Mudurnu’da Taşlar ve Anıtlar

“Eğer tesadüfen içine girilmemiş olsa, bu hamamı görmenin unutulmaz zevkinden ve mimari tarihimizdeki önemini anlamak saadetinden mahrum kalmak işten bile değildir.” Ekrem Hakkı Ayverdi yarım asır önce Mudurnu’daki hamam için yazmış bunları. Yıldırım Bayezid’in henüz şehzade ve sancak beyi olduğu 1382 yılında yaptırdığı Yıldırım Külliyesi’nin hamamı ve çaprazında Yıldırım Camii; dışarıdan bakınca moloz taştan yapılmış iki Erken Osmanlı yapısı, üstelik küçük bir ilçe burası. İçeride bizi en fazla ne bekliyor olabilir ki?

MUDURNU yıldırım beyazıt hamamı

“Eğer tesadüfen içine girilmemiş olsa, bu hamamı görmenin unutulmaz zevkinden ve mimari tarihimizdeki önemini anlamak saadetinden mahrum kalmak işten bile değildir.” Ekrem Hakkı Ayverdi yarım asır önce Mudurnu’daki hamam için yazmış bunları. Yıldırım Bayezid’in henüz şehzade ve sancak beyi olduğu 1382 yılında yaptırdığı Yıldırım Külliyesi’nin hamamı ve çaprazında Yıldırım Camii; dışarıdan bakınca moloz taştan yapılmış iki Erken Osmanlı yapısı, üstelik küçük bir ilçe burası. İçeride bizi en fazla ne bekliyor olabilir ki?

 

Mudurnu bugün Bolu’nun ilçesi ve dünyada yaşamın kolay olduğu kentlerin ulusal ağı olan Cittaslow’un Türkiye’deki 22 üyesinden biri. İki dağın arasında kurulmuş bu sempatik yer, tarihte İpek Yolu güzergâhında bulunuyor. Bir salnâmede Mudurnu’dan “mahsure” olarak bahsedildiğini görüyoruz ki bu o dönemde büyük şehir demek oluyor. Evliya Çelebi, Mudurnu’daki iğne ve bir kap çeşidi olan boduç üretiminden ve bunların Rum ülkeleri ve Hindistan’a kadar gönderildiklerinden bahsediyor. Tarihte iğne tezgâhlarıyla ünlü bir zengin bir ticaret merkezi burası.

 

Bengüboz Albümü

 

Ziyaret ettiğimde herkes Bengüboz albümünden bahsediyordu. Ahmet İzzet Bengüboz, Mudurnulu bir asker. Birinci Dünya Savaşı’nda Filistin’de esir düşmüş. Mısır’da kaldığı esir kampında fotoğrafçılık öğrenmiş ve Mudurnu’ya döndüğünde fotoğraf çekmeye devam etmiş. Memleketine gerçekten sıra dışı bir albüm miras bırakmış. Bir yüzyıl önceki Mudurnu’yu, o güzel kadınları, zarif beyefendileri, bayram çocuklarını, özenli kıyafetleri, kutlamaları ve kentin doğal ve tarihi dokusunu belgeleyen bir dijital sergi açılmış ve bu albüme özel bir internet sitesi düzenlenmiş. 

 

Öte yandan burası hâlâ dükkânlarını açarken 700 yıldır Âhi geleneklerinden olan Esnaf Duası’nı sürdüren çarşısıyla, Tarihi Âhi Kenti olarak Unesco Dünya Mirası Geçici Listesi’ne girebilmiş. Bozulmamış sokak dokusunda toplam 231 adet mimari değeri yüksek yapı bulunuyor. Bağlı olduğu şehirden birçok bakımdan daha zengin ama trafik, gürültü, kargaşa yok. Bir ilçe insanı daha ne kadar şaşırtabilir ki? 

 

Aslında bu kent; Proto Hititler’den başlayıp, Lidya’dan, sonra Pers Satraplığı’ndan, Bizans’tan, Selçuklu’dan ve Umuroğulları Beyliği’nden Osmanlı’ya, uzun bir tarih yolu katetmiş. Savaşlar ve yangınlar görmüş. Sanayi Devrimi’nde tren ve gemi ticari hayata dahil olunca ve İpek Yolu önemini kaybedince Mudurnu, Cumhuriyet Dönemi’nde idari teşkilat yeniden düzenlenirken bir kaza olmuş. Ne var ki o dar yolların, sessiz sokakların, küçük dükkânların, içinde koyunlar otlayan açık hava müzