Marjinal Muhafazakârlar, Radikal Kürtler

Batı’ya ve Batılı değerlere karşı meydan okuyan güçlü başkan imajı içerideki tüm aksaklıkları örten bir ‘kutsal hale’ haline geliyor. İçeride konser yasaklamalar da bir meydan okuma olarak görüldüğü için muhafazakâr taban tarafından olumlu karşılanıyor. Muhalefetin öncelikle mücadele edeceği temel sorun, bu kutsal halenin yarattığı mistik kahraman imajı olacaktır.

Son dönemlerin en önemli gündem maddelerinden olan konser yasakları çeşitli argümanlarla izah edilmeye çalışılıyor. Özellikle ülkenin seküler kesimleri tarafından bu yasaklar dindarlığın bir dayatma şeklinde kendini inşası olarak lanse ediliyor. Aslında bu iddia iktidarın ilk döneminden itibaren dindarlığın yaygınlaşan kültürel gelenekleri üzerinden yapılmakta. İktidar kendi realitesini çoğu zaman bu kültürel geleneğe karşı duruşların mağduriyetine sığınarak gerçekleştirdi. Başörtüsü yasakları, imam hatip liselerinin engellenmesi vs. gibi muhafazakârların Kemalist rejimle uzun vadeli hesaplaşma sembolleri giderek yaygın dindarlığın direnme simgeleri haline getirildi. Ama özellikle son dönemde belirginleşen yasakların “artan dindarlık, muhafazakârlığın baskıcı hale gelmesi, hayat tarzına müdahale” gibi söylemler üzerinden okunması gerçekten konuyu izah edebilir mi?

 

Üstteki soruyu tekrar bağlanmak koşulu ile bir kenara bırakıp konuyu başka bir bağlama çekmek istiyorum: İktidar ve Güç.

 

“Daha fazla güçlü görünürsem her kapının açılacağını düşündüm. Şimdi, çok yanlış olduğunu anladığım bu durumun içine sürüklendim. Daha fazla nüfuz sahibi olma, olduğundan farklı görünme çabasıyla gücün yanında görünme, hükümetteki güçlü insanlarla fotoğraf vererek kendime yeni kapılar açma düşüncesi beni her gün başka bir yanlışa sürükledi.

 

Bu kısa paragraf bir süre önce Türkiye gündemine uyuşturucu bir madde kullanırken alınan videosu internete düşen iktidar partisinin genel merkezinde çalışan bir kişinin o dönem yayımladığı mektubundan.

 

Olayın ilk anından soruşturma sürecinin sonuna kadar konuşulan temel kavramlar; kokain, lüks araba, büro personeli, iktidar, pudra şekeri ve en nihayetinde kişinin serbest kalmasıydı. Kanaatimce tüm kavramlar kendi içinde üretilebilecek bir ahlaki zeminde tartışılmaya ve konuşulmaya müsait. Her ne kadar olayın faili suçlu görünse de aslında kişileri güçle muteber bir ilişki kurmaya yönlendiren sistemle hesaplaşmayı daha fazla konuşmalıyız.

 

Görünür olmak ve buradan imaj devşirmek adına, gücünün kaynağını nereden aldığı belli olmayan insanların statü kazandığı bir topluluğa dahil olma çabası sistemin bir sorunu gibi duruyor. Türkiye, mafya ve illegal güç ilişkilerinin sokağın psikolojik ruhunu belirlediği dönemleri hep yaşadı, yaşıyor. En çok suç işleyenlerin en muteber ‘vatandaş’ olduğu çerçevede bir gencin emek vermeden para ve nihayetinde güç/statü/saygı elde etme çabası garip görülmemelidir. Kent hayatı birtakım iktidar ilişkileri çevresinde örgütlenerek güç sahipleri tarafından yeni bir feodal düzen önümüze koyuluyor. Başkalarının alın teri üzerine çökülerek kurulan lüks ve şatafatlı hayatlar rol model yapıldığında, ahlak ve adalet geçmişin ilkel ruhu olarak görülüyor. Kokain çeken kişi kadar konuşulmasa da Erdoğan’ın damadının da katıldığı bir düğün töreninde havaya uçuşan paralar, lüks çakarlı arabalarla yapılan konvoylar daha kirli bir yüzü temsil ediyor.

