Kutuplaşmadan Siyasetçiler Kârlı

Herkes kutuplaşmadan şikâyet ediyor ama değiştirmek hiçbirinin işine gelmiyor. 50-50 bölünmüş bir toplum herkesin işine geliyor. Dolayısıyla kutuplaşmanın izole edilmesinde birinci katman, siyasal elitlerin retorikleri ve davranışlarıdır. Diğer katmanlar ise sivil toplumun ve medyanın güçlenmesidir.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Mülakat: Naman BAKAÇ

 

Siyasal alanda görünürlüğü giderek artan kutuplaşma olgusu, aktüel bir sorun olmaktan çok, Türkiye siyasetinin yapısal sorunlarından birine evrilmiş durumda. Siyasal elitlerin ve medya mekanizmaların artmasında bir hayli katkısı olan bu olgunun, Türkiye’nin demokratik niteliğini tahrip eden bir boyuta ulaştığı gerçeği, sosyal bilimler kadar siyaset bilim(ciler)in de gündeminde.

 

Hem siyaset bilimi hem de sosyal bilimler alanında kuramsal olduğu kadar ampirik çalışmaları da olan Bilgi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Emre Erdoğan ile uzun yıllardır çalıştığı kutuplaşma olgusunu, Gençlik ve kutuplaşma alanında yürüttüğü saha çalışmalarını, bunların toplumsal ve siyasal alana yansımalarını ele aldık.

 

Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları üzerine 2015, 2017 ve 2020 yıllarında yaptığınız üç araştırma, onlarca bilimsel makale ve saha çalışmalarınız var. Bugün de kutuplaşma hem enlem hem de boylam olarak artmış durumda bildiğiniz gibi. Her üç araştırmada da vardığınız bulgular benzer miydi yoksa farklı mıydı? Öne çıkan belli başlı hususlar nelerdi? Çalışmalarınız Türkiye’deki kutuplaşma olgusuyla ilgili nasıl bir fotoğraf ortaya çıkarıyor?

 

Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları araştırmalarımızın şöyle bir öyküsü var.

 

Genel olarak Türkiye’nin siyasal kültüründe kutuplaşma kavramı kullanılıyor. Başlangıç noktamızda, 70’lere referanslı bir sağ-sol kutuplaşmasından bahsediyoruz. Bizim üzerinde odaklandığımız husus ise, kutuplaşmanın birlikte yaşamayı engelleyici olup olmadığı ve de demokrasiye zarar verip vermediği hususudur.

 

2015 çalışmasını yaptığımızda kutuplaşma bu denli popüler bir konu değildi. Sonraki dönemlerde popüler olunca, araştırmalarımızda siyasal kutuplaşmaya odaklandık. Bu kutuplaşma türü de bilindiği gibi siyaset zemininde olan bir olgu. Başka kutuplaşmalar da var; iktisadi kutuplaşma, coğrafi kutuplaşma gibi.

 

İkinci olarak araştırmalarımızda öne çıkan, duygusal kutuplaşma boyutunun varlığı. Duygusal boyutundan kasıt şu; bizim siyasi parti kimliklerimizden dolayı birlikte yaşamaktan çok da haz etmeyen bir tarafımız var. Duygusal kutuplaşmada da başlangıç noktamız bu oldu. Biz bir adım daha ileri gidip ötekileşme olduğunu ileri sürdük araştırmalarımızda. Bizim kutuplaşma davranışlarımız diğer parti taraftarlarına yönelik ayrımcılık ve ötekileştirme olarak ortaya çıkıyor. Ortaya çıkan bu şeyi nasıl ölçtük? Kurulan sosyal mesafe ve ahlaki üstünlük üzerinden.

 

Son olarak da tolerans; siyasi hoşgörüyü ölçmeye çalıştık. Üçünü bir araya getirince de siyasi kutuplaşma denilen olgu ortaya çıktı. Savımız bu. 2015 yılındaki araştırmamız, 1 Kasım 2015 seçimi sonrası yapıldı. İkinci araştırmamız 2017 referandumu sonrası; 2020’deki araştırmamız ise pandemi sonrası yapıldı.

