Kutuplaşma Kaçınılmaz Kaderimiz mi?

Toplumdaki duygusal parçalanmışlıkla liberal demokrasinin temel varsayımı olan vatandaşların müzakere ve diyalog yoluyla siyasal tercihlerini oluşturmaları imkânsız gibi gözüküyor, her tür siyasal tartışma siyasal kimliklerin sayıldığı sanal referandumlara dönüşüyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

ABD Başkanı Donald Trump’ın seçimi kaybetmesi, “popülizm” kelimesini bir süreliğine lügatten silecekmiş gibi gözüküyor. Bir daha Cambridge Sözlüğü tarafından yılın kelimesi seçilmesi mümkün değil. Tabii pandeminin artçı dalgaları bir popülist devrime daha yol açmazsa. Öte yandan, başka bir kelimenin yılın kelimesine aday olabileceğini söyleyebiliriz: Kutuplaşma. ABD seçim sonuçları da gösterdi ki, kutuplaşma, özellikle de duygusal olanı uzun bir süre daha siyaset alanını işgal etmeye ve yaşamımızı belirlemeye devam edecek.

 

Kutuplaşmanın tek bir tanımının olmadığını, hatta uzmanların kutuplaşmanın var olup var olmadığı, varsa da hayırlı bir şey olup olmadığı konusunda henüz uzlaşmadıklarını söyleyelim. Kutuplaşmanın en bariz ve en rahat gösterilebilen versiyonu elitler düzeyindeki kutuplaşma. ABD’de Kongre üyelerine odaklanan bir çalışma son 40 yılda kongre üyelerinin birbirlerinden ideolojik olarak uzaklaştıklarını ve farklı partiler arasında işbirliğinin oldukça azaldığını gösteriyor. Kendisini sağ sol ekseninde birbirinden uzaklaşan iki dağ olarak gösteren siyasal kutuplaşma, sadece elit düzeyinde kalmıyor; Amerikan seçmeninin birbirinden yıllar içerisinde uzaklaşmasında da görülüyor. Muteber araştırma kuruluşu Pew Research Center’ın çalışmasına göre Amerikan seçmenleri arasındaki ideolojik mesafe yıldan yıla artmış.

 

Üstüne, Joe Biden’ın kazandığı son ABD seçimleri de çok tanıdık eski bir olgunun varlığını hala sürdürdüğünü de gösteriyor: Mekânsal ayrışma. Farklı siyasi görüşlere ve tercihlere sahip kişilerin farklı mahallelerde yaşamayı tercih etmesi sonucunda, partilerin seçmenlerinin mekânsal olarak ayrıştığını yıllardır biliyorduk ancak küreselleşme ve benzeri trendler nedeniyle dünya “koca bir köy” haline gelmişken ayrışmanın da yok olacağını düşünüyorduk. Sonuçta internetten işinize ulaştığınız ve pandemi olmasa her yere birkaç otobüs/metro durağı uzaklıkta olduğunuz bir çağdayız. Ancak, ABD seçimlerinin mahalle/köy düzeyinde diyebileceğimiz analizi, farklı mahallelerin çok farklı siyasal tercih sahibi olduğunu gösterdi. Büyük kentlerden küçük kasabalara, kentlerin merkez mahallelerinden çevre mahallelerine gittikçe siyasi parti tercihleri de değişiyor.

 

Duygusal Kutuplaşma: Bildiğimiz Demokrasiye Bir Tehdit

 

Öte yandan, artan siyasal ya da mekânsal kutuplaşmadan çok daha büyük bir tehdit, bildiğimiz demokrasiyi ve birlikte yaşama arzumuzu da tehdit ediyor: Duygusal kutuplaşma. Basitçe, farklı parti seçmenlerinin birbirlerinden haz etmemeleri olarak tanımlayacağımız bu tür kutuplaşma, diğer kutuplaşma türlerinden hem daha yeni, hem daha farklı.

 

Duygusal kutuplaşma kendisini sadece karşılıklı haz etmemeyle sınırlı kalmıyor; karşılıklı sosyal mesafenin artmasına -yani çocuklarının evlenmelerine karşı çıkmalarına, komşu olarak yaşamak istememelerine ve hatta çocuklarının oyunlarını ayırmalarına-, kendi partilerinin taraftarlarını tartışmasız bir biçimde ahlaken üstün görmelerine –“ben onurluyum, onlar değil”- ve en önemlisi de siyasal hoşgörünün azalmasına yol açıyor.

 

Bütün bu semptomlar bir araya geldiğinde “siyasal kabilecilik” ya da “siyasal sekteryanizm” adları da verilen “duygusal” siyasal kutuplaşmayla karşı karşıya kalıyoruz. Bu kadar duygusal parçalanmışlıkla da liberal demokrasinin temel varsayımı olan vatandaşların müzakere ve diyalog yoluyla siyasal tercihlerini oluşturmaları imkânsız gibi gözüküyor, her tür siyasal tartışma siyasal kimliklerin sayıldığı sanal referandumlara dönüşüyor.

 

 

Joe Biden’ın, ortak paydası Trump’ı sevmemek olan geniş bir koalisyonla seçimi kazanmasının ABD’nin kutuplaşma derdine deva olup olmayacağını söylemek zor. Bu kadar geniş bir koalisyonun unsurlarını bir arada tutmak, seçimi kazanmaktan daha fazla bir çaba gerektiriyor. Başarılı olup olmayacağını zaman içerisinde göreceğiz.

 

Ülkemizin durumuysa biraz daha farklı. 2015 ve 2017 yıllarında yürüttüğümüz araştırma çalışmaları, ülkemizde de duygusal kutuplaşmanın oldukça yaygın olduğunu ve müdahale edilmezse gidişatın değişmesinin zor olduğunu da gösterdi. Ülkemizde de farklı parti taraftarları arasında sosyal mesafe yüksek, ahlaki üstünlük duygusu üzerine kurulmuş bir ayrıcalıklık hissi hâkim ve herkes diğerinin siyasal haklarına karşı bir derece hoşgörüsüz.

 

Bu üç olgu bir araya geldiğinde de sonu diğerini insandışı bir varlık olarak görmeye -haşerat, koyun, robot- kadar giden “ötekileştirme” sürecini tetikliyor. Oysa sayısız darbe ve darbe girişimi atlatmış ülkemiz demokrasisinin bu kadar büyük bir ayrışma, ayrımcılık ve ötekileştirmeyi kaldıracak mecali yok; birbirimizle yaşamayı ve birbirimize saygı göstermeyi öğrenmeliyiz.

 

Kutuplaşmanın ülkemizin “kaderi” olmaktan çıkmasına katkıda bulunmak için ismi “Türkiye’de Kutuplaşmayı Azaltmaya Yönelik Stratejiler ve Araçlar Projesi”, kısaca TurkuazLab olan bir “müdahale” deneyini başlattık. Bu deney, bireyleri kutuplaşma hakkında bilgilendirerek, kendisi hakkında farkındalığını arttırmayı ve konuya dair bilgisine katkıda bulunarak, kutuplaştırıcı söylem, tutum ve davranışlardan vazgeçmesini sağlamayı hedefliyor. Her tür müdahale deneyinde olduğu gibi “büyük” sayılabilecek hedeflerle yola çıkan, neyi başarıp başaramadığını zamanın göstereceği bir girişim olarak düşünebiliriz.

 

Bu proje çerçevesinde, kutuplaşma konusunda uzmanlığı olan Türkiyeli ve uluslararası camiadan uzmanların katılımıyla bir uzaktan “Politika Delfisi” çalışması yürüttük. Politika Delfisi çalışması, konu hakkında bilgili olduğu varsayılan uzmanların belirli bir konudaki politikaları, birden fazla turda istişare ederek geliştirmelerini sağlayan bir yöntem.

 

En önemli avantajı, sıradan bir çalıştayda duyulamayacak seslerin duyulmasını ve uzmanların diğerlerinin görüşlerini duyarak kanaatlerini değiştirebilmelerini sağlaması. Pandemi koşulları nedeniyle “uzaktan” yaptığımız bu çalışmada, önce küresel ve yerel kutuplaşmanın nedenlerini sorguladık, daha sonra da bu kutuplaşmaya nelerin çare olabileceğini tartıştık. Çalışma sonrasında yine uzaktan bir çalıştay ile de sonuçları daha detaylı tartışabildik.

 

Şekilde de görüldüğü üzere çalışmaya katılan uzmanlar kutuplaşmanın en önemli sebebinin liderlerin, partilerin ve elitlerin kutuplaştırıcı söylemleri olduğunu düşünüyorlar, ortalama olarak ikinci sırada belirtilmiş. Kimlik siyasetiyle ilişkilendirilebilecek iki gelişme, birincisi siyasal tercihlerin kimliklere dönüşmesi ve ikincisi var olan toplumsal kırılmaların -Laik-Dindar, Türk-Kürt gibi- güçlenmesi de ikinci sırayı alan etkenler.

 

Ekonomik eşitsizliğin artması da kutuplaşmanın önemli nedenlerinden biri olarak görülürken; ülkemizin medya ortamının da kutuplaşma üzerinde etkisi olduğu düşünülüyor: Serbest medyanın yok olup yerini partizan bir medya ortamına bırakması ve bir çare olabilecekken sorunun bir parçasına dönüşen sosyal medyanın yükselişi.

 

Bu iki gelişme de insanların yankı odalarında yaşayıp diğerinin görüşüne aşina olmalarını engelleyen gelişmeler. Siyasal kurumlara güvenin azalması ve referandum/referandum benzeri seçimlerle siyasetin “Sıfır Toplam” bir oyun haline dönüşmesi de diğer önde gelen sebepler arasında. Coğrafi kutuplaşma, mekânsal ayrışma ve bireylerin eleştirel düşünce sahibi olmaması da nispeten geride kalmış.

 

Kutuplaşmaya Karşı Mücadelede Yapısal Reformlar Gerekiyor

 

Çalışmanın daha sonraki aşamalarında uzmanların önerdiği kutuplaşmayı azaltabilecek bazı politikalar üzerinde konuşuldu ve bu politikaların önemi ve yapılabilirliği üzerinde tartışıldı. Çalıştayda da bu politikalar üzerine daha detaylı tartışmalar yapıldı.

 

Şekilde de gösterildiği üzere, kutuplaşmaya karşı alınabilecek önlemlerin kendiliğinden bir gruplamaya gittiğini görüyoruz. Bazı konuların diğer konulardan daha önemli, ancak yapılabilirlikleri düşük. Bağımsız yargıyı güçlendirmek ve hukukun üstünlüğünü tesis etmek; ekonomik eşitsizlikleri giderecek politikalar giderek güçlü bir refah devleti kurmak ve denge-denetleme sistemini ve kültürünü yerleştirirken, otonom kurumları güçlendirmek önemli bulunan ama yapılması zor görülen politikalar arasında.

 

Kutuplaşmaya yol açan yapısal sorunların giderilmesi için bu politikaların güdülmesi gerektiği aşikâr ama bu tür bir radikal politika değişikliğini yapabilmek için iktidara gelmek ya da en azından iktidara ortak olmak gerekliliği, uzmanları kötümser olmaya itiyor. Özellikle Türkiye’de son dönemlerde yaşanan ekonomik ve siyasal krizlerin 2000’lerin kazanımlarını neredeyse sıfırladığı ve insanları piyasanın şiddetli rüzgârlarına karşı koruyacak bir refah devletinin kırıntılarının bile kalmadığı göz önünde tutulursa ekonomik eşitsizliklerin giderilmesi için atılacak adımların önemli bir irade gerektirdiği açık.

 

Keza, gittikçe güçlenen ve 1982 Anayasası’nın verdiği güçleri bile yetersiz bulan yürütme erkinin elindeki güç tekelini diğer erklerle paylaşması için de gerekli motivasyon henüz ortalıkta görülmüyor. Otonom kurumların, örneğin Merkez Bankası’nın şu andaki hali bile yürütmenin ve dolayısıyla halkın iradesinin önünde bir engel olarak görüldüğü bu dönemde, iktidarı kendi gücüne ket vurmaya ikna etmesi kolay değil. İktidarın –ve iktidarların- kendiliğinden bu tür bir yeniden yapılanma programına dâhil olmaları pek kolay gözükmediğinden; bu politikaların yürütülmesi iktidar değişikliğine kalıyor. İktidarın nasıl alınacağı ve alındıktan sonra bu tür bir ajanda izlenip izlenmeyeceği de bambaşka bir tartışma konusunu oluşturuyor.

 

Önerilen politikalar arasında ikinci bir grubu da görece daha önemsiz ama yapılabilirliği yüksek bir dizi politika oluşturuyor. Basın özgürlüğünü savunmak, özellikle de sosyal medyada olmak üzere ifade özgürlüğünü savunmak ve tarafsız/bağımsız medya kuruluşlarını güçlendirmek; kutuplaşmanın fikirlerin serbestçe ifade edilmemesinden kaynaklanan gücünün kırılmasını hedefliyor.

 

Vatandaşların her türlü fikri serbestçe ifade edebildikleri, diğerlerinin görüşlerine medya yoluyla aşina olabildiği ve partizanlık gütmeyen medya kuruluşlarının yaşayabildikleri bir enformasyon ortamı; diğerine olan aşinalığımızı arttıracak ve gerçek üzerindeki tekel iddiamızı azaltabilecek politikalar.

 

Bu tür bir enformasyon ortamına geçiş yapmak da tabii bir siyasi iktidar gerektiriyor, ancak yapısal değişiklikler kadar köklü olmayan bu manevralar için güç sahiplerinin perspektiflerindeki değişim yeterli olabilir. Ve vatandaşların da bu alanda atabilecekleri adımlar bulunması nedeniyle, bu politikaların uygulanabilirliği biraz daha fazla gözüküyor. İfade özgürlüğünün ve tarafsız/bağımsız medya kuruluşlarının varlığı “Yankı Odaları” sorununa tek başına bir son vermez ancak bunlar olmadan da her görüşe aşina olabildiğimiz bir enformasyon ortamı mümkün olmaz.

 

Türkiye’nin kendisine özgü, devletin egemenliği altında olan ve kutuplaşmış medya sisteminin basın özgürlüğü konusunda çok başarılı olmadığını biliyoruz, 180 ülke arasında 154. sırada yer alıyor. Bahsi geçen politikaların izlenmesi ve en azından bu sıralamada yükselme sağlanması, kutuplaşma sorununun çözülmesi konusunda bir adım olabilir. Öte yandan küreselleşme ve bilgi toplumunun yükselmesinin sağladığı olanaklar da zaten içinde bulunduğumuz “uzaktan” etkileşim ortamında, enformasyon ortamında bir çoğulculuğu kendiliğinden de getirebilir.

 

Kutuplaşmaya Karşı Mücadelede Vatandaşlara da Rol Düşüyor!

 

Uzmanların görece önemli buldukları müdahale alanları daha çok yukarıdan aşağıya yürütülecek eylemler gibi gözükürken; bireysel düzeyde yapılacak bazı girişimler görece daha önemsiz ancak uygulaması daha kolay olarak algılanıyor. Eğitimin her düzeyinde liberal eğitime ve eleştirel düşünceye yer vermek, kısa vadede olmasa bile uzun vadede bireylerin kutuplaştırıcı bir ortama karşı daha donanımlı olmalarını sağlayabilir.

 

Vatandaşların eleştirel bakış sahibi olmasını sağlayacak müfredatın geliştirilmesi, uzaktan ve yüz yüze eğitimler, yankı odalarının ve suskunluk sarmallarının yıkılmaz gibi gözüken saltanatlarına bir son verebilir. Özellikle de pandemi döneminde yaygınlaşan uzaktan eğitim alışkanlıkları, eleştirel düşünceye erişimi daha yaygın bir hale getirebilir.

 

Yine bireysel düzeyde yapılabilecek bir müdahale de bireylerin kendilerine benzemeyenlerle, kendilerinden farklı siyasal görüşe sahip olanlarla bir araya gelebilecekleri “temas” ortamları yaratmak olabilir. Diğer politikalara göre önemi görece daha az görülse de diğeriyle karşılaşmadan geçirilen bir yaşamın yanlış bir gerçeklik yanılsamasına yol açtığı göz önünde tutulursa bu tür bir müdahalenin uzun dönemli getirisi çok fazla olur.

 

ABD’de düşman kardeşler Demokrat ve Cumhuriyetçileri sosyal bir ortamda bir araya getiren, önyargıları yıkarak birbirlerini yeniden insan olarak görmelerini sağlayan Empati Daireleri türü girişimler henüz dünyada pek yaygın değil, ülkemizde de bir örneği yok. Ama gerçek anlamda işbirliğine dayanan bir temasın yıkmayacağı bir önyargı olamayacağı gerçeğinden yola çıkarak bu tür uygulamaların teşvik edilmesi yararlı bir politika olabilir. Üstelik bu tür bireysel düzeydeki müdahalelerin iktidara gelmek ya da devletin anayasal yapısını kökten değiştirmek gibi ön gereksinimlerinin olmaması da bu politikaları cazip kılıyor.

 

Uzmanların önerdikleri bir dizi başka politika da sivil toplum kuruşlarını güçlendirmeyi, doğrulama mekanizmalarının sayısını arttırmayı ve var olanlara da destek olmayı içeriyor. Bu politikalar da yapılabilirlik açısından daha yüksek ortalamalara sahipler ama diğer radikal önerilere kıyasla önemleri daha düşük. Vatandaşların yanlış bilgi karşısında daha donanımlı olmalarını ve doğru/yanlış bilgi ayrımını yapabilmelerini sağlayan doğrulama kuruluşlarının sayısı gittikçe artıyor ve ülkemizde de çok nitelikli örnekleri mevcut.

