Milliyetçi-Muhafazakâr Tarih Yazımı Osmanlı Vizyonuna Karşı

Ulus devletler her yerde kendi sınırlarını ve bir toprak üzerindeki hakimiyetlerini tabii ve kaçınılmaz göstermek için resmi tarih tezleri kurarlar. Türkiye de bu anlamda istisna değil. Ancak, buradaki en ilginç özellik, 1071-1923 arası dönemde etnik ulus devlet kalıbına sığması imkânsız bir emperyal geçmişin bu kalıba sokulup, yeniden yorumlanması ve buna dini bir kutsiyet atfedilmesi.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Cemil Aydın Osmanlı ve Asya anti-sömürgecilik düşüncesini çalışmış, küresel tarih alanında temayüz etmiş özgün bir düşünür. Kendisiyle Türkiye’nin son yıllarda yükselen milliyetçi-muhafazakâr ve bir yönüyle Kemalist siyasal dilini, tarih okumasını, toplumsal tasavvurunu konuştuk. Son kitabı “İslam Dünyası Fikri” ile tarihsel kurgularımıza da ışık tutan Aydın’la Osmanlı’yı, Cumhuriyeti ve bugünü Türkiye’den ve dünyadan tartışmalar eşliğinde sizler için değerlendirdik.

 

Kitabınızdan bir soru ile başlamak isterim. Ancak son kitabınızdan değil, ilk kitabınızdan sormak isterim. Zira Türkiye’deki tartışmalara son kitabınız “İslam Dünyası Fikri” ciddi bir katkı sunacağını düşünsem de, Pan-İslamcı ve Pan-Asyacı dünya tasavvurlarının Batıcılık karşıtlığını, anti-sömürgecilik düşüncesini incelediğiniz “Asya’da Batıcılık Karşıtlığının Siyaseti” kitabınıza değinmek istiyorum. Bu kitabınızda I. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında zuhur eden yaklaşımları ele alıyorsunuz, mukayese ediyorsunuz. Asyacı düşünce tasavvurunu bir kenara bırakıp Osmanlı son dönemine ve sonrasına dikkat kesilirsek, bugün Türkiye’ye baktığınızda Osmanlı son döneminde ve Cumhuriyet’in başında ortaya çıkan Pan-İslamcı dünya tasavvuru arasında nasıl farklar görüyorsunuz? Hangi dinamiklerde süreklilik var?

 

Her şeyden önce Birinci Dünya Savaşı öncesindeki dünya düzeninin bir imparatorluk dünyası olduğunu unutmamak lazım. Ve bu imparatorluk dünyasına ırkî kimlikler, hem imparatorluk tebaası olan değişik insanların hak taleplerini belirliyor hem de Osmanlı, Çin ve Japonya gibi ülkelerin uluslararası hukuktaki eşitsizliğini meşrulaştırıyor.

 

1913 yılına baktığımızda, örneğin, Afrika’nın neredeyse tamamı Avrupa imparatorluğu sömürgeleri. Asya da keza öyle. Arada egemenliğini, tüm Avrupa hegemonyasına rağmen koruyan bazı krallık ve imparatorluklar var. Bunlar Tayland (Siam), Japonya, kısmen Çin (pek çok liman şehri sömürge yönetimine yakın bir idare altında olsa da), İran, Etiyopya ve Osmanlı. Bu ortamda, Batı karşıtlığı denilen şey hiç bir zaman modern batı medeniyeti ve terakkiyi veya uluslararası hukuk değerlerini reddetme olmuyor. Ana vurgu, Avrupa imparatorluklarının tesis ettiği ırk hiyerarşisi ve ayrımına karşı, eşitliği vurgulamak.

 

Hindistan’daki Hindu ve Müslümanların talebi, mesela, İngiliz imparatorluğu içinde haklarını kazanmak. Mahatma Gandi, İngilizlerin güney Afrika’daki savaşında yaralı askerlerini taşıyan ambülanslara gönüllü oluyor krala sadakatini göstermek için. Gandi’nin ilk talebi, imparatorluk içinde eşitlik. Bu talep başarısız olunca daha doğrusu İngilizler tarafından reddedilince, Hindistan’ın bağımsızlığını talep edecek 1920’li yıllardan sonra.

 

Osmanlı ve Japonya gibi bağımsız birimler ise kapitülasyon ve benzeri ayrımcı pratiklerin sona ermesini ve uluslararası düzende eşitliği savunuyor. İslam alemi, sarı ırk ve Asya, siyah ırk ve Afrika ve beyaz ırk/Hristiyanlık gibi jeopolitik coğrafi ırki ünitelere paralel doğup gelişiyor, ve önce bu terimler Avrupa sömürgeciliğini meşrulaştırmak için kullanılıyor. Batı karşıtlığı gibi görülen İslam birliği veya Asya birliği siyaseti, bir tür ezilmiş ırk dayanışması ile sömürge ülkelerinden halkların hak talebini desteklemek ve aynı zamanda Osmanlı gibi Avrupalı olmayan imparatorlukları uluslararası hukukta eşitliğe kavuşturmak için vurgulanıyor ilk başta.

 

Neticede batıyı reddeden bir karşıtlık yok. Avrupa merkezli aydınlanma gibi evrensel değerler ile Batı ırkçı emperyalizmi arasındaki çelişkiyi vurgulayıp, batı dışı toplumların medeniyet ve aydınlanmayı benimseyerek, ırkçılığa karşı direnme stratejisidir Pan-İslamism ve Pan-Asyacılık. Ama hikayenin karmaşıklığı da tam da burada başlıyor.

 

MEŞRUTİYET DÖNEMİ İSLAMCILIĞI SOĞUK SAVAŞ İSLAMCILIĞINDAN FARKLI İDİ

 

Osmanlı İslamcılığından isimler bugün iktidar diline dönüşen Batı karşıtlığını ve bu dili besleyen figürleri görselerdi neler düşünürlerdi? Ya da başka bir deyişle Namık Kemal, Mehmet Akif, Said Halim Paşa veya Elmalılı Hamdi bugün yaşasaydı siyasal olarak nereye düşerlerdi?

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki ittihat-ı İslam düşüncesi veya genç Osmanlı sonrası Müslüman medeniyeti düşüncesi ile soğuk savaşın ikinci yarısında ortaya çıkan ve soğuk savaş kamplarının ideolojik muhtevasından etkilenen batı karşıtı İslam devleti vizyonlarını ayrı düşünmek lazım. Bazı fikri benzerlikler olsa da, bunlar çok farklı projelerdir.

 

 

Namık Kemal ve genç Osmanlıların birincil gayesi, çoğulcu Osmanlı imparatorluğunu korumaktır ve Tanzimat’ın otoriter modernleşme projesini daha fazla demokratikleştirip, anayasal bir çerçeveye büründürmektir. Zira Mehmet Akif Ersoy ve Hamdi Yazır da Abdülhamid’in anayasayı askıya almasına karşı çıkmış, Abdülhamid muhalefetine katılıp, imparatorluğu meclis ile koruyabileceklerine inanmışlardı. Tabii ki bu üç Müslüman düşünür de Avrupa’nın Oryantalizmini ve Müslüman karşıtı söylemini, emperyal politikalarını eleştireceklerdir. Üçü de imparatorluk merkezinde Türkçe konuşan Sünni Müslümanlar oldukları için belli bir ayrıcalığa da sahiplerdi ve imparatorluğun geleceğindeki liderliğin yine Sünni Türklerde olmasın tabii görmüş olabilirler. Ama bunların hiç birisi ulus devlet milliyetçisi değildi. Her türlü Arap vatandaşı Osmanlı’nın asli bünyesi olarak gördükleri gibi, Müslüman olmayan Osmanlıların da imparatorluk bünyesinde kalacağına inanmaktaydılar.

 

 

Muhtemelen Namık Kemal, bünyesinden Ermenilerin ve Rumların çıkarılacağı bir Osmanlı’yı hiç aklından geçirmemiştir bile. Mehmet Akif ve Hamdi Yazır, 1912 Balkan savaşlarıyla başlayıp, 1923 Lozan’a uzanan süreçte imparatorluğun yıkılmasına (bu arada Ermeni tehciri ile Türk-Yunan nüfus mübadelesine) şahsen şahit oldukları için onlar da zamanla çoğunluğu Müslüman olan Türkiye devletinin gerekliliğine Atatürk ve İnönü kadar inanmış olabilirler. Zaten Türkiye’yi Müslüman bir cumhuriyet yapan, ironik olarak Lozan Anlaşması gibi uluslararası metinler ve Cumhuriyeti kuran Kemalist kadro olacaktır.

 

Cumhuriyet döneminde Akif ve Hamdi Yazır bazı batılılaşma reformlarına itiraz etmiş olsalar da bu iki isim de muhtemelen Necip Fazıl Kısakürek sonrası milliyetçi söyleminde görülen azınlık ve Arap düşmanı Türkçü ideolojiyi veya soğuk savaş sonlarına doğru şahit olduğumuz İslamcı ideolojiyi garipseyip, kendilerine yabancı göreceklerdir. Mehmet Akif, Mısır’a gittiği zaman, Mısır, İngilizlerle iş birliği içindeki Hidiv ailesinin yönetiminde, ve Akif bu ailenin önemli isimlerinden birinin misafiri. Osmanlı sonrası dönemde bir Müslüman enternasyonalizmi ve dayanışması devam ediyor ve Akif bunu Mısır’da gözlemliyor olsa gerek, ancak dikkat ederseniz Cumhuriyet rejimi aleyhinde hiçbir net beyanatta bulunmuyor ve zaten dünyanın başka hiçbir yerinde 1960’lara gelene kadar bugün İslamcı diye tanımlanan ideolojik kamp henüz ortaya çıkmış değil.

 

Akif 1936 yılında vefatından kısa bir süre önce İstanbul’a geldiğinde, İstanbul hala Osmanlı’nın çoğulcu mirasını pek çok yönden taşıyan bir şehirdi (mesela şehrin üçte biri hala gayri Müslimlerden müteşekkildi). Mehmet Akif’in kaldığı son ev de bu kozmopolit İstanbul’un istiklal caddesinde bulunan, bir Ermeni mimarın tasarımıyla yapılan Hidiv sülalesine ait Mısır Apartmanı olacaktı. Kısaca söylemek gerekirse, Meşrutiyet dönemi İslamcılığı hala Namık Kemal’in kozmopolit Osmanlıcı mirasına sahip olup, Soğuk savaş İslamcılığından çok farklı bir mahiyete sahip.

 

OSMANLI İMPARATORLUĞU TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN CİHAN HAKİMİYETİ ARACI DEĞİLDİ

 

Abdulhamid’le Mehmet Akif’i, Necip Fazıl’la Said Halim Paşa’yı, Namık Kemal’le Kadir Mısırlıoğlu’nu beraber tüketebilen bir gelenek oluştu? Öncelikle bu yeni dili nasıl değerlendiriyorsunuz? Buradan ne çıkar?

 

Bugün Payitaht Abdülhamid gibi TV dizilerinin senaryosuna ilham kaynağı olan milliyetçi muhafazakâr tarih tezinin oluşmasında Necip Fazıl, Kadir Mısıroğlu ve Sadık Albayrak gibi isimlerin çok büyük bir kurucu rolleri vardır ve yeni tarih anlatısını onu doğuran Soğuk Savaş bağlamı içerisinde, Kemalizmin tarih kurgusuna karşı geliştirdiği polemik reddiye haleti ruhiyesi ve orijinalliği ile değerlendirmek lazım.