 

Kutuplaşmanın bir pivot boyutu var. Bunu şöyle izah etmeye çalışayım. İnsanlardan, kendine yakın olduğu bir parti seçmelerini istiyoruz. Ondan sonra parti taraftarını, en uzak parti taraftarlarına soruyoruz. Taraftarlar üzerinden gidince de bir nevi, sosyal psikoloji boyutu devreye girmiş oluyor. Zaman içerisinde insanların kendilerine uzak hissettikleri parti taraftarları da değişiyor.

 

Türkiye’de sistematik olarak hep öteki olarak görülenler var. İlk sırada bu HDP taraftarları, sonra AK Parti sonra da CHP taraftarları şeklinde sıralanıyor.  Ama bunlar aynı kişiler değil, çünkü 2015’ten bugüne seçmen tabanı da değişti. Geçen zaman içerisinde karşılaştırma yapmak çok kolay değil. Niye kolay değil? Bastığımız zemin değiştiği için de ondan.

 

Sonuç olarak her üç araştırmamızda da şu benzer bulgular ortaya çıktı. Birinci bulgu, Türkiye’de her zaman siyasal ve duygusal kutuplaşma olgusu olduğu gerçeği. İkincisi, kutuplaşmanın ötekisi olan üç partinin olduğu. Bunlar da HDP’liler, AK Partililer ve CHP’liler. Sonra da öne çıkan 5-6 partiyi dizebiliyoruz. Partiler arası çok büyük farklılık yok.

 

“BEN KUTUPLAŞTIRMIYORUM”, DİYEBİLECEK KİŞİ SAYISI ÇOK AZ

 

Duygusal kutuplaşmaya değindiniz. Bu araştırmanızda dikkatimi çeken bulgulardan biri “Siyasi görüş farklılıkları sosyal mesafeye dönüşmüş” kısmı ile ilgili olanı. Farklı bir partili ile iş kurmak, farklı bir partili ile komşuluk etmek veya çocuklarının arkadaş olup olmaması ile ilgili sosyal semptomlar çok yüksek ve açıkçası korkutucu geldi. Siyasal kutuplaşmadan çok duygusal kutuplaşmaya tekabül ediyor gibi. Siyasal kutuplaşma, toplumsal kutuplaşmaya nasıl bir süreçle evriliyor? 

 

Bu bahsettiğiniz 1925’te geliştirilen sosyal mesafe ölçeğidir. Yaygın kullanılan ayrımcılık ölçeğidir. Hatta bunun ‘komşu olarak ister misiniz?’ kısmı Dünya Değerler Araştırması’nda çeşitli gruplar içerisinde hoşgörü kriteri olarak da kullanılıyor.

 

Sosyal mesafe dediğiniz kısım, aslında bize çok şeyi gösteriyor. Komşuluk ne demek? Çocukların oynamasını istemek demek. İş kurmak demek.  Güven demek. Dikkat edilirse, çok boyutlu bir gösterge bu. Siyasi parti taraftarları arasındaki huzursuzluk ne oldu da komşu olmayı istememeyi, iş kurmayı düşünmemeyi, çocuklarıyla oyun oynamasını istememeyi yüksek oranlarda ortaya çıkarıverdi.

 

Bunun makro etkenleri var. Ekonomi bunlardan ilki. Ardından kentleşme olgusu sonra da siyasetçilerin bu tablonun ortaya çıkmasındaki katkıları şeklinde sıralayabiliriz. Siyasetçiler kutuplaştırıcı dil kullandıkları zaman taraftarlar yani aşağısı buna göre şekil alıyor. İnsanların özellikleri de önemli bir etken. Eleştirel düşünce yetersizliği, alınan eğitimin etkisi, insanların kolay olanı tercih etmesi gibi başka başka etkenleri de sıralamak mümkün.

