Kutuplaşma ve Etkisizleşmenin Gölgesinde Sivil Toplumun Zor Yılı

2023, sivil toplumun öneminin sık sık vurgulandığı ama genel itibarıyla kendisine çok da alan açılmayan bir yıl oldu. Deprem, seçim ve İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü kıyım… Sivil toplumun 2023 panoramasını bu üç önemli konunun izleğinde değerlendirmek mümkün.

Zor bir yılı geride bırakmaya sayılı günler kala içinde bulunduğum ruh hali, sosyal medyada sıkça dolaşan “Çok şükür kötü günleri geride bıraktık. Şimdi sırada daha kötü günler var…” ifadesindeki gibi. Perspektif’te bu hafta farklı konularda 2023 değerlendirmeleri okuyacaksınız. Bu çerçevede ben de sivil toplum açısından yılın değerlendirmesini yapmaya çalışacağım.

 

2023, sivil toplumun öneminin sık sık vurgulandığı ama genel itibarıyla kendisine çok da alan açılmayan bir yıl oldu. Deprem, seçim ve İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü kıyım… Sivil toplumun 2023 panoramasını bu üç önemli konunun izleğinde değerlendirmek mümkün. Ama önce kısa bir mevcut durum hatırlatması yapmak gerekiyor. 

 

Türkiye, geride bırakacağımız yıla sistem krizi tartışmalarıyla başlamıştı. Hızlı karar ve etkin yönetim vaatleriyle geçiş yapılan başkanlık sisteminin getirdiği kararların merkezileştirilmesi durumunun aslında o kadar da etki sağlamadığı, Meclis’in de bu süreçte verilen vaatlerin tam tersine etkisizleştiği sıkça tartışılıyordu. Muhalefet partilerinin birleşerek kurduğu Altılı Masa’nın Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e dönüş çıkışı büyük ilgi uyandırmıştı. Nitekim, Ankara Enstitüsü’nün Ekim 2022’de yayınladığı Toplumsal Algı ve Beklentiler araştırmasında toplumun kanaatinin de bu yönde olduğu, yani başkanlık sistemiyle ilgili destekçi olanların bile bazı değişiklikler-sınırlamalar yapılması gerektiğini düşündükleri şöyle dile getiriliyordu: “Başkanlık sistemine yönelik memnuniyet ortalaması, 10 üzerinden 3,8’dir. Katılımcıların yüzde 45’i sıfır puan vermiştir. Bu oranlar, başkanlık sistemine yönelik güçlü bir memnuniyetsizlik ve karşıtlığın göstergesi olarak okunabilir. Başkanlık sisteminde Cumhurbaşkanın yetkilerinin fazla olduğu ve TBMM’nin etkisinin azaldığı konusunda yüzde 60’a varan geniş bir mutabakat bulunuyor. Toplum, başkanlık sistemi taraftarlarının ileri sürdüğü; hızlı karar alma, yönetimi tek elde toplama ve siyasi istikrar sağlama gibi argümanlara da güçlü bir destek vermiyor görünmüyor. Toplumun yarısı bu argümanları paylaşmazken, paylaşanlar üçte bir düzeyinde kalıyor.” 

 

2000’li yıllarda demokratikleşme yönünde yapılan mevzuat değişiklikleriyle hem sayısal olarak hem de nitelik bakımından büyük gelişim gösteren sivil toplum, 2010’dan itibaren siyasetteki ibrenin değişimiyle güç kaybetmeye başladı. Bu süreç, Gezi olayları, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından başlayan OHAL dönemi gibi ‘çalkantılı’ dönemle daha da ağırlaştı. 2020’de kabul edilen Kitle İmha Silahlarının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun da sivil toplumun etkisizleşmesinde önemli bir kilometre taşı olarak kabul ediliyor. Kararların merkezileşmesiyle güç kaybı yaşayan sivil toplumun etkisizleşmesinin diğer sebepleri arasında; demokratik ortamın giderek daralması, yani düşünce özgürlüğünden barışçıl gösteri haklarına kadar birçok temel hak alanının giderek baskı altına alınması geliyor. Dış kaynak kullanımının kriminalleştirilmesi; (bakanlıklar AB fonu kullanırken, sivil toplumun fon kullanmasının suç gibi gösterilmesiyle ilgili tüm tartışmaları hatırlatmakta fayda var), sivil toplum faaliyetlerinin davalara konu edilmesi, tutuklamalar, Büyükada, Gezi Davası, çok gündem olamasa da çözüm sürecinde yürütülen faaliyetlerin, raporlamaların dava edilmesi… Bu faaliyetlerinden dolayı halen tutuklu ve yargılanan çok sayıda kişi var.  Keza denetim konusu da özellikle bazı sivil toplum kuruluşları için baskı aracına dönüştürüldü. Bu dönemin, iktidara yakın kuruluşlara hem kaynak aktarımı hem de kamuyla işbirliği alanında daha geniş imkânların tanındığı bir dönem olduğunu da dile getirmek gerek. Bu eşit olmayan tutumla muhafazakâr STK’lar imkân ve kaynak olarak büyürken içerik olarak etkisizleşmeye, daha çok halkla ilişkiler kurumları gibi çalışmalar üretmeye başladılar.