 

Mustafa Müftüoğlu’nun Yalan Söyleyen Tarih Utansın diye çok satan bir kitabı vardır, muhafazakâr gözle Kemalist tarih tezini reddetmek için yazılmıştır. Aynı başlıkta bir kitabı asıl bu Necip Fazıl sonrası Abdülhamid merkezli İslamcı tarih tezi için yazmak mümkün zira bu tez tamamen gerçeklerden uzak bir tarih kurgusuna dayanıyor. Daha doğrusu, Türkiye’deki milliyetçi-muhafazakar Osmanlı tarihi yazımında, kısmen Kemalistlerle işbirliği içinde, Osmanlı’nın emperyal ve kozmopolit yanlarını inkar edip, onu bir tür şövenist Türk cihan hakimiyeti projesine dönüştüren bir dizi seçici ve icad edilmiş hikayeye dayanıyor.

 

Tarihçi olarak şunu söylemek mümkün: Osmanlı imparatorluğu tarihinde Türkçe/Osmanlıca dilinin ve Sünni Türk Müslümanların önemli bir yeri vardır muhakkak. Ama Osmanlı imparatorluğu bir Türk milliyetçiliğinin cihan hakimiyeti aracı değildi. Soğuk Savaş döneminde Seyyid Kutup ve Mevdudi gibi teorisyenlerin hayal ettiği bir İslam devleti veya hilafet de değildi.

 

Sultan Abdulhamid’i önce Türkiye’yi ve sonra da İslam alemini, Batı’nın ve Batılılaşmacı elitlerin zulmünden kurtarmaya çalışan anti-emperyalist bir halife olarak resmeden tarih anlayışı yüzlerce çelişkilerle dolu olmasına ve tarihi vakalara uymamasına rağmen, fevkalade başarılı olup, bugün neredeyse resmi tarih anlayışı hüviyetini kazanmıştır. Örneğin, İslam alemi adına İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı cihad ilan edenler, Abdülhamid değil, Jön Türklerdir. Garip bir şekilde, Enver Paşa’nın Müslüman enternasyonalist ve Pan-İslam projeleri hep Abdülhamid’in yaptığı şeylermiş zannediliyor.

 

Bu açıdan bakıldığında, bu hikayeyi kuranlar bir senaryoya bu kadar çok insanı inandırtmaları açısından bir reklamcı dâhisi olarak görülmelidir. Bu Ulu Hakan Abdülhamid tezi, Meşrutiyet dönemi İslamcı düşünürlerin hiç birinin kabul etmeyeceği bir tezdir ve Kemalist tarih tezinin kara dediği her şeye ak ve ak dediği her şeye kara demekle ortaya çıkmıştır: İşin üzücü tarafı, Türkiye’de son zamanlarda Osmanlı tarihi hakkında yapılmış tüm detaylı ve arşive dayalı akademik tarih çalışmaları, bu resmi Türkçü-İslamcı tarih tezini yalanlıyor olmasına rağmen, bir türlü bu anlayışın kamuoyundaki kökleşmiş kabulüne tesir edemiyor.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Osmanlı sultanlarının hilafet ünvanları da bugün sanki Osmanlı imparatorluğunun temel ekseni gibi gösterilmektedir. Halbuki Osmanlı Sultanlarının egemenlik ünvanları Padişahlık, Han ve Hakan’lık. Abdülhamid bile halife olduğu kadar Han olarak bilinir. Osmanlı hanedanının bir halifelik olarak sona ermesi çok ilginç tarihi çelişkilerden biridir, zira başlangıçta bu hanedan halifelik olarak başlamıyor, ve halife ünvanının küresel önemi 1870’lerden sonra hızla artıyor. Kitap biraz da bu küresel halifelik ünvanının niye 19.uncu yüzyıl sonunda ortaya çıktığını anlamaya ve açıklamaya çalışıyor.

