Kürt Meselesi ve Yeni Oyun Alanı

İktidarın çözüm üretmediği aşikâr olan siyasetine alternatif olabilecek bir siyaset inşa edebilmek için yapılması gereken, iktidarın oyun alanının dışına çıkmaktır.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Türkiye, 2013-2015 yılları arasında Kürt meselesinin şiddetten arındırılmasını ve demokratik siyasi mekanizmalarla hâl yoluna koyulmasını amaçlayan bir ‘çözüm süreci’ yaşadı. İki buçuk yılı aşkın bir süre Türkiye’de silahlar patlamadı, çatışmalar durdu. Ülke, uzun zamandır hasretini çektiği bir sükûnet ortamına kavuştu. Süreç, kısmi bir şeffaflıkla halkın bilgisi dâhilinde yürütüldü. Siyasi aktörler inisiyatif üstlendiler. Kamuoyunu hazırlamaya yönelik faaliyetler yürütüldü, hukuki düzenlemeler yapıldı…

 

Cumhuriyet’in kuruluşundan beri var olan bu sorun alanında geçmişle kıyaslanamayacak derecede ileri adımların atılması, toplumda büyük bir umuda yol açtı. Memleketin iktisadi, hukuki ve siyasi olarak istikrar kazanmasını engelleyen bu sorunun üzerinden gelinecekti. Tabular yıkılmış, önceden düşünülmekten dahi imtina edilen adımlar atılmış, en zorlu parkurlar geçilmiş, sona yaklaşılmıştı. Birçok insan, menfi manada bir geri dönüşün artık mümkün olmadığını düşünmeye başlamıştı.

 

Lakin beklenen ve arzu edilen olmadı; gerek sürecin kendi mimarisinden ve gerek Ortadoğu’nun değişen dengelerinden kaynaklanan nedenlerle çözüm süreci önce durdu, buzdolabına kaldırıldı, ardından da tamamen sona erdi. Kırsaldan kentlere taşınan çatışmalar eskisinden daha şiddetli bir hâl aldı, ölüm haberleri yine gündemin üst sıralarına taşındı. Sürecin bitmesiyle birlikte müspet hava tuzla buz oldu. Çözüm sürecindeki Türkiye ile çözüm sürecinden sonraki Türkiye birbirinin zıddı oldu. Süreçte özgürlükleri, demokrasiyi, bütünleşmeyi, yeni anayasayı konuşan Türkiye’nin yerini yasakları, kısıtlamaları, güvenlik tedbirlerini, süreklileştirilen olağanüstü hali ve KHK’ları konuşan Türkiye aldı.

 

“Beka meselesi”

 

Türkiye, siyasi olarak bir uçtan diğer bir uca savruldu. Masanın devrilmesinin ardından devlet, yoğun operasyonlarla sınırın içinde ve dışında PKK’nin üzerine gitti. Çözüm süreci döneminde görüşmeler yaptığı PYD/YPG’ye karşı Suriye’de üç askeri harekât düzenledi. HDP’yi de fiili ve hukuki kıskaca aldı. Milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırıp, Demirtaş dâhil çok sayıda vekili hapishaneye gönderdi. HDP’nin teşkilatları üzerinde büyük bir baskı kurarak çalışmaz hale getirdi. HDP’nin belediyelerine kayyım atadı.

 

Devletin bu topyekûn mücadele stratejisi üç önemli sonuç doğurdu.

 

İlk sonuç, iktidarın “Yeni Türkiye” iddiasına rağmen eski devlet anlayışının bütün haşmetiyle yeniden canlanmasıdır. Bu anlayış, özü itibariyle güvenlikçi bir bakışı ifade eder. Bütün toplumsal kesimlerde karşılığı vardır ve farklı kesimlerin işbirliğine dayanır. Bu anlayışla hareket eden iktidar, içte olsun dışta olsun, her sorunu bir “beka meselesi” olarak kodladı. Kendi önerisinin dışında dile getirilen her öneriyi “tehdit” olarak gördü. Farklı talepleri gayri-meşru kıldı ve şiddetle karşı çıktı. Bu da bir bütün olarak demokratik siyasetin alanını daralttı.

 

İkinci sonuç, milliyetçiliğin yükselmesidir. Gerçi milliyetçilik Türkiye’de her zaman zinde bir ideolojidir. Değişik ambalajlara sokulmaya çalışılsa da, hem sağda hem de solda milliyetçiliğin destekçisi çoktur. Fakat hâlihazırda esen milliyetçi dalganın geçmiştekilerden daha tehlikeli bir yapıya sahip olduğunu belirtmek gerekir. Zira bu kez milliyetçilik, klasik destekçileri üzerinden değil, dindar-muhafazakârlar üzerinden kendine alan açıyor. Geniş bir tabana oturan dindar-muhafazakârların, çoğunlukçu bir bakışla keskin bir milliyetçiliğe yönelmeleri ve dışlayıcı bir tavır geliştirmeleri, kritik konularda gereken uzlaşmanın sağlanmasını güçleştiriyor.

 

Üçüncü sonuç ise, Kürt karşıtlığının büyümesidir. İktidar ortaklarının söylemlerinde dozu kaçırmaları, Kürt karşıtlığına giderek daha fazla zemin kazandırıyor. Anti-Kürt algısının yerleşmesi ise birbiriyle bağlantılı iki soruna yol açıyor: Bir taraftan bu durum kendiliğinden bir otoriter atmosfer yaratıyor. Kayyım kararlarında olduğu gibi, muhatabı Kürtler olduğunda anti-demokratik karar ve uygulamalara makuliyet atfedilebiliyor. Rahatlıkla kabullenilen bu karar ve uygulamalar, sonradan başka gruplara da sirayet ediyor. Böylece otoriterlik herkesi ve her alanı kapsayacak şekilde tahkim ediliyor.

