Milli Eğitim Akademisi ya da Türkiye’de Öğretmen Yetiştirme Kaosu

Eğitim politikalarını belirleme gücüne sahip yöneticilerin hep miladı kendilerinden başlatmaları, tarih ve eğitim tarihi bilgi ve birikimlerinin yetersiz olması, bu yüzden üretilen günübirlik politikalar ve zevahiri kurtarma çabası, geçmişte yapılanları bilmeyip tekrar aynı şeyleri yapma alışkanlığı maalesef bize çok pahalıya mal olmaktadır.

milli eğitim akademisi

Ülke olarak öğretmen yetiştirme konusunda engin bir deneyime sahip olmamıza rağmen Türkiye’de öğretmen yetiştirme, eğitim sisteminin sürekli kanayan bir yarasıdır. Her yıl eğitim fakültelerinde 16 Mart öğretmen okullarının kuruluş yıl dönümü olarak kutlanır. 16 Mart 1848 Darül Muallimin-i Rüşti’nin kuruluş tarihidir. Bu Batı tipi öğretmen yetiştirme düşüncesi ile kurulan öğretmen okulunun üzerinden 177 yıl geçmiş ve biz hâlâ öğretmeni nerede ve nasıl yetiştireceğimizi tartışıyoruz. 

Bakanlık Kendini Tekrar Ediyor!

Mehter yürüyüşü gibi iki ileri bir geri yol almaya çalışıyoruz. Eğitim politikalarını belirleme gücüne sahip yöneticilerin hep miladı kendilerinden başlatmaları, tarih ve eğitim tarihi bilgi ve birikimlerinin yetersiz olması, bu yüzden üretilen günübirlik politikalar ve zevahiri kurtarma çabası, geçmişte yapılanları bilmeyip tekrar aynı şeyleri yapma alışkanlığı maalesef bize çok pahalıya mal olmaktadır. 

Bugünlerde Bakanlık çevrelerinde tartışılan konu 4+4+4 olmadı, 5+3+3 yapalım deniyor. Daha önce böyleydi zaten. Aynı parti iktidarında, 2012 yılında yapıldı, ne değişti? O zaman neyi bilmiyordunuz da yeni öğrendiniz? Sonra sorun sadece süre mi? Bu içerikle 5+5+5 yıl olsa ne olacak? 

Benzer biçimde 1980 öncesi öğretmenler Millî Eğitim Bakanlığı’na (MEB) bağlı eğitim enstitülerinde yetiştiriliyordu. İdeolojik kamplaşmalar nedeni ile öğrenci seçiminde problemler yaşanıyordu. Eğitim enstitülerinde ders yapılamıyordu. Eğitim tarihinde bir kara lekedir, 40 günde kabak, fasulye yetişmiyor, öğretmen yetiştirildi. Yaşanan sorunlar nedeniyle Yükseköğretim Kanunu ile öğretmen yetiştiren kurumlar üniversite bünyesine alındı. Şimdi MEB, daha önce büyük bir başarı elde etmiş gibi 101 eğitim/eğitim bilimleri fakültesi varken, öğretmeni biz yetiştireceğiz diyor.

Buyurun bir örnek daha, Bakanlık daha önce 1992 yılında 3797 sayılı Millî Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’un 55/a maddesi ile Milli Eğitim Akademisi’ni kurmuştu. Hatta Hasanoğlan’da bir bina bile yapılmıştı. Maalesef bazıları akademiyi ya da üniversiteyi hâlâ bina sanıyor. Bina yapınca olacak sanıyorlar ama olmuyor ve olmadı. Zira akademi en başta özerkliktir, bilimdir, araştırmadır, yayındır. Bu özelliklere sahip kurumlar var zaten, bir bakanlığın üniversiteye benzemeye çalışması patolojik bir durumdur. Sonunda bina İç İşleri Bakanlığı’na devredildi ve ilk akademi macerası böylece bitti. 