 

Tüm bunları üç katmanda özetleyebiliriz. Birinci katman yapısal faktörler. Türkiye’deki ekonomik kriz, kentleşme, kapitalistleşme, pandeminin etkisi hatta seçim sistemini ve başkanlık sistemini de bu birinci katmana dâhil etmek mümkün. Tüm bunlar kutuplaşmayı tetikleyici birinci katmanın faktörleri.  Orta katmanda ise medya var, yani bağımsız bir medyanın olmayışı. Birbirinden farklı medya grupları içerisindeki kutuplaşmış bir medya yapısının olduğu gerçekliği söz konusu. Bu da kutuplaşmayı tetikliyor. Sosyal medyanın, insanları daha rahat kutuplaştırıcı davranışlar sergilemekten kaynaklı olumsuz bir boyutu da var. Bu katmandaki faktörleri artırmak mümkün. Tek faktöre tâbi değiller. Medya okuryazarlığının olmaması da pekâlâ kutuplaşmada etkili bir faktör olarak görülmekte. Sivil toplumun erimiş olması da burada. Yani “herkesin orada olabileceği” kurumların olmaması. Ortada duran kurumların olmayışı. Sivil toplumun güçlü bir damara sahip olmayışı gibi faktörler de tetikliyor kutuplaşmayı. Son katmanda da biz bireyler duruyoruz.

 

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz, kutuplaşmanın failini göstermekten çok nedenlerine odaklanmak gerekir. Daha fazla kutuplaştıran liderler tabii ki olabilir. Ama şu da unutulmamalı hep beraber kutuplaştırıyoruz. “Ben kutuplaştırmıyorum” diyebilecek kişi sayısı maalesef çok az. Bunlar da en masum olanlarıdır. Popüler bir şarkının sözüyle ifade edecek olursak “masum değiliz hiçbirimiz” denilebilir.

 

Kutuplaşma olgusu orta sınıfa ya da sınıf katmanlarına nasıl yansıyor?

 

Coğrafya ayrışması denen bir şey var. Eskiden kahveler ayrışıyor derdik, şimdi ise mahalleler ayrışıyor diyoruz. Seçim haritalarına bakacak olursak; iller, ilçeler, mahalleler ve hatta sokaklar bile ayrışmış bugün.

 

Birbirine temas eden insanlar azalıyor. En önemli nedenlerden biri de temassızlık. Bulunduğunuz ortam güvensizlik yaratıyor. İş kurma meselesi güven meselesi demektir. Evlilik meselesi her ne kadar kültürel kodlar içerse de burada da bir güven faktörü karşımıza çıkıyor.

 

Şerif Mardin’in bir zamanlar ileri sürdüğü, mahallede öğretmen-imam mücadelesi meselesi vardı. İdeal figür olarak öğretmen var, bir de ideal figür olarak imam var. İkisi de; iyi, doğru ve güzelin ne olduğu hususunda vaaz veriyorlar ama aynı şey değil onlar. Aynı şey olmayınca da bunlar çatışıyor. Biz bu tespitleri söyleyince de “hayır, yok öyle değil’ diyorlar, ama konuşunca ‘eh, biraz öyle’ diyorlar. Farklı parti taraftarlarının evlilikleri meselesi ile ilgili şunu söyleyebilirim. Farklı siyasi parti taraftarları arasındaki evliliklerin azaldığına dair hiçbir bilgi yok ama isteğin azaldığına dair elimizde veri var.

 

KUTUPLAŞMA SİYASETÇİNİN İŞİNE GELİR

 

Kutuplaşma sosyal hayata bu yönleri ile yansıyorsa, izole edilmesi hususunu konuşalım. Kutuplaşmadan çıkmak için siyasal aktörler, parti liderleri nasıl hareket etmelidir? Pratik olarak ne yapmalılar ki azalabilsin bu kutuplaşma sorunumuz? Yoksa kutuplaşma İbn-i Haldun’dan mülhem söyleyecek olursak, coğrafyamızın kaderi mi?

 

Üç katmanda çözüm üretmek mümkün. Öncelikle şu önemli hususu söylemem gerekir.  Ülkemizi yöneten siyasal elitler, kutuplaşmadan istifade ediyorlar. Kutuplaşma siyasetçinin işine gelir. Siyasi elitler bu konuyu çözmede çok da gönüllü değiller. Çünkü kutuplaşmış ortamdan en karlı çıkan siyasetçilerdir. Ayrıntılı politikalar geliştirmelerine de gerek kalmıyor bu arada.

 

Aslında seçim sistemi örneğin bizim sistemimiz, ittifaklar aritmetiği ile birlikte kutuplaştırıcı etkisini daha bir artırdı. Her ne kadar bizim çalışmamız, çoğunlukçu sistemler daha çok kutuplaştırıyor şeklinde bir sonucu gösteriyor olsa da. Temsili sistemler ise daha az kutuplaştırıyor. Bir de başkanlık sistemi ile iç içe geçmiş çoğunlukçu sistem var. Çoğunlukçu sistem kutuplaştırıyor. Örneğin belediye seçimlerimiz çoğunlukçudur. Birinci olanın seçimi kazandığı bir sistem ve bu da kutuplaştırıcıdır.

 

 

Şu an herkes kutuplaşmadan şikâyet ediyor ama değiştirmek hiçbirinin işine gelmiyor. 50-50 bölünmüş bir toplum herkesin işine geliyor. Dolayısıyla kutuplaşmanın izole edilmesinde birinci katman, siyasal elitlerin retorikleri ve davranışlarıdır. Diğer katmanlar ise sivil toplumun ve medyanın güçlenmesidir. Bunlar da dış kaynaklara bağlıdır. Yani mali güce bağlıdır.

 

Bildiğiniz gibi ülkemizde sivil toplum 90’lardan beri çok zayıf. Güçlü bir yapı kurulamadı maalesef. Sivil toplumumuz bir nevi kooperatif sisteminden geliyor, bunu biliyoruz. Ama daha önemlisi sivil toplumun özerk olmayışıdır. Sivil toplumun, kendi kaynakları ile geçinmesi gerekiyor. Medya ise Türkiye’de zaten bitti. Zira medya, farklı düşünce, kültür, sınıf ve ideolojiden insanların buluştuğu bir havuz olma özelliği ile kutuplaşmayı izole etmede önemli bir katalizör. Ama ana akım medya, iş insanlarının eline geçince, bambaşka sâikler ve öncelikler beliriyor. Gazetecilikten çok iş takibi tercih ediliyor.

 

Sosyal medyanın kutuplaştırıcı boyutunu regüle etmek ise çok daha zor. Çünkü çok daha dizginsiz bir alan burası. Tüm bu faktörlere bakıldığında ortaya çıkan şu oluyor: “Biz bu kutuplaşmadan çıkamayız” hissiyatı belki de düşüncesi giderek artıyor toplumda. Şunu söyleme lüksümüz yok: “Peki o zaman ben de bir şey yapmayayım.” Bizim bireyler olarak irademizi ortaya koymamız gerekiyor. Aktörlüğü ele alıp çıkışın yolunu aramamız gerekiyor.

 

Bizim kutuplaştırıcı çok fazla özelliğimiz var. Buna karşı mücadele etmek de kaçınılmaz. Don Kişot’un yel değirmenlerine karşı savaşı bir bakıma insanın kendine karşı savaşıdır. Bu savaşımda, söylem ve davranışlarımıza ne denli dikkat edersek, kutuplaşmanın izole edilmesinde de o denli bir katkımız hiç kuşkusuz söz konusu olacaktır.

 

Siyasi elitlerden bir adım beklemiyorsunuz anladığım kadarıyla, bireylerden yola çıkarak kutuplaşmayı regüle edeceğimize dair bir anlayışınız var. Doğru mu anladım?