 

Ekonomik krizin bedeli halkın büyük kısmına ödetilirken “büyüyoruz, güçleniyoruz, beka” gibi söylemler küçük, mutlu bir azınlığın hayal dünyası dışında bir hakikate tekabül etmiyor. Doğal olmayan bir zenginleşme süreci yaşayan bir grup muhafazakâr ise yapay zenginleşmenin getirdiği çürümeyi derinlerine kadar yaşıyor. Birkaç kişinin kurban edilmesine sebep olan uyuşturucu kullanma görüntüleri görgüsüz bir savurganlıkla sosyal medya hesaplarında evlerini arabalarını paylaşan bu yeni sınıf kadar tehlikeli değildir. Çünkü kutsal olanın emek olduğu gerçeği göz ardı edilerek tüketim ve gösteriş hayatın yegâne gerçeği haline geldi. Toplumsal statülerini elde ettikleri nesneler üzerinden sağlamaya çalışan bu topluluk; hak, hukuk gibi kavramları kibirli bir politik duruşa kurban ediyor. Emek ile elde etmek, elde ettiği şeyleri paylaşmak ve toplumsallığı bu dönüşüm mekanizması üzerine kurmak yozlaşmaya karşı esaslı bir karşı duruşu simgeliyor. Oysa ranta kurban edilen bireyler ve kentler hızlı yozlaşmayı tetikliyor.

 

İdeolojik Dindarlık

 

İşte tam bu noktada konser yasaklarını da kendi bağlamında meşru kılan güç ilişkisi devreye giriyor. Kendini var eden argümanları tükenen muhafazakâr zihin, varlığını devam ettirmenin ve güçlü imajı yaratmanın yolu olarak tabanını marjinalleştirmeye çalışıyor. Konser yasakları genel söylemden hareketle bir dindarlık inşası hedefleseydi yasaklanan isimlerin yerine muhafazakâr camialarla yakın ilişkiler içinde olan isimler seçilebilirdi. Oysa tercih edilen isimler de birbirine yakın dünyanın insanları. Öte taraftan yıllardır İslamcı camia içerisinde iyi kötü kendi müziğini yapmaya çalışan isimler hükümete yakın olsalar dahi 20 yıldır Adalet ve Kalkınma Partili belediyeler tarafından yasaklarla gündeme gelen isimler kadar taltif görüp kazanç sağlamadılar. O halde ne yapılmak isteniyor?

 

İktidarın kendi tabanının devamlılığını ve dinamizmini sağlamasının en önemli yolu, onları kendi inançları bağlamında ideolojik olarak ısrarcı bir noktaya getirmek olabilir. Bu da en başta dindarlığın temel iddiası olan toplumun ıslahının hedeflenmesi yerine gösterişçi ve ideolojik dayatmacı bir nesil ortaya çıkaracaktır. Zemini boşalmış bu kurgusal taban için tüm mağlubiyetler elbette bir savaş ortamının tetikleyici psikolojisini inşa eder. Yani marjinal bir muhafazakâr taban, ekonomik ve toplumsal krizleri dindarlığın güç kaybetmesi üzerinden okuyarak iktidarın varlığına daha fazla bel bağlayabilir. Bu manada marjinal bir muhafazakârlık bugün iktidarın devamı için daha gerekli görünüyor.

 

Muhafazakâr tabanı marjinalleştirmenin yolu Kemalist söylemi bazı seçilmiş simge isimler ile öne çıkarmak ve milliyetçi duyguları hareketlendirmekten geçiyor. İşte bu noktada Kürt sanatçılara yönelik yasaklar da anlam kazanıyor. Burada Kürt seçmenin iktidar partisinden uzaklaşma ihtimali gözükse de reelde onların rasyonel talepleri ile örgütlenen siyasal argümanı boşa çıkarma gayesi de ortaya çıkmakta. Kürt seçmenin odağı kaydırılarak siyasi partilerden talep edeceği konular marjinalleştiriliyor. Türk seçmenini kaybetmek istemeyecek siyasi partiler Kürt seçmenin taleplerini “radikal” görerek kapıyı kapatabilir. Bu durumda muhafazakâr Kürt seçmen için iki seçenek kalıyor; sandığa gitmemek veya dindarlık hassasiyeti ile iktidarı desteklemek.