O yıllarda Akademi’nin ilk başkanı olarak atanan rahmetli hocam Prof. Dr. Haydar Taymaz ile bir kongrede karşılaştığımızda, hocam Bakanlığın zaten Hizmet İçi Eğitim Dairesi var, siz akademide ne yapacaksınız diye sorduğumda çok ilginç bir cevap vermişti, unutamadım. “Burhanettin benim ilk görev yerim Adana 5. Akşam Sanat Okulu’ydu. Oraya atandığımda hemen beni müdür yardımcısı da yaptılar ve ben o zaman sorulan her soruya cevap verebiliyordum” dedi. Benim için bu cevap yeterliydi. 

Hasta ile Operatör Aynı Kişi Olamaz

Bakanlık şimdi yine akademi kuruyor. Bakanlığın bazı eski ve yeni bürokratları hâlâ öğretmen yetiştirme işinin üniversiteye devredilmesinin rövanşını alma derdindeler. Onlar için bu bir nostalji olabilir, fakat eğitim sisteminin sorunu bu değil. Her yeni bakanı ikna etmek için uğraşırlar, fakat bugüne kadar başaramamışlardır. Giderek üniversiteyle ve bilimle bağını koparmaya çalışan Bakanlık, yeni projeler üretemediğinde eskileri ısıtıp yeni gibi sunmaya çalışıyor. Bir başka deyişle kendi tekrar etmeye devam ediyor. Bakanlık bu kısır döngüden çıkışın ancak bilimin ışığında olacağının maalesef farkında değil. Bilmedikleri şey hasta ile operatörün aynı kişi olamayacağıdır. 

Dağ Fare Doğurdu!

Ben uzun yılların beklentisi olarak Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun öğretmenlik mesleğini “efradını cami ağyarını mâni” bir meslek haline getirebileceğini umut etmiştim. Seçim öncesi giderayak Bakan’ın bir proje olarak; çıkarmak için çıkardığı, seçim döneminin gündemini oluşturan kanun, büyük bir fiyaskoydu. Dağ fare doğurdu ve yargı birçok maddesini iptal etti. Islahı mümkün olmayacağı için hemen arkasından aynı yöntemle, eğitim bileşenlerinin görüşünü almadan; almış gibi yaparak ikinci kanununu çıkardılar. Aslında kapsamı ve sonuçları itibarıyla pek bir şey değişmemiş olduğu açıktı. Özünü kariyer basamakları ve Milli Eğitim Akademisi oluşturuyordu. 

Kariyer Aldatmacası

Bu yazımızda akademi konusunu biraz açmak istiyorum, fakat bir cümleyle de olsa kariyer basamaklarından söz etmeden geçmek olmayacaktır. İşin özü ve aslı şu: Bakanlık öğretmenlerin ekonomik kazançlarına katkıda bulunmak amacı ile göstermelik bazı koşullarla 10 yıl kıdemi olanları uzman öğretmen, 20 yıl kıdemi olanları başöğretmen yaptı. Bunu yaparken yeterliği değil kıdemi esas aldı ve öğretmenlerin kendilerini geliştirme çabalarına ket vurdu. Bakanlık, yapılan yüksek lisans ve doktora eğitimine pirim vermediği gibi bu tür bir eğitimi de öğretmenlerin gözünde bilerek değersizleştirdi. Mevcut durumda yüksek lisans yapan öğretmen bir kademe, doktora yapan öğretmen iki kademe, toplamda bir derece alırken, uzman öğretmenliğe bir derece, başöğretmenliğe ise iki derece verdi. Bu tür bir uygulamanın amacının ne olduğu sanırım çok açık. Oysa bilindiği gibi bütün mesleklerde uzmanlaşma lisansüstü eğitimle olmaktadır. 

Milli Eğitim Akademisi

Gelelim akademi konusuna, son yıllarda ülkemizde bir akademi furyası var. Çağımız imaj çağı ve imaj oluşturmak için kelimelerin ve kavramların içi boşaltılıyor; gösterişli, abartılı ve fakat içi boş hale getiriliyor. Bu kavramlardan biri de akademi kavramı. Diyanet Akademisi, Adalet Akademisi şimdi de Milli Eğitim Akademisi.