 

Evet, çünkü siyasi elitlerin herhangi bir kazancı yok kutuplaşmayı azaltmakla. Şu andaki blok siyaset, açıkçası bir blokun insanı olmayı, her konuda olduğu gibi kültürel olarak da çok kolaylaştırdı. Siz bir blokun elçisi olun ve hararetli bir şekilde savunun, arkanızda mutlaka birileri olur. “Hem bu blok hem de o blok” dediğinizde ise, arkanızda kimse bulamazsınız. Tabiri caizse, bu beş para etmiyor.

 

ADALET, GÖZÜ KAPALI DAĞITTIĞINIZ ZAMAN OLUR

 

Kutuplaşmanın sertliğinden sosyal ve siyasal hayatta görülen ötekileştirme olgusuna geçebiliriz bu durumda. Nicel ve nitel bir çalışmanın ürünü olan Ötekileştirme, Gençlik ve Çocukluk üzerine  yaptığınız araştırmanızda ötekileştirmeyi derinlemesine incelemişsiniz. Ötekileştirme dilinin ve pratiğinin birey ve toplumlarda nasıl oluştuğunu bize izah edebilir misiniz? Bir de ötekileştirmeyi azaltmanın yolu-yordamı nedir, bu konuda ne söylemek istersiniz?

 

Aslında bizim ayrımcılık ve ötekileştirme yolculuğumuz çocukluktan başlıyor. Çocuklarla ilgili çalışmalarımızın bir kısmında şunu gördük; araştırmaya katılanlar başkasının çocuğundan bahsederken şunu diyorlardı: “çocuk gibi değil.” Kendi çocuğu için istediğini, öteki çocuğa bir hak olarak görmüyor. Kendi çocuğumuz için iyi eğitimi, iyi beslenmeyi, iyi giyinmeyi, iyi bir okulda okumasını istiyoruz ama söz konusu başkasının çocuğu olduğu zaman ‘ihtiyacı yok’ diyoruz. Ayrımcılık ve ötekileştirme kavramı ile ilk kez burada karşılaştık. Saha çalışmalarımızda bunu çok gördük.  Ötekileştirme de burada başladı.

 

Ötekileşme çok sık kullanılıyor ama altı çok dolu bir kavram değil kanaatimce. Psikolojide daha çok ayrımcılık kullanılır, ötekileştirme daha çok sosyoloji ve siyaset biliminde kullanılan bir olgu. Bizler 2015’ten sonra araştırmalarımızda ötekileştirmeyi ölçülebilir hale getirmeye çalıştık. Ötekileştirme dediğimiz şeyin altında adalet yatıyor. Adalet, gözü kapalı dağıttığınız zaman adalet olur. Yani karşınızdakinin kim olduğunu bilmeden verdiğiniz zaman. Bu önemli bir şey. Biz karşımızdakinin kim olduğunu bildiğimiz zaman onu vermeyi değiştiriyoruz. Çünkü karşındakinin kimliğini fark ediyorsunuz. Ayrımcılık ve ötekileştirme yolculuğu böyle başlıyor. “İnsandışılaştırma” nın bir adım öncesi diyebiliriz buna.

 

Ötekileştiriyorsunuz önce daha sonra da onu insan gibi görmüyorsunuz. Robot gibi, koyun gibi, hayvan gibi görüyorsunuz. Biz bunu çok duyduk. Bu bizi çok şaşırtmıyor. “İnsandışılaştırma” şeklindeki bir perspektif çıkıyor maalesef. 20. Yüzyılda yaşadığımız soykırımların altında yatan şey de buydu.

 

Peki bu ötekileştirme sürecini nasıl engelleyebiliriz? Bu soruna odaklandığımızda, şunlar karşımıza çıkıyor.  Birincisi, temas. Temas çok fark ediyor ötekileştirme sorununu gidermede. Bir arada bulunmak ve duvarın dışındakini tanımak. Teması da ikiye bölüyorlar; yolda geçerken görmek ve bir de iş birliği ve tanıma ile ona hak vermek.