 

 

1071-1923 ARASI EMPERYAL GEÇMİŞİN ETNİK ULUS DEVLET KALIBINA SIĞMASI İMKÂNSIZ

 

Son dönemde hem popüler kültürü, hem iktidar siyaset dilini hem de dini dili çok sert bir şekilde yoğuran, belli bir kalıba sokan ve belli sınırlar dairesine hapseden bir tarih dili tekrar zuhur etti. Bu dil aynı zamanda toplumsal meşruiyetin olduğu kadar entelektüel ve akademik Lingua Franca haline de dönüştü. Hatta yasal resmi tarih dili olduğu bile söylenebilir. Siz bu dili nasıl değerlendiriyorsunuz? Ne kadarı kurgu ne kadarı gerçek? Böylesi bir tarih anlatısı tarihe, topluma ve siyasete ne yapar?

 

Türkiye’nin tarihini, sadece Türklerin tarihi olarak Malazgirt savaşıyla başlatıp, ardından Osmanlının kuruluşu, İstanbul’un Fethi, Yavuz ve Kanuni’nin seferleri ile devam ettirerek, Viyana savaşıyla övünüp Çanakkale savaşı ve Kurtuluş savaşı ile sonlandıran tarih anlatısının iktidar dili olmasının yansıra hem bir ulus devlet milliyetçiliğine sığdırılmaya çalışılıyor ve hem de dini inançlarla özdeşleştiriliyor. Bu hikâyede Kürtlere hiç yer verilmemesi, yüzyıllardır Anadolu ve Balkanlarda Osmanlı nüfusunun çok önemli bir parçası olmuş olan Ermeni ve Rum’ları tamamen silmesi, hatta Arapları gözardı etmesi, (örneğin 1860-1918 arasında Osmanlı nüfusu içinde fazlasıyla Osmanlıcı olan Hristiyan ve Yahudi Arapları hiç dikkate almaması) bu resmi tarih tezini bir yandan emperyal geçmişle gurur duyarken, fazlasıyla etnik milliyetçiliğin dar kalıplarına sokuyor.

 

Ulus devletler her yerde kendi sınırlarını ve bir toprak üzerindeki hakimiyetlerini tabii ve kaçınılmaz göstermek için resmi tarih tezleri kurarlar. Türkiye de bu anlamda istisna değil. Ancak, buradaki en ilginç özellik, 1071-1923 arası dönemde etnik ulus devlet kalıbına sığması imkânsız bir emperyal geçmişin bu kalıba sokulup, yeniden yorumlanması ve buna dini bir kutsiyet atfedilmesi.

 

Osmanlı’nın Timur, Safevi veya Memluk Mısır’ı ile yaptığı savaşlar da bir tür Sünni Türk-İslam sentezi içinde anlamlandırılmaya çalışılıp, tüm bunlara Batı karşısında mazlum Müslüman alemini savunan şanlı millet misyonu da atfedilmektedir. Türkiye’deki okullarda böyle bir tarih tezinin hamaset ve piyes dili içinde vurgulanması ve yeni nesillere aktarılması, akademik tarihçilerin on yıllardır yaptıkları Osmanlı tarihçiliği çalışmalarının fikri sonuçları ile halk arasındaki Osmanlı-Türk tarih inancı arasındaki uçurumu daha da derinleştiriyor.

 

Eğer bu tezin çelişkilerine ve siyasi sonuçlarına karşı getirilen eleştiriler mahkeme konusu edilebiliyorsa, Türkiye’deki tarih bölümlerinin çoğunun mahkemeye verilmesi gerekir. Bu tarih tezini okuyan ve dinleyen Alevi, Kürt ve gayri Müslim vatandaşların kendilerini Türkiye’nin geleceğinden dışlanmış hissetmeleri de kaçınılmaz olacaktır. Burada bu tarih tezinin, ümmet ve milleti birleştirip Sünni Müslüman enternasyonalizmine dayalı görünmesine rağmen Sünni Arapları dışladığını da unutmamak lazım.