 

Seçim Gündeminde Sivil Toplum

 

Türkiye için dönüm noktası olarak görülen seçimlere sivil toplum açısından böyle bir ortamda girdik. Bir taraf baskılarla etkisizleşirken öteki taraf da organik ilişkilenmelerle etkisizleşmişti. Bunlara sivil toplumun kendinden kaynaklanan, kutuplaşmayı aşamama, kendi içinde yeterince demokratik ve katılımcı olamama, işbirliği kuramama, tematik kapanmalar vs. gibi sorunları da eklersek; sivil toplum, dönüm noktası olarak görünen seçim gündemine kendi gündemini, sorunlarının önemini, tartışmalarını taşıyamadı diyebiliriz. Sivil Sayfalar’ın seçimlerden hemen sonra farklı sivil toplum kuruluşlardan temsilcilerin katılımıyla düzenlediği toplantıda; sivil toplumun seçim sürecindeki karnesi ve seçim gündemlerine nasıl yaklaşacağı tüm yönleriyle tartışılmıştı. Keza yine sivil toplum, karar alma mekanizmaları ve siyaset ilişkilerinin mevcut sorunları, yapılması gerekenlerle ilgili YADA Vakfı’nın hazırladığı rapor önemli tespitler içeriyor. Bu yönüyle sivil toplumun siyasetle kurduğu ilişkide rolünü netleştirmesi ve seçim süreçlerinde bu rol ve gündemi kaybetmeden yer alması hayatiyet taşıyor.

 

Deprem ve Hafızasızlık

 

Sivil toplum açısından diğer önemli bir gündem maddesi 6 Şubat depremi oldu. Türkiye sivil toplumunun tarihinde 17 Ağustos 1999 depremi önemli bir tarih. Devletin afete müdahalesindeki yetersizlikler, sivil toplumun ortaya çıkışı ve güçlenmesinde, çeşitlenmesinde önemli rol oynamıştı. Daha doğrusu sivil toplumun hayatiyeti daha çok kabul edilmişti. 6 Şubat depremleri de bu yönüyle aynı şekilde deneyimlendi. 

 

AFAD, Kızılay gibi afete müdahalede yer alan merkezi kurumların, telefon şebekeleri gibi büyük özel kurumların ilk günlerde çökerek oluşturduğu krizi gidermede sivil toplum büyük çaba gösterdi. Hem bireysel hem de kurumlar olarak büyük bir seferberlik hali yaşandı. Sadece insani yardım değil arama-kurtarma başta olmak üzere afete müdahalede güçlü bir varlık gösterdi sivil toplum. İktidarın tutumu da 1999 depremindeki gibi oldu; ilk günlerin ardından müdahale edebildiği bölgelerde kendine yakın hissettiği kurumların dışındakileri sahanın dışında tutmaya çalıştı. Yine 1999’daki gibi ‘asrın felaketi’ olarak adlandırılan ve gerçekten hem şiddet hem de etki ettiği coğrafya alanıyla bu yakıştırmayı hak eden deprem, Türkiye’deki kutuplaşmayı bir nebze azaltmadı hatta ne yazık ki artması için bir araç olarak değerlendirildi. 