 

Suriyelilere karşı tutuma dair bir takım saha çalışmalarımız oldu. Temassızlığı burada bariz bir şekilde gördük. Genelde biz biraz, zenofobisi yüksek bir kültürün içinde bulunuyoruz. O yüzden yabancıdan çekiniyoruz. Yabancı çok sevilen birisi değil kültürümüzde. Karşılaştırmalı çalışmalar bize bunu gösteriyor. Göçmen sayısı yüzde üç iken Türkiye’de; yabancı kökenli komşu istemeyenler yüzde otuz üzerindeydi. Bu yüzdende yabancılara temas etmemiz gerekiyor. En güzeli fiziksel temas yani beraber olabilmek. Beraber bir şey yapabilmek.

 

Sosyal psikolog Muzaffer Şerif bir araştırmasında bunu bize gösterdi. Kampta çocukları gruplara böldüğünde, düşmanlığın geliştiğini görüyor. Deney sonunda hep beraber yapabilecekleri bir iş verdiğinde ise, düşmanlığın azaldığını gözlemliyor. Bu yüzden esas derdimiz şu olmalı; beraber bir şey yapabilmek.

 

Alexis de Tocqueville’nin bahsettiği mesele de buydu. 19. Yüzyılda Amerika’da gördüğü ‘yatay kesen kurumlar’ var, insanların bir araya geldikleri. Bizde o kurumlar yok. İnsanların bir araya geldiği kurumlar çok çok az. Bizim kentleşmemiz, 19. Yüzyılda anlatıldığı gibi kendi etnisitesi veya hemşerilik bağlarından soyunup anonim bir İstanbullu, Ankaralı, Yozgatlı olduğu yer değil. Köydeki kimliğini, kente yanında getirmesiydi bizim kentleşmemiz. Bu yüzden de kaynaşmamız olmuyor. Hemşerilik bağı kuvvetli kalıyor, başka türlü de şehre tutunamıyorsunuz.

 

Tüm bu sosyolojik faktörler bize şunu dedirtiyor, “temas”a önem verilmesi gerektiği. Sokaktaki temas değil birlikte iş yapabileceğimiz kamusal alanın oluşması. İkincisi; işyerinde, okulda, mahallede diğeri ile birbirinizi tanıma şansınızı bulmamız gerekiyor. Eğitim bu noktada öne çıkan bir katalizör. Çoğunlukla üniversiteler, iyi kötü bir liberal eğitim veriyorlar. Ayrıca insanların daha önce görmedikleri kişilerle karşılaşmalarına da yol açıyorlar. Türkiye’deki üniversite seçme sistemini düşününce bir de herkes her yere girebiliyor. Hayatında ilk defa birileri ile karşılaşabiliyor.

 

İkincisi; spor yapmak, kültür ve sanat etkinliklerinde bulunmak. Bu da ötekileştirmeyi azaltan dinamikler olarak ortaya çıkıyor. Çünkü burada işbirliğine gidiyorsunuz. İnsanların kabile bağlarını yıkabilecekleri ortamlar ya da kurumlar tüm bunlar.  O zaman yeniden insanlaştırıyorsunuz.

 

Biraz önce demiştim ya insandışılaştırma var; herhangi bir kişiyi belli sıfatla adlandırıp sıfatın özelliklerini vermek, şimdi o sıfatı çözüyorsunuz. Suriyeli veya yabancı olmuyor, ‘Bizim Fatma’ oluyor. Böylelikle bunu çözmüş oluyorsunuz. Yeniden insanlaştırmış oluyorsunuz. Dışlanması gerekmeyen, ülkesine gönderilmesi gerekmeyen bir insanlaştırma.  Böylelikle dilinizde ve davranışlarınızda ötekileştirme kavramı giderek azalıyor. Özetle ‘temas’ ve “yeniden insanlaştırma” en önemli çözüm dinamikleri olarak karşımıza çıkıyor, diyebilirim.  

 

Yatay kesen kurumlar olan üniversiteler ve STK’lar ortak bir şeyler yapmayı veya dayanışmayı getirdiğinden ötekileştirmeyi azaltan mekânlar olduğunu söyleyebiliriz bu durumda.

