Mısır Zindanından Mektup

Siyasi mahkum Abdelrahman ElGendy tutukluluğunun üçüncü yılında geçmişinden bir hatırayı, Adidas marka bir tişörtü, kaçak olarak içeri sokabildi. Bu yazıda siyasi tutukluluğunu anlatıyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Az önce koyu mavi Adidas tişörtümü giydim, bu tişörte baktığımda içimi belirli belirsiz bir sıcaklık kaplıyor. Bu tişörtü seviyorum: En güzel tişörtüm değil, diğer tişörtlerim kadar alengirli değil, kesinlikle pahalı bir tişört de değil.

 

Ama benim, bana ait.

 

Tutuklanmadan önce, basketbol oynadığım eski günlerde giymeyi çok sevdiğim bir giysiydi. Koşarken ya da basket oynarken bu tişörtü giyerdim.

 

Cezaevinde sivil giysilere izin verilmiyor. Sadece ziyaretçilerimizin getirdiği iç çamaşırlarını içeri sokmamıza izin var; onlardan da yalnızca beyaz ve koyu mavi, yani cezaevi renklerinde olanları. Çamaşırlarımızın üzerine cezaevinin verdiği kıyafeti giyiyoruz. Ufak tefek şeyleri kaçak olarak içeri sokacağınız bir kaçakçılık kanalı açmadan önce gardiyanları pohpohlayarak ve onları yemleyerek bir rüşvet ağı oluşturmak gerekiyor; bu da uzun zaman alıyor. Gardiyanlar mahkumlara, özellikle de siyasi tutuklulara kolay güvenmiyorlar. Ama nihayetinde lüks sayılabilecek bazı eşyalara erişmek mümkün olabiliyor: Küçük bir ayna, tırnak makası, radyo ve hatta kalem ve biraz kağıt.

 

Birçok başarısız girişimin ardından rüşvet vermeye çalıştığım gardiyan fikrini değiştirdi ve üzerindeki desen görünmesin diye ters düz edilerek, mavi çamaşırlarımın arasına saklanan bu tişörtün görüş aramasından geçmesine göz yumdu. Torah Yüksek Güvenlikli Cezaevi 2’de üçüncü, tutukluluğumunsa altıncı yılıydı. Gardiyanın yardımcı olmasını sağlamak ve güvenini kazanmak bu kadar uzun sürdü.

 

Nasıl oluyor da basit bir tişört, böylesi bir sıcaklığın beni sarmasını sağlıyor?

 

Cezaevlerinde sistematik olarak uygulanan insanlıktan çıkarma, bir eşiği geçtikleri anda mahkumların ardı arkası gelmez bir kasıtlı aşağılamalar akını içinde boğulmaları beni hep hayrete düşürdü.

 

Bir insan olarak, benliğimin ne kadar değerli olduğunu kavrayamamıştım. Beni farklı kılan ve tanımlayan kişisel özelliklerimin ve aidiyetlerimin onuruma ve öz saygıma ne denli sıkı sıkıya bağlı olduğunu görmek sarsıcıydı. Bu birlikteliğin farkına, gözlemlerimden ve insanlığın özünün ne olduğuna, kişiliğin ve özgürlüğün onu nasıl belirlediğine dair okumalarımdan yıllar sonra varmaya başladım.

 

Cezaevinde işkence, kaba dayak ya da şiddette maruz kaldığınız için dağılmazsınız. Aralıksız süren, sistemik ve amansız insanlıktan çıkarma sizi harap eder.

 

Kafanızı zorla tıraş ettikleri her seferde insanlığınızın bir kısmını kaybedersiniz. Saçlarınızın havada yavaşça süzülerek ayak parmaklarınızdan kirli zemine indiğini izlerken canınız yanar. Artık adınız olmadığını anladığınızda biraz daha dağılırsınız; tam olarak “mahkum”sunuzdur. Giysilerinizi çıkararak orada kaldığınız süre içinde size eşlik edecek olan koyu mavi cezaevi üniformasını elinize tutuşturduklarında, giysiyi parmaklarınızla yoklar, sessiz, çıplak ve sarsılmış bir biçimde sivil kıyafetlerinizi gözlerinizin önünde yakmalarını izlersiniz.

 

Bu süreç, birbirinin aynı mahkumlar, insanlıklarından yoksun bırakılmış insanlar, artık biricik olmayacak bireyler üretmek için tasarlanmış bir süreçtir. Saçınız, adınız ve giysileriniz olmadan, siz aslında kimsiniz?

 

Hiç kimse. Kimliği belirsiz klon mahkumlardan biri sadece.