 

Öte yandan iktidarın milliyetçi oyları mülteci meselesine değmeden kazanabilmesinin yolu da muhafazakârların marjinalleşmesi ve Kürtlerin radikalleşmesi olarak görünüyor. Mülteci meselesi muhalefet partilerince mutabakat sağlanmasa da sıkılıkla dile getirilen bir konu. Milliyetçi kitleyi dinamize eden mülteci karşıtı söylem iktidar için henüz kullanışlı görünmüyor. Çünkü ekonomik göstergeler mülteci genç tabanın kalmasını öngörüyor. Bu durumda mülteci kitleye değmeden inşa edilecek veya tekrardan ele geçirilecek milliyetçi taban için hâlâ en kullanışlı argüman Kürt meselesidir. Kürt sanatçıları hedef alan yasaklar, Kürt siyasal bilincinin rasyonel taleplerini yok ederek “örgütçü marjinalliği” artırmayı hedefliyor. Kürt seçmenin siyasal talepler yerine sokağa inmesi, birlikte hareket etmeye çalışan muhalefet masasının geleceğini tehdit edebilir. Kürtlerin siyasal temsilcisi olma iddiasındaki Hakların Demokrasi Partisi, iktidarın bu çabasına adeta olumlu karşılık verircesine uzun bir aradan sonra çözümün adresi olarak İmralı’yı gösterdi. Bu tavır partinin, tabanın siyasal bilincini ikna etmek yerine radikalleşmeyi bir kurtuluş reçetesi olarak kabullendiğini gösteriyor.

 

Muhafazakârların marjinalliği seküler söylemin radikal inşasına bağlı. Bu manada Gezi karşıtı söylemin konser yasakları sırasında dile getirilmesi önemli bir hamle gibi duruyor. Hatta Gezi eylemlerine katılanlara hakaret (sürtük, çürük) ve konser iptallerinin yasaklayanlar tarafından ahlaki ilkelerle açıklanma çabası, muhafazakâr kitle için Adalet ve Kalkınma Partisi’ni dindarlığın garantörü olarak yeniden yaratmayı hedefliyor. Ama daha ötesi partiyi savunanların ekonomi gibi aksaklıkları marjinal duygularla görmezden gelmesine de neden oluyor. Bu anlamda camide içki içildiği iddiası muhafazakâr tabanı ikna etmek için hayati bir argüman. Tüm bunlar radikal Kürtlerin ve marjinal muhafazakârların iktidar için son sığınak olarak yeniden yaratıldığını gösteriyor. 

 

Marjinalleşme siyasal bir sığınak olarak çoğu zaman kullanışlı bir argüman. Fakat bununla birlikte marjinalliğin uzun vadede getirdiği sorunlar toplumsallığı tehdit edecektir. Uyuşturucu kullanan parti çalışanları, lüks ve şatafat içinde fotoğraf paylaşan yereldeki parti yöneticileri vs. gibi dindar tabanı rahatsız eden görüntülerin muhafazakâr mahallede ciddi bir tepkiyle karşılaşması gerekiyordu. Oysa marjinal muhafazakâr toplum yapısında bu yaşananlar Cumhuriyet’le başlayan sekülerleşme eğilimin sonuçları olarak okundu. Haliyle bu durumdan kurtulmak için bile dindar bir iktidar çözüm olarak görülüyor. Muhafazakâr kitle, iktidarın ideolojik olarak sekülerleşmeye karşı tavrının meydan okuma olarak zuhur etmesini istiyor. Batı’ya ve Batılı değerlere karşı meydan okuyan güçlü başkan imajı içerideki tüm aksaklıkları örten bir ‘kutsal hale’ haline geliyor. İçeride konser yasaklamalar da bir meydan okuma olarak görüldüğü için muhafazakâr taban tarafından olumlu karşılanıyor.

 

Muhalefetin öncelikle mücadele edeceği temel sorun, bu kutsal halenin yarattığı mistik kahraman imajı olacaktır. Erdoğan’ın mistik bir değer olarak muhafazakârlığı/dindarlığı Türkiye merkezli olarak ihya ettiği düşüncesi ideolojik/gösterişçi dindarlığın alanını genişletiyor. Bu durumda dinin ihtiva ettiği değerleri ahlaki ilkelerle yaşamayan ama onu milliyetçi bir bağlam içinde beka söyleminin merkezi haline getiren, kokain kullanan, israfa dayalı lüks hayatlar yaşayan ama “gençliğin maneviyatına” sahip çıkan yeni bir kamusal dindarlık tevarüs ediyor. Muhalefet masasının dinin bazı ahlaki kodlarına (biriktirmeye karşı olmak, Ebuzer örnekleri vs.) vurgu yapması bu taban için herhangi bir anlam ifade etmiyor. Bunun yerine kutsal halenin zeminini oluşturan “kutsal devlet” ve “lider kültü” meselesi daha öncelikli duruyor. Erdoğan’a karşı başka bir kutsal hale çabasının (Atatürk veya başka bir lider üzerinden) marjinalleşmeyi/radikalleşmeyi beslemek dışında pek bir işlevi olmayacaktır.  

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.