 

Evet. Elimizdeki veriler bunu gösteriyor.

 

KAMUOYU ARAŞTIRMA ŞİRKETLERİ, MEŞRUİYETLERİNİ VERİDEN ALIP, VERİNİN SÖYLEMEDİKLERİNİ SÖYLÜYORLAR

 

Bildiğim kadarıyla bağımsız, ticari bir kamuoyu araştırma şirketinin kurucususunuz. Sosyal bilimler ile siyaset bilimine dair epeyce saha araştırmaları ve onlarca makaleniz de sözkonusu. Türkiye’de siyasal alanında yapılan kamuoyu araştırmaları sizce emekleme mi ergenlik mi yetişkinlik döneminde mi? Güvenirlik katsayıları ne kadar? Manipülasyon, çıkar ve objektiflik bağlamında bir teste tabi tutsanız karşınıza nasıl bir tablo çıkıyor?

 

1996’dan beri araştırma dünyasının içindeyim. Bu sektörde profesyonel çalıştım.

 

Kamuoyu araştırmalarına ilişkin kamuoyunun çok bilmediği ikili bir yapı olduğunu söyleyebilirim. Bir; kuralları düzenlenmiş, regüle edilmiş, standartları oturmuş kapasitesi oldukça gelişmiş kamuoyu pazarlama araştırmaları var. İlk nüveleri 1976’da atılan; PİAR dediğimiz şirketin kurulması ile gelen bir gelenek bu. Sonraları da mitoz bölünme ile bölündüler. Burası uluslararasılaşmış ya da küreselleşmiş durumda. Küresel olarak da inanılmaz satın alma ve birleşme ile ağlarını oluşturmuş durumdalar.

 

Türkiye’deki tüm araştırma şirketleri uluslararası ağlara bağlı. Uluslararası şirketlere, müşterilere hizmet veriyor.  Küreselleştiği için de bunun standartlar bellidir. İş yapım biçimi, insan kaynağı bellidir. Bu yapılar, kamuoyu araştırması yapmaz; yapsa da kamuoyu bunu duymaz. Bir anket yapıp piyasaya sonucu söylemez. Nihayetinde parasını kazanıyor zaten. Bir de bu tip araştırma şirketleri cezalandırılır.  Neden cezalandırılır? Sonucu hoşunuza gitmediğinden, parti taraftarları, partiler cezalandırır. Seçim sürecinde ıskalarsanız, müşterileriniz de cezalandırır.  Muteber hiçbir şirket oraya girmez. Anlatmaya çalıştığım ikili yapının, birinci kısmında yer alanlardır bunlar.

 

İkincisi ise, büyük bir kısmı merdiven altı olan ve siyasal araştırma yapanların olduğu kurumlar söz konusu. Kamuoyu bunları duyar. Birincisi daha nitelikli, disiplinli ama seçim araştırması yapmaz. Kamuoyu araştırması yapsa da sonucunu paylaşmaz. Kazançlı değil çünkü. İkincisini ise sadece TV’de duyarsınız. Mutfağı bilinmez. Bu tür araştırma şirketlerinde mutfak kısmı çok önemlidir. Örneğin, anketlerin doğru dürüst yapılması gerekiyor. Dolayısıyla ikinci saydığım; merdiven altı kurumlar; bu konuda standart uygulamazlar. Bu birikime de sahip değiller. Üstelik kültürel sermayeye de sahip değiller.