Bilindiği gibi meslek elemanları lisans düzeyinde alınan eğitimle yetiştirilir. Doktor tıp fakültesinde; mühendis, mühendislik fakültesinde; hukukçu, hukuk fakültesinde; öğretmen eğitim fakültesinde yetiştirilir. Her meslekte gelişen ve değişen koşullara göre meslek elemanları kurum tarafından zaman zaman eğitime alınır. Bu tür eğitime hizmet içi eğitim denir. Daha önce bu eğitim, MEB’in Hizmet İçi Eğitim Dairesi tarafından düzenleniyordu, sonra hizmet içi eğitim işlevi tarihsel süreçte adı sırasıyla 385 sayılı KHK ile 1989 yılında “Öğretmen Eğitimi Genel Müdürlüğü”, 3797 sayılı Kanun ile 1992 yılında “Öğretmen Yetiştirme ve Eğitimi Genel Müdürlüğü”, 2011 yılında 652 sayılı KHK ile “Öğretmen Yetiştirme ve Geliştirme Genel Müdürlüğü” olarak değiştirilen bu birime verildi ve 2547 sayılı Kanun’a aykırı olarak eğitim verdikleri yere de Hizmet İçi Eğitim Enstitüsü denildi. Zira akademi gibi enstitü açmak da Anayasa’ya ve 2547 sayılı Kanun’a aykırıdır. Şimdide bu genel müdürlük feshedilerek Milli Eğitim Akademisi adını aldı. Böylece şahtılar şahbaz oldular. Oysa önemli olan zarf değil mazruftur. 

Amaç birilerine kadro bulmak, ücret ödemek, ideolojik amaçlara hizmet etmek, mülakat derdinden kurtulmak vb. örtük amaçlar değilse, eğitim sisteminin bunca sorunu varken öncelikli konu bu mudur? Milli Eğitim Akademisi acil bir ihtiyaçtan mı kaynaklanmaktadır? Üniversitelerin verdiği eğitimin yetersiz olduğunu gösteren hangi göstergelerden hareket edilmiştir? Etki analizi yapılmış mıdır? Bunun toplumsal ve ekonomik maliyeti ne olacaktır, bakılmış mıdır? Anlaşılan o ki MEB, işleri zücaciye dükkânına girmiş fil gibi yapmayı tercih etmekte, toplumsal ve ekonomik maliyetini dikkate almamaktadır. Sık sık sözü edilen, okullara genelgelerle bildirilen tasarruf tedbirleri ise laftan ibarettir. 

Kurumlar üniversitelerin hizmet öncesinde verdiği eğitimi tabii ki eleştirebilirler, hiçbir kurum eleştirilemez değildir. Üniversiteler de sütten çıkmış ak kaşık değildir, fakat bir kurum bir başka kurumun işlevlerini yok sayamaz ya da onun görevlerini üstlenmeye kalkamaz. Üniversite bilim demektir, yenilik demektir, gelişme demektir. Üniversiteler dünyadaki gelişmeleri izleyerek, ülkenin kurumlarına ve kültürüne uyarlamaya ve uygulamaya dönüştürmeye, özgün modeller üretmeye çalışır. Üniversitelerle kurumlar arasında rekabet ve çekişme değil ortak amaçlar için işbirliği olmalıdır. Kurumların kendi işlerini yapma yerine üniversiteye özenmeleri amaç kaymasıdır. Toplumsal kurumların görevleri bellidir. Aynı işi birden fazla kurumun yapması duplikasyondur ve kaynak israfıdır. MEB, eğitim fakültelerinin ve formasyon alarak öğretmen olmak isteyen diğer fakültelerden mezun olan adayların aldıkları formasyonu yetersiz görmekte ve yok saymaktadır. Öğretmenlik Mesleği Kanunu’na göre kurulan akademide üniversite mezunlarına üç-dört dönem süren bir eğitim verilmesi öngörülmektedir. Bu durum çeşitli açılardan eleştirilebilir ve en azından şu sorular sorulabilir:

  • Üniversitelerde verilen eğitimin yetersiz olduğuna hangi araştırma sonuçlarına göre karar verildi? Yetersizlik sadece öğretmenlik meslek bilgisi (pedagojik formasyon) konusunda mı? Yoksa alan bilgisi de yetersiz görülüyor mu? Sizin verdiğiniz eğitimin içeriği ne olacak? Üniversitelerin verdiği eğitimi yetersiz buluyorsanız sizin verdiğiniz eğitimin yeterli olacağının garantisi nedir? 
  • MEB bu eğitimi yine öğretim üyelerine verdirecekse, bu öğretim üyelerini kim, nasıl seçecek? Akademinin kadroları nasıl oluşturulacak? Eskiden Eğitim Enstitülerinde olduğu gibi ideolojik bir kamplaşmaya dönüşmesi nasıl engellenecek? 
  • Akademi eğitiminde zamana yayılan seçme süreci, mülakatın doğurduğu sakıncaları ortadan kaldıracak mı? Yoksa daha fazla sorun mu yaratacak?
  • Akademiye giriş sınavına başvurmak için eğitim fakültesi mezunu olmak ya da formasyon almak şartı aranmadığına göre bugüne kadar emek, para ve zaman harcayan yüz binlerce genci yok saymak, onların emeğini heba etmek adil bir uygulama olacak mıdır?
  • Durum böyleyken, her yıl yüz binden fazla gencin pedagojik formasyon almalarına neden göz yumuluyor? Bu gençlerin zamanına, emeğine, parasına, onlara ders veren öğretim üyelerinin emeğine, onlara ödenen paraya yazık değil mi? Bu açıkça kaynak israfı değil midir? 
  • Her yıl yüz binden fazla pedagojik formasyon öğrencisi okullarda uygulama adı altında okulun ortamını ve dersin işleyişini olumsuz olarak etkilemektedir. Alacakları belgeyi geçersiz saydığınız halde neden bu uygulamaya devam ediyorsunuz?
  • Üniversite öğrencisi de öğretmen de olmadığı için statüsü belli olmayan bu insanlara ödenen asgari ücretin altındaki maaşla onların üç-dört dönem sizin belirlediğiniz bir yerde yaşamlarını insan onuruna yaraşır bir biçimde sürdürebileceklerini düşünüyor musunuz? Ya da bu insanlar nasıl tanımlanıyor? Öğretmense öğretmen maaşı neden ödenmiyor? Değilse neden maaş ödeniyor?
  • Bir yıldan fazla bir kurs olur mu? Akademi ise, bu insanlara neden dereceye götüren bir diploma verilemiyor? Yoksa sadece adı mı akademi?
  • Asıl işlevi öğretmen yetiştirmek olan 101 eğitim/eğitim bilimleri fakültesini ne yapmayı düşünüyorsunuz? Yoksa bunu sadece YÖK’ün sorunu olarak mı görüyorsunuz?
  • Öğretmen olabilmek için harcanan süreyi en az iki yıl daha uzatan bu uygulama ile gençlerin öğretmen yetiştiren kurumları tercih etmelerini engellemeye mi çalışıyorsunuz? “Atanamayan öğretmen” sorununu böyle mi çözmeyi düşünüyorsunuz?
  • Özel öğretim kurumlarında çalışacak öğretmenler Milli Eğitim Akademisi mezunu olamayacaklarına göre onlar için ne düşünüyorsunuz? Özel öğretim kurumlarında çalışan öğretmenleri ikinci sınıf olarak mı görüyorsunuz? Ya da özel okullarda öğrenim gören öğrencilerin daha nitelikli öğretmenlerden ders almalarına gerek yok mu diyorsunuz? 
  • 1 milyondan fazla öğretmenin hizmet içi eğitimini gerektiği gibi ve zamanında yapamadığınız çok sayıda araştırma sonucu ile ortaya konulmuşken, Anayasa’ya ve Yükseköğretim Kanunu’na aykırı olarak hizmet öncesi eğitime el atmanızın gerçek nedeni nedir?
  • Akademi mezunu öğrenciler çok yeterli olacaklarsa neden atamalarını sözleşmeli olarak yapmak istiyorsunuz? Neden atamalar konusunda onlara özgü mobing niteliğinde düzenlemeler yapıyorsunuz? 