 

Ancak çok az kişinin bu tür doğrulama kuruluşlarından haberdar olduğunu ya da bu tür kuruluşlara başvurduğunu görüyoruz. Özkaynaklarıyla varoluşlarını sürdürmeye çalışan bu kuruluşların hem tanınırlığının artması hem de sürdürülebilir olması da vatandaşların ya da yerel yönetimlerin katkısıyla mümkün olabilir. Öte yandan sivil toplum kuruluşlarının faaliyet gösterdiği alanın çeşitli nedenlerden günbegün daraldığı biliniyor, hele ülkemiz gibi sivil toplum kuruluşlarının pek muteber olmadığı siyasal kültürlerde bu tür kurumlar varlıklarını zorlukla sürdürüyorlar. Ülkemizde gönüllülüğün ya da sivil toplum kuruluşlarına üyeliğin çok düşük olması, bu konuda vatandaşların da yapabileceklerinin olduğunu gösteriyor.

 

Kutuplaşmanın en önemli sebeplerinden biri olarak görülen liderlerin, partilerin ve elitlerin kutuplaştırıcı söylem ve davranışlarına karşı yerel düzeyde bir farkındalık yaratmaya çalışmak ve kutuplaşmaya karşı tedbirler almak konusunda bir ortak payda oluşturmaya çalışmak da görece kolay ancak düşük önemli politikalar arasında sayılıyor.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Vatandaşları ve siyasi liderleri davranış değişikliğine ikna etmek çok kolay olmayabilir, öte yandan farkındalık olmadan da davranış değişikliği olmayacağını bilmemiz gerekiyor. Bu açıdan da bu tür farkındalık yaratma kampanyalarının da kutuplaşma karşıtı bir programın parçası olması anlamlı olabilir.

 

Çalışmaya katılan uzmanların görece önemsiz ve zor bulduğu konulardan biri de vatandaşlar arası yeni müzakere ve çatışma çözümü pratiklerinin yaygınlaşması yönünde çaba harcamak. Kutuplaşmanın en olumsuz tezahürlerinden birinin her türlü siyasal tartışmanın, siyasal aidiyetlerin çarpıştırıldığı referandumlara dönüşmesi olduğunu biliyoruz.

 

Türkiye’deki merkezi yönetimin yerel yönetimlere kıyasla orantısız gücü ve yerelde de vatandaşların yerel katılımının sınırlı tutulmaması; yeni katılım ve müzakere pratiklerinin geliştirilmesini gerekli kılıyor.

 

2000’lerde katılımcı demokrasi arayışının bir parçası olarak örnek gösterilen Porto Alegre (Brezilya) uygulamalarına geri dönmek ve Türkiye’de aslında yasaların izin verdiği ama pratikte uygulanmayan kent konseylerini canlandırmak bir çözüm olabilir, tabii ki karar alma süreçlerinde müzakereye yer açmak kaydıyla. Yine dünyada çeşitli uygulamaları görülen Müzakereci Yoklama (Deliberative Polling) gibi uygulamalar da kutuplaşmanın sınırları açan daha nitelikli bir tartışma ortamını sağlayabilir.

 

Kutuplaşmanın Bir Kader Olmadığına İnanmak, Özneliği Geri Almak Anlamına Gelir

 

Bütün bu tartışmaların ve devletin anayasal sistemini değiştirmekten, bireyleri kutuplaştırıcı söylem ve davranışlara kadar uzanan politika önerilerinin ortak bir yönü bulunuyor. İçinde bulunduğumuz kutuplaşmış siyasal ortamdan kurtulma umudumuz var ve eğer bu yönde irade gösterilirse başvurulacak çok sayıda araç bulunuyor.

 

Üstelik, kutuplaşmaya karşı mücadele edilebileceğine inanan bakış açısı vatandaşlara özneliğini “geri vermesi” ve kısa vadeye odaklanmış siyasetçilerin ve onların destekçilerinin estirdiği kutuplaşma rüzgarlarına karşı direnebilme inancını sağlaması açısından sahip çıkılması gereken bir bakış açısı. İnsan, insanlığını kader karşısında yaşamının kontrolünü alma çabasına borçlu; bu yüzden de kutuplaşmanın bir kader olmadığı inancı, insanlığımızı geri almanın da bir yolu.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.