 

Artık tişörtüm bu döngüyü kırıyor. Bu benim tişörtüm. Bana ait. İnsan olduğum bir dünyada bana aitti. Bir birey. Böyle hayal ediyorum. Tişörtüm burada, tenime dokunuyor, yumuşak dokusu göğsümü ve sırtımı şefkatle sarıyor, sert etiketi boynumu kaşındırıyor, rahatsızlık veriyor ve bu harika hissettiriyor.

 

Uzun zamandır özlediğim insanlığın sembolü bu. Tişörtümün kıvrımlarında yaşayan hatıraların tadını çıkarıyorum: Uzun koşular, yeni biçilmiş çimenlerin kokusu, sevgili arkadaşımla yaptığımız antrenmandan eve dönüş yürüyüşüm, evde dinlenerek geçirdiğim saatler.

 

Cezaevinde sonu gelmeyen bir savaş vardır içinizde. İnsanlığın en ufak suretini, onun partiküllerini saklamak için her şeyi göze alma savaşı. Bu savaşı kazanmak için sizi gece boyu yüreklendirecek yöntemler bulmak zorundasınız, zira tişörtüm gibi fiziksel eşyalar bulmak zor.

 

Hapiste acıdan daha verimli bir şey var mı?

 

Cezaevine hiçbir zaman uyum sağlayamadım ya da normlarına uyamadım. Ortak alanlarda geçirilen saatler ya da hücre ayrıcalıkları konusunda endişelenemedim. Hapsedilmiş olanların günlük yaşamına dair bu meseleler, bizi buraya hapsedenlerin istediği gibi kendimi sınırlandırılmış, ehlileştirilmiş ve bilfiil koşullandırılmış hissettiriyordu. Çıtayı öyle aşağıda tutuyorlar ki tutukluluk halimizdeki en ufak bir iyileştirme için minnettar olmayı öğrenelim ve böylece, daha en baştan buraya ait olmadığımızı unutalım.

 

Ben bu unutma noktasına hiçbir zaman varamadım. Son altı yıldır, hapiste olduğumun kuvvetle farkındayım. Ensemde duran ve usulca “hapistesin, hapistesin, hapistesin…” diye tekrarlayan bir düşünce ya da bir şey gibi.

 

Her hareketimde bana musallat olan bir fısıltı gibi, bana tüm bu olanların geçici olduğunu hatırlatan cesaret ettiğim bir gülüşün bıraktığı acı bir tat gibi; burada hiçbir şeyim yok ve birden bire hepsini geride bırakmaya hazır olmalıyım.

 

Belki de bu yüzden, acıya tutunarak, kalbimdekileri ellerime taşıdım.

 

Bu trajik saçmalığa verilecek tek mantıklı tepki acı. Burada olmamalıyım, ama buradayım, bu yüzden burada olmam canımı acıtmalı. Cezaevine alışmış olduğum an, onların kazandığı an olur. Bu acıya tutunmak elinde köz tutmak gibi, ama bu olmadan insanlığımı koruyamam. Burada bulunduğum her saniye yerimin burası olmadığını hatırlamak zorundayım. Bu bir hata, sahte bir gerçeklik, içini burkarak mideni bulandıracak bir şey.

 

Bence uyum sağlamak zayıflık. Keyif almak ve mutluluk, böylesi menfur bir varoluş planına doğası gereği yabancı.

 

Tam altı yıl acıya, bırakması mümkün olmayan ve kurtulmak istenmeyen kadim bir dost gibi eşlik etmeye karar verdim. Asla azalmayan bir acı. Zamanla bu acının etrafında ne gibi manevralar yapacağını, nasıl birlikte var olacağınızı ve en nihayetinde de birlikte nasıl ayakta kalacağınızı öğreniyorsun.

 

Gözlerimi kapatıp tişörtümün canlanmasını izliyorum, eve duyduğum özlemi derin derin içime çekiyor, ciğerlerimi doldurmasına izin veriyorum. Nefes aldıkça, özgürlüğün solgun renkleri göz kapaklarımı boyuyor. Her derin nefes ardında huzur veren bir uğultu bırakıyor.

 

Ruhuma aniden huzur doluyor, damarlarımda acıyla yan yana dolanıyor.

 

Güzel olan çirkin olandan ayrılıyor, sanırım çirkinlikleri reddediyor. Ruhum daima zindana kapatılmayı reddediyor, ona daima yabancı, onunla hiç tanışmadı. Bunu ne denli başarabilirse o kadar güzel kalabilir.

 

Canım yansa da bunu bilmek içimi ısıtıyor ve acının ardındaki anlam birazcık daha hoş bir tat bırakıyor.

 

Bu yazı  New Lines Magazine sitesinde yayınlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.