’ne karşı verdiği savaşta silah yardımında bulundu. Sayısız insan katledildi ve bunun sonucunda ABD destekli bir kimyasal savaş başladı. Bu katliamın ardından Saddam, Kuveyt’i işgal etti ve ardından 1990’te ve 2003’te ABD’nin başını çektiği iki Körfez Savaşı yaşandı.

 

 

Afganistan trajedisinde son kavşağa 2001 yılında girildiğini söyleyebiliriz. 11 Eylül terör saldırılarından yalnızca bir ay sonra, Başkan George W. Bush, ülkesinin geçmişte desteklediği cihatçıları devirmek için ABD öncülüğünde bir işgal başlattı. Kendisinden sonra başkanlık koltuğuna oturan Demokratik Partili Barack Obama, yalnızca savaşı devam ettirmekle ve bölgeye daha fazla asker göndermekle kalmadı, aynı zamanda CIA’e Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı devirmek için Suudi Arabistan ile işbirliği yapılması yönünde talimat vererek Suriye’de hala devam eden bir iç savaşa da yol açtı. Bu da yeterli değilmiş gibi, Obama, NATO’ya Libya lideri Muammer Kaddafi’yi devirme emri vererek Libya ile komşularında (Libya üzerinden gelen asker ve silah geçişi sebebiyle istikrarını kaybeden Mali dahil) on yıl süren bir istikrarsızlık sürecini körükledi.

 

Bu vakaların ortak noktası yalnızca yanlış siyasi tercihlerin yarattığı birer başarısızlık örneği olmaları değil. Hepsinin ardında yatan asıl gerçek, ABD hariciyesinin, karşılarına çıkan her siyasi sorunun çözümünü askeri müdahalelerde veya CIA destekli istikrarsızlaştırma hamlelerinde görmesidir.

 

Bu anlayış, ABD dış politikasını belirleyen elitlerin, diğer ülkelerde yaşayan insanların yoksulluktan kurtulma arzularını tümüyle göz ardı ettiğini gözler önüne seriyor. Amerikan ordusunun ve CIA’in yaptığı dış müdahalelerin büyük bölümü, maddi yoksunlukla mücadele eden ülkelerde gerçekleşti. Bu müdahaleler sırasında ABD, insanların sorunlarını çözüp kamuoyu desteği kazanmak yerine, bu ülkelerde bulunan az miktardaki altyapıyı da çökerterek eğitimli kesimlerin can havliyle ülkelerini terk etmelerine sebep oldu.

 

Aslında Amerika’nın Afganistan’daki harcamalarına göz ucuyla bakmak bile orada yürütülen politikanın ne kadar akıl dışı olduğunu ortaya koyuyor. Afganistan Yeniden Yapılanma Özel Başmüfettişi tarafından yakın bir tarihte kaleme alınan rapora göre, ABD, 2001 ile 2021 yılları arasında ülkeye yaklaşık 946 milyar dolar yatırım yaptı. Yine de, yaklaşık 1 trilyon dolarlık harcamaya rağmen ABD’ye olan destekte çok az artış oldu. 

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Bunun nedeni tam olarak şu: Tamamı 946 milyar dolar olan paranın 816 milyar doları, yani %86’sı, Afganistan’daki Amerikan askerlerine harcandı, kalan 130 milyar doların 83 milyarının Afganistan Güvenlik Güçleri’ne gitmesiyle de Afgan halkı bu paranın çok küçük bir bölümünden faydalanabildi. Afganistan’daki uyuşturucu operasyonlarına yaklaşık 10 milyar dolar daha harcanırken, ülkede faaliyet gösteren Amerikan temsilcilikleri için 15 milyar dolar harcandı. Bu harcamalar, Afgan halkına verilecek “ekonomik destek” için 21 milyar dolar gibi yetersiz bir para kalmasına yol açtı. Yine de, bu kadar büyük meblağlardaki harcamalara rağmen sahada pek bir gelişme yaşanmadı. Doğru ya, Amerika’nın uyguladığı programların amacı “terörle mücadele faaliyetlerini desteklemek; ulusal ekonomileri güçlendirmek; aynı zamanda da etkili, erişilebilir ve bağımsız hukuk sistemlerinin oluşumuna yardımcı olmak”tır.

 

Kısacası, ABD’nin Afganistan’a yaptığı harcamaların yüzde 2’sinden çok daha az bir miktarı Afgan halkının temel altyapı ihtiyaçlarını gideren veya yoksulluğu azaltan hizmetler olarak evlerine ulaştı. ABD, ülkeyi ekonomik yoksunluktan kurtarmak için temiz suya, halk sağlığını koruma tedbirlerine, okul binalarına, kliniklere, sayısal bağlanırlığa, tarım ekipmanlarına ve tarımsal yayıma, beslenme programlarına ve diğer birçok programa yatırım yapabilirdi. Bunun yerine, ardında ortalama yaşam süresinin 63 yıl olduğu, her 100.000 doğum sırasında 638 annenin öldüğü ve çocukların yüzde 38’inin gelişiminin durduğu bir ülke bıraktı.  

 

Demem o ki ABD, Afganistan’a hiçbir zaman askeri müdahalede bulunmamalıydı: Ne 1979’da, ne 2001’de, ne de ondan 20 yıl sonra. Fakat ABD, Afganistan topraklarına adım attığı andan itibaren, anne sağlığı, okullar, temiz suya erişim ve beslenme gibi alanlara yatırım yaparak Afganistan’ı daha istikrarlı ve müreffeh bir ülke olmaya teşvik edebilirdi. Bu tür insani yatırımlar da (özellikle Asya Kalkınma Bankası gibi kurumlar aracılığıyla diğer ülkelerin işbirliğiyle finanse edilen yatırımlar) Afganistan’da ve diğer yoksul bölgelerde akan kanın durmasına ve gelecekte yaşanacak savaşların önlenmesine yardımcı olabilirdi.

 

Buna rağmen Amerika’yı yönetenler, halka bu saçmalıklara para harcamadıklarını kanıtlamak için bu yoldan saptılar. Acı olan şu ki, Amerikan siyasi sınıfı ve kitlesel medya, amansızca ve pervasızca müdahale ettikleri ülkelerde yaşayan insanları hor görmeye devam ediyorlar. Kuşkusuz, Amerika’daki elitlerin çoğu, ülkenin yoksul evlatlarına da benzer bir küçümsemeyle yaklaşıyor.

 

Tahmin edildiği üzere, ABD kitlesel medyası, Kabil’in de düşmesiyle ABD’nin Afganistan’daki başarısızlığını ülkedeki düzeltilmesi mümkün olmayan yozlaşmışlığa yüklüyor. Burada şaşırtıcı olan, Amerikan toplumunda en ufak bir öz-farkındalığın olmaması. Diğer taraftan; Irak, Suriye, Libya ve ötesindeki savaşlara harcanan trilyonlarca doların ardından ABD’nin bütün çabalarının kumdaki kandan farksız olması hiç de şaşırtıcı değil.

 

Bu yazı Project Syndicate sitesinde yayınlanmış olup, Deniz Karakullukcu tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.