Sorular çoğaltılabilir. 

Maalesef Bakanlığın bu ve benzeri sorulara verebileceği ikna edici cevaplar bulunmamaktadır. Oysa planlama eyleme geçmeden önce düşünmeyi gerektiren bir süreçtir. Yapılacak işle ilgili her türlü soruya makul, mantıklı cevaplar bulabilme işidir. Bu nedenle alınan kararların, çıkarılan yasanın sorun çözmekten çok sorun yaratacağı açıktır. Aynı anlayışla ve bakış açısı ile örtük amaçlarla yapıldığı sürece kanunu on kere de değiştirseniz sonuç değişmeyecektir. 

Sonuç olarak Türkiye’de öğretmen yetiştirme konusu Öğretmenlik Mesleği Kanunu ile her zamankinden daha sorunlu ve karmaşık hale getirilmiştir. Sorunlar çözülmemiş, bir kaos ortamı yaratılmıştır. Formasyonu olan mezunlar, formasyon alanlar, eğitim fakültelerine devam edenler, KPSS puanına güvenenler, hepsi ne yapacağını bilemez durumdadır. Önlerini görememektedirler. Öğrenciler mağdur, aileler kırgın ve kızgındır. MEB, ben istediğim kadar adayı seçer akademiye alırım, gerisi beni ilgilendirmez derken; Yükseköğretim Kurumu, işe yaramayan belgeleri vermeye devam etmekte ve Bakanlığın fakülteleri işlevsiz hale getiren karar ve uygulamalarına karşı ses çıkaramamaktadır. YÖK, politik nedenlerle formasyon programlarını kapatarak tepki çekmek yerine öğrencilerin tercih etmeyerek kapatmalarını beklemektedir. Artık üniversite mezunu herkes öğretmen olmak için Akademi Giriş Sınavı’na (AGS) başvurma ve öğretmen olma hakkına sahiptir. Fakat herkesin yapabileceği iş meslek değildir. Öğretmenlik mesleği, Öğretmenlik Mesleği Kanunu ile katledilmiştir. Bu kanunun mesleğe verdiği zararın kısa bir sürede telafisi mümkün değildir. Bugün maalesef MEB, YÖK ve üniversiteler arasındaki uyum ve işbirliği hiç olmadığı kadar zayıftır. Bu durum her hâlükârda öğretmenlik mesleğinin, gençlerin, öğretmenlerin, öğretim üyelerinin ve sonuçta ülkenin kaybetmesine yol açmaktadır.

Peki Ne Yapılması Gerekir?

Zararın neresinden dönülürse kârdır. MEB, Akademi fikrinden derhal vazgeçmelidir. MEB, eğitim fakülteleri ile öğretmen yetiştirme konusunda daha sıkı bir işbirliği yapmalıdır. Hizmet öncesi eğitime talip olma yerine hizmet içi eğitimi de eğitim fakülteleri ile işbirliği içinde yürütmelidir. Eğitim fakültelerinin öğretmen yetiştirdikleri alanlarda başka fakültelerden mezun olanların başvurularını kabul etmemelidir. Eğitim fakültelerinde bulunmayan bölümler için öğretim üyesi kadrosu zengin olan köklü üniversitelerde yüksek lisans programları açarak akademik dereceye götüren bir programla, öğretmeni yüksek lisans düzeyinde yetiştirmelidir. Bu nedenle pedagojik formasyon programları en kısa zamanda kapatılmalıdır. MEB bütün öğretmenleri kendi alanlarında ya da eğitim bilimlerinin çeşitli alanlarında lisansüstü eğitim yapmaya, uzmanlaşmaya teşvik etmelidir. Kıdeme dayalı uzmanlaşma yerine yeterliğe dayalı uzmanlaşma modeline geçmelidir. Hak edilmeden verilen ödüllerin alanı da vereni de, ödülü de değersizleştirdiğini, eğitim sistemine zarar verdiğini anlamalıdır.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.