 

Diğer taraftan ise, Anti-Kürt algısının yaygınlaşması sorunu derinleştirdiği ölçüde, siyasi aktörler çözüm arayışlarından uzaklaşıyor. İktidarın takip ettiği yolun dışında bir yol önerenler, türlü ithamlara maruz kalıyorlar, geçmişte rahatlıkla konuşulan birçok konu konuşulamaz bir hâl alıyor. Bu da çözümü giderek zorlaştırıyor.

 

Ulusal güvenlik sendromu

 

Bugün geldiği noktada iktidar, Türkiye’de bir Kürt meselesinin olmadığını savunuyor. Kürtlerin hak ve özgürlükleriyle ilgili yapılması gereken her şeyi yaptığını ve dolayısıyla Kürt meselesini çözdüğünü iddia ediyor. Artık bir Kürt sorununun bulunmadığını, yalnızca bir terör sorununun olduğunu belirten iktidar, bu bağlamda bölgedeki Kürtlerin -özellikle Suriye Kürtlerinin- daha fazla hak sahibi olmalarını da Türkiye için bir güvenlik tehdidi sayıyor. Ve bu tehdidi bertaraf etmek için de içte ve dışta bütün adımların atıldığını söylüyor.

 

Ulusal güvenlik sendromuna hapsolmuş bir bakışı yansıtan bu değerlendirmenin, gerçeği yansıttığı söylenemez. Her şeyden evvel, bu sorunun varlığı üzerinde temellenen ve buna dair talepleri siyasi alana taşıyan bir partinin -HDP’nin- Türkiye’nin üçüncü büyük partisi olması, “Kürt meselesi yoktur” söyleminin altını boşaltıyor. Elbette, problemin bir şiddet ve terör boyutunun olduğu şüphe götürmez ama bütün mesele bundan ibaret görülemez. Keza, Irak ve Suriye Kürtlerinin hukuken ve siyaseten daha sağlam yere basar bir hale gelmelerinin Türkiye için bir tehlike oluşturduğuna yönelik argüman da sağlam bir argüman sayılmaz.

 

Lakin iktidarın her yönüyle tartışmalı bu siyasetine karşın, muhalefet de -özellikle kendilerinden bu yönde beklentiler olan CHP ve HDP- etkili bir karşı tez üretemiyor. İçinde birtakım kıpırdanmalar olmasına karşın CHP, bu konuda bir siyasi ağırlık merkezine dönüşemiyor; toplumun önüne dikkat çekici ve gerçekçi bir perspektif koyamıyor. HDP ise bir sıkışmışlık yaşıyor; gerek arızi ve gerek yapısal nedenlerden kaynaklı açmazlarını aşamıyor ve yeni bir siyaset de geliştiremiyor.

 

Kurucu bir bakış

 

İktidarın çözüm üretmediği aşikâr olan siyasetine alternatif olabilecek bir siyaset inşa edebilmek için yapılması gereken, iktidarın oyun alanının dışına çıkmaktır.

 

Yeni bir oyun alanı yaratmak için de ilk etapta dört noktaya dikkat edilmelidir:

 

1. Mevcut paradigma içinde bir çözüm bulunamaz. Aynı şekilde, kısa vadeli, günü kurtarmaya yönelik ve kısır siyasi hesaplara dayalı bir bakışla da çözüme ulaşılamaz. Bu nedenle, meseleye kurucu bir bakışla yaklaşmak gerekir. Açıkça belirtmek lazım; Türkiye’de, Kürt meselesini yaratan ve bugünlere getiren sebepler akılda tutularak, Cumhuriyet ve devlet yeniden kurulmalıdır. Eğer gaye, bu meseleyi çözmek ve bir daha aynı soruna düçar olmamak ise, hukuk ve idari düzen Kürtlere güveni esas alan bir tasavvurun üzerine oturtulmalıdır. Zira Kürtlere güvenmeyen bir bakışın çözüm üretme ihtimali yoktur.

 

2. Sivil-siyasi alanı korumak ve demokratik çözümün savunusunu yapmak hayatidir. İktidarın her konuyu “beka meselesi” ilan edip siyasi tartışmanın dışına çıkarma stratejisine karşı durulmalıdır. Siyasetin ve siyasal aktörlerin belirleyiciliği daima vurgulanmalıdır. Türkiye, şimdilerde taraflarınca bile sahiplenmeyen ama gerçekte son derece mühim bir çözüm süreci yaşadı. Bu tecrübe geri plana atılmamalı, sürekli anımsatılmalıdır.

 

3. Bölgesel bir Kürt kamusal alanı ve sınır dışına taşan bir Kürt sorunu var. Artık Kürt meselesi bölgesel ve küresel dinamiklerden ayırt edilemez. Tartışmanın zemininin değiştiği bu vasatta iki konuda hassas olunmalıdır: Biri, sınır içi ve sınır dışındaki Kürt meselesine bütüncül bir perspektifle bakmak ama iç ve dışta çözüm adına atılacak adımları birbirinin şartı kılmamaktır. Diğeri ise, Kürt siyasal alanının genişlemesi göz önünde bulundurularak Irak, Suriye ve İran Kürtlerine yönelik olarak müspet bir siyaset izlenmesidir.

 

4. Anadil, vatandaşlık, idari yapı ve silahsızlandırma Kürt meselesindeki talep ve sorun alanlarını oluşturuyor. Bu konulara yönelik gerçekçi, uygulanabilir ve demokratik politikalar geliştirmek, bunları gündeme taşımak ve kamusal alanda tartışmak, mevcut havanın dağıtılması ve çözüm yolunda ilerleme sağlanmasına katkıda bulunur.

 

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.