 

Bu ikili yapının dışında bir de, akademik araştırmalar var, bilim için yapılan. Seçim sonucu tahminleri yapmayan akademik araştırmalar. Seçmen davranışları üzerine araştırma yaparlar. “İnsanlar oy verirken, neye dikkat ediyorlar? Neden dikkat ediyorlar?” ve benzeri sorulara cevap vermeye çalışan akademik araştırmalardır bunlar. Akademik araştırmaların bir kısmı da yüksek standartta işini yaparken, diğer bir kısmı ise öylesine yaparlar. Ciddiyetle işe koyulmazlar. Mesela bir anketörün yapacağı anket sayısı iyi bir araştırma yapılıp yapılmadığının kriterlerinden biridir. İyi bir anket çalışmasında, bir anketörün yapabileceği maksimum sayı onikidir. Bütçe de buna göre planlanır. Piyasadaki şirketlerin açıklamalarına bakıldığında, günde 20-25 anket bazen de bir şirket 100 anket yapıyor. Bu yüzden anket yapma sayısı önemli bir göstergedir, araştırmaların ciddiyeti açısından.

 

Ben birinci gelenekten geliyorum. Akademik standartları çok yüksek bir gelenekten bahsediyorum. Ben yaptığım işleri gündelik hayattaki anketlerle aynı yere koymuyorum. Kalite açısından içim çok rahat. Kamuoyunun duyduğu anketler büyük oranda yanlıştır ve kalite kontrolünden geçmezler. Kamuoyu şunu sormalı; öğrencilerime de söylüyorum; ‘Bu anketler neden önüme bedava geliyor’ diye sormalı insanlar. Bu veri önüme neden bedava geliyor? diye sormalı. Kim veriyor bunun parasını diye sorması gerekiyor kamuoyunun. Çünkü anket yapma işi pahalı bir iştir. Ayrıca yasal düzenlemeler de bu araştırma şirketlerinin finansörünü ve finansını açıklamayı vazediyor. Eğer verilen cevap, “abonelere yaptım bu anketi” deniliyorsa, bu açıklamaya güvenilmemeli. Yıllardır bu işin içinde olan biri olarak bu tür araştırmaları nitelik olarak güvenilir bulmuyorum.

 

Bahsettiğiniz ikili yapıda yer alan ikinci kategorideki kurumları, bir tür emekleme mi çocukluk dönemi mi yoksa ergenlik dönemi içinde olmakla mı nitelendirmeliyiz?

 

Merdiven altındakileri diyorsanız, onların büyüme şansları yok ve merdiven altında kalmaya devam edecekler. Çok kâr ediyorlar. Prestij sahibi de oluyorlar. Araştırmacı olarak konuştuğunuz zaman; verinin söylemediği hiçbir şeyi söyleyemezsiniz. Çünkü herkese karşı ahlaki sorumluluğunuz var. Merdiven altı çalışanlar veri ne söylerse söylesin siyasi taktik geliştiriyorlar, siyasi pozisyon öneriyorlar. Meşruiyetlerini veriden alıp; verinin söylemediklerini söylüyorlar.

 

Altını çizerek şunun açıklığa kavuşturulması gerekir. Bağımsız araştırma kuruluşu ne demek? Hata yapıyorsanız hatanızı, kötü yapıyorsanız kötü yönünüzü söyler. İyisini söylemez. Meşruiyetini bağımsızlığından, tarafsızlığından alır. Para verip MR şirketine ‘benim böbrek taşımı gösterme’ deme şansınız yok. Varsa gösterir ama bizim arkadaşlarımız bütün hastalıklara çözüm bulmaya çalışıyor.

 

Bu ülkenin siyaset yapılma biçiminden de kaynaklanıyor. Ercan KESAL’ın yazıp yönettiği “Nasipse Adayız” filmi ile ilgili “Doktor Kemal Neden Hep Kaybeder?” başlığında bir yazı yazdım. ‘Kaç çıkmak istiyorsun abi’ diyenler vardı o filmde. Anlatmaya çalıştığım şey kısaca bu cümlede yatıyor. Birinci alandaki şirketlerin de sorunları var. Örneklem, nitelikli anketör bulmak, kalite kontrol sorunu vs gibi. Ama ikinci kategorideki ile arasında uçurum olduğunu da belirtmeliyim.  

 

Yarın…

  • Gençler siyasete ne kadar ilgili?
  • Gezi Gençliği ve 15 Temmuz Gençliği ne demek?
  • X, Y, Z kuşakları kimler?

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.