 

Son zamanlarda Türkiye’de Suriyeli göçmenlere karşı geliştirilen ırkçı dışlayıcı dilde tezahür eden tarih anlayışının bu ana akım Türk-İslam tarih tezine dayandığını da unutmamak lazım. Suriyelilere karşı, bu ülke için savaşıp can vermeyenler buraya ait olamaz diyenler, Birinci Dünya Savaşı Osmanlı ordusunun dörte birinin Arap olduğunu inkâr ettikleri gibi, Türkiye-Suriye sınırının da ne kadar sunî olduğunun farkında değiller. Antep ve Adana’daki Fransız yönetimine karşı direniş esnasında (ki bu yüzyıl önce bugünlerdir) Halep ile Antep’in kaderi hala birdi ve Türkiye-Suriye sınırını, Suriyelilerin iradesi dışında Ankara hükümetinin Fransızlarla yaptığı anlaşma belirledi. Birinci Dünya Savaşı Osmanlı yenilgisinin neticesi olarak ortaya çıkan ve tabii olmayan Türkiye’nin Suriye ve Irak ile olan sınırlarını sorgulayanlar dahi, maalesef bunu Suriye ve Iraklı halkların geleceği ve menfaatini göze alarak değil, Musul ve Kerkük petrolünü almak isteyen bir devlet yayılmacılığı ruhuyla yapıyor.

 

ULUS DEVLETLERİN KRİZİ ETNİK TEMELLİ TAASSUP NEDENİYLE ORTAK BİR İNSANLIK TARİHİ KURAMAMAK

 

Bu türden bir tarihsel dilin incelediğiniz diğer dünya örneklerinde de zuhur ettiğini görüyor musunuz? Küresel popülizm diye adlandırılan dalga bu türden oluşumlara yol mu açıyor? Mesela Rusya’da benzer bir durum çok sert bir şekilde yıllardır devam ediyor. İran neredeyse tamamen bu türden bir kurgunun üstünde oturuyor. Amerika Trump döneminde karikatürize edilse de benzer bir savrulma yaşadı. Bu veya başka örneklerden yola çıkarak ya da bakarak Türkiye’ye dair neler söylersiniz?

 

Ulus devletlerin, kendi sınırlarını ve ulusun toprak üzerindeki hakimiyetini meşrulaştıran ve bir ulus ile bir toprak arasında ebedi bir ilişki kurmaya yönelik tarih tezleri, Yunanistan’dan Çin’e kadar pek çok ülkede görülebilir. Bu tarih tezleri, her yerde azınlıkların dışlanmasını ve ezilmesini de beraberinde getiriyor. Burma’daki milliyetçiliğin, Rohingya azınlığına yaptığı ayrımcılık ve zulüm de benzer bir tarih anlayışına dayanıyor mesela. Hindistan’da, Hindu çoğunluğun Hindistan’ın asıl ve ebedi sahibi olduğunu iddia eden milliyetçi tarih anlayışı, tarihi çarpıtarak Müslümanları İngilizler öncesi ülkeyi işgal eden bir milletin kalıntıları olarak gösterip, onların Hindistan’a ait olmadığını (ve keşke hepsi Pakistan’a gitse de kurtulsak edasıyla) dile getirip, eşit vatandaşlık haklarını dahi elinden almaya çalışıyor. Çin’in imparatorluk tarihini, bir milli tarih olarak yeni nesillere aktarıp, Uygur ve Tibet’deki azınlıklara yaptığı ayrımcı muameleyi de biliyoruz.