 

Depremin ilk anından itibaren bir yandan seferberlik hali yaşanırken bir yandan da siyasi ajandalarla deprem, kutuplaşma alanına çekildi. Anadolu Ajansı’nın depremde sahada olan sivil toplum kuruluşlarıyla ilgili yaptığı ilk infografik haberde sadece iktidara yakın kuruluşlara yer vermesi, tepkilerle bunu göstermelik olarak genişletmesi, Ahbap etrafında yaşanan tartışma, seküler kesimin arama-kurtarmadan insani yardıma kadar AFAD’dan daha başarılı operasyonlar çıkaran İHH’nın gönüllüsünün İstanbul’a kendi evine aileleriyle birlikte getirdiği mülteci çocuklarla ilgili tartışma vs.… Ardından seçimlerle birlikte bu kez yine depremzedelerin oy tercihleriyle başlayan tartışmalar… Tüm bu tutum, 17 Ağustos’tan sonra ülkeyi depreme hazırlamak vaadiyle gelen iktidarın, bazı illerde 30 yılı bulan yerel iktidarına rağmen niye gerekli önlemleri almadığı, imar aflarıyla, denetimsizliklerle alan açılan ölümler, etkin işletilmeyen adalet süreçleri, henüz tam olarak kaç kişinin öldüğüyle ilgili net bir sayının verilmeyişine kadar birçok alanın hiç gündem olmamasına sebebiyet verdi. Kurumsal siyasi muhalefet de bu konuda tutum alamadı. Sivil toplum kuruluşlarının çalıştıkları alanlarda önemli işler, raporlamalar yaptığı ancak bir araya gelemedikleri ve gündemlerini ortaklaştıramadıkları için afet politikalarında etkili olamadıkları bir verili ortam oluştu hâlihazırda. MAZLUMDER’in depremden sonra ‘yaşatma hakkı’ sorumluluğuna dikkat çektiği raporu yılın önemli çalışmalarından idi, yeri gelmişken tekrar vurgulayayım.

 

Gazze Meselesi ve Kutuplaşma

 

Gazze konusuna gelince, İsrail’in kıyımlarına karşı birçok ülkede insanların, üstelik devletlerinin tutumlarının tam tersine sokakları doldurduğu, eylemler yaptığı bir ortamda Türkiye’de kitlesel bir eylemlilik ortaya konulmadı. 7 Ekim’in hemen ardından İsrail Başkonsolosluğu önünde yapılan eylemlerde polisin müdahalesiyle karşı karşıya kalanlar ‘gösteri hakkının’ anayasallığından, temel hak oluşundan dem vurdu. Yıllardır bu hakkı kullanmaya çalışanları ‘suç’ işlemiş gibi göstermemişler gibi… Bir yandan sürekli niye kitlesel bir eylem yapılmadığı konuşulurken bir yandan da Gazze meselesini yıllardır inşa edilen kutuplaşmanın bir basamağı gibi kullanma hali oluştu. Türkiye’deki çoğulculuğu, farklılıkların bir arada yaşama tahayyülünü savunan az sayıda kişinin, kurumun girişimleriyle bazı gösteriler de düzenlendi. Ancak oralarda da güçlü bir varlık gösterilemedi. İktidara yakın kurumlar için yukarıda değindiğim gönüllü etkisizleşmenin oluşturduğu durum, Gazze meselesinde kendini iyice gösterdi.

 

Sonuç olarak sivil toplum; demokratikleşme, sorunların görünür kılınması, gücün merkezileştiği sistemlerde yerelin bilgisine sahip olma başta olmak üzere pek çok işleve sahip çok önemli bir aktör. Demokratikleşmeyi sadece medya ve akademik özgürlük, siyasetin demokratikleşmesi çerçevesiyle değerlendirmek yeterli olmaz. Sivil toplumun etkin olduğu, eşit kaynak ve ilişkilenmeye sahip olduğu ve tabii sivil kalabildiği zeminler, sorunların daha kolay çözüme kavuşabildiği ortamlar oluyor. Ama sivil toplumun da kendi içinde kutuplaşmaması, demokratik, kapsayıcı olabilmesi, yaptığı çalışmaları ortaklaştırabilmesi, işbirliğine açıklığı, sadece kendine benzeyenlerle ilişki kurmaktan kaçınması, siyasetle kategorik karşıtlık veya destek bağlamında değil kendi rolüne uygun şekilde ilişkiye geçmesi gerekiyor. Bu yönüyle aradığımız, istediğimiz demokratik ve kapsayıcı zemine daha çok yolumuz var.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.