 

İşin garibi, Çin’in bugünkü geniş sınırları, millî devlet değil, Mançu hanedanının çoğulcu siyasetleri sayesinde genişlemesinin ürünü, ama anlı şanlı Çin ülkücü tarih hikayesi, Çinli ecdatlarının iki bin yıldır o toprakların tamamının sahibi olduğunu okullardaki tüm öğrencilerin zihnine kazır gibi öğretiyor. Avrupa’daki faşist sağcı partiler de üzerinde sanki hiç müslüman yaşamamış bir Avrupa tarih anlatısına dayanıyor. Halbuki Müslümanlar sadece Endülüs değil, Bosna ve Yunanistan gibi Doğu Avrupa’da Avrupa tarihinin hep parçası olagelmişlerdir. Avrupa imparatorluklarının parçası oldukları için bugün Avrupa’nın pek çok yerinde tabii olarak pek çok müslüman yaşamaktadır.

 

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa imparatorlukları için savaşıp canını veren Müslüman ve Hindulardan da bu tarihlerde hiç bahsedilmez ve Dunkirk filminde olduğu gibi İngiltere’yi Almanlar’a karşı savunup koruyanlar hep beyaz asker olarak gösterilir ki bu da doğru değil, Dunkirk’de direnip ölen yüzlerce müslüman asker vardı.

 

Öyle görülüyor ki ulus devletlerden oluşan dünya düzeninin bugünkü krizi, aynı zamanda dışlayıcı ve etnik ulus temelli tarih anlatılarının yarattığı taassup sebebiyle ortak bir insanlık tarihi kuramama krizi, ve herkesin aradığı eşitlik ve adalete dayalı bir demokratik siyasete engel olan tarihi hikayelerin çatışması kriziyle de alakalı.

 

ABDÜLHAMİD HAN MİTİNE DAYALI OSMANLI-İSLAM TARİH SENTEZİ RESMİLEŞMİŞ GİBİ

 

Peki bizimle birlikte imparatorluğunu kaybeden bir ülke olan Japonya’ya dair neler söylersiniz. 20. Yüzyıl başında ve öncesinde Japonya veya  imparatorluğunu kaybeden benzer ülkelere baktığınızda Türkiye nereye oturuyor? İmparatorluk varisi bu devletlerin tamamına yakını -bazıları çok ağır II. Dünya Savaşı faturası ödemesine rağmen- 20. Yüzyılın belli bir noktasında müreffeh demokrasilere dönüşmeyi başardılar. Türkiye’yi imparatorluğunu kaybetmiş bir ülke olarak bu noktada nasıl değerlendirirsiniz?

 

Japonya 1931-1945 arası dönemde, Çin ve Asya’nın diğer bölgelerinde genişleyen bir imparatorluk iken, bu imparatorluğu Asya’nın Batı karşısındaki birliğine abilik yapıyorum teziyle meşrulaştırmaktaydı. Onların o dönemki Başbakanı Tojo Hideki, bizde Enver Paşa’ya benzeyen bir tarihi hafıza tartışmasına konu olagelmiştir hala. Bir kısım insanlar, Tojo Hideki liderliğindeki Japonya’nın hem ABD ve hem de İngiltere ile olan savaşının, Asya’nın batı sömürgesinden kurtulmasına vesile olduğunu hala iddia ediyor.

 

Malumunuz, o dönemde Japonya işgal ettiği Singapur ve Burma’daki esir İngiliz üniformalı Hint askerlerinden oluşan bir Hint Kurtuluş ordusu organize edip, Hint milliyetçisi Subhas Chandra Bose’un liderliğine verip, askeri bir hareket başlatıyor. Keza Hollanda sömürgesi Endonezya’yı işgal ettiğinde, oradaki Müslüman milliyetçi liderleri organize edip, kendi işgallerini milliyetçi hareketin hazırlayıcısı olarak sunuyorlar. Tabi bu Asya’nın kurtuluşu söyleminin arkasındaki karanlık taraf ise, aynı dönemde Japonya Çin milliyetçilerine karşı kanlı ve acımasız bir savaş veriyordu, ve Kore’yi kendi imparatorluğunun parçası kılıp, bağımsızlığını gündeme bile getirtmemekteydi.

 

Savaş bittikten sonra ABD işgali altına giren Japonya, soğuk savaş ortamında kendi milli hikayesini bir ulus devlet olarak yeniden yazıp, adeta ABD’nin sponsorluğunda bu imparatorluk geçmişini silip, Washington’la işbirliği içinde ekonomisini kalkındırmak stratejisine yoğunlaşıyor. Belli açılardan ABD-Türkiye ilişkilerinde de benzer bir imparatorluk mirasını ve çetrefilli çatışmalı konuları unutup, Türk ulus devlet projesine ABD’nin fikri ve siyasi olarak tam desteğini alma tecrübesi yaşanıyor 1945 ile 1965 arası dönemde.

 

Japonya’nın yaşadığı ekonomik kalkınmayı ve demokrasinin sürekliliği tecrübesini Türkiye’de görmüyoruz. Japonya’daki milliyetçi ve ülkücü tarih tezleri bir yandan ülkenin 1945 sonrası ekonomik kalkınması ile Japon milleti adına gururla övünüp, ABD’yle ilişkilerden gayet memnun. Ama öte yandan hala Japonya’nın Çin ve Kore’de yaptığı haksızlık ve zulümleri inkâr edip, kendi ecdatlarının asla katliam yapmadığı ve tüm bu savaşın ya Asya’nın kurtuluşu adına iyi niyetle yapıldığı ya da dış saldırılara karşı savunma amacı taşıdığı tezini cılız da olsa tekrar edebiliyorlar. Ancak, Japonya’nın jeopolitik ve güç dengeleri olarak ABD, Çin ve Kore’ye karşı konumu vesilesiyle, Japonya resmi olarak İkinci Dünya Savaşının kendi suçları olduğunu söyleyip, Çin ve Kore’de yol açtıkları acılar konusunda sürekli resmi özür dilemeye de devam edecekler gibi. Japon tarihçileri de kendi muhafazakâr ve ülkücü siyasetçilerinin tarihi inkâr söylemlerini çok sert bir dille, mahkemeye verilme korkusu olmadan ve demokratik haklarına sahip olarak kınamaya devam ediyorlar.

 

Japonya’nın müreffeh bir demokrasi olması ile geçmişi ile hesaplaşma arasındaki bir ilişki var, ama bu sürekli pozitif olarak artan bir ilişki değil. Bugünkü tüm refaha rağmen hala İkinci Dünya Savaşında asıl mazlum ezilen bizdik hikayesine inananlar da çok Japonya’da.

 

Türkiye’de de 1990’lı yıllar sonrasında geçmişle ve milliyetçi tarih söylemiyle hesaplaşmada çok önemli mesafeler kat edilmişti. Dersim katliamının tartışmaya açılması, hatta bir ara Ermeni tehcirinin yıldönümünde resmi devlet açıklamalarının Ermeni vatandaşların acısını paylaştıklarını belirtmesine de şahit olmuştuk. Aslında tarihçilik açısından artık bilinmeyen veya inkâr edilecek bir yön kalmadı. Ancak, 2015 sonrasında devletin resmi dilinde daha fazla dışlayıcı tarih söylemi hakimiyetini göstermeye başladı ve Kemalist tarih teziyle, Necip Fazıl sonrası Abdülhamid Han mitine dayalı Osmanlı-İslam tarih tezinin sentezi resmi hüviyet kazanmış gibi.

 

Yarın…

 

Türkiye demokrasi macerasında nereye gidiyor?

İslamcılık bugün olanlardan ne kadar sorumlu?

“İslam Dünyası Fikri” kitabı ne anlatıyor?

Bugün bir İslam Dünyası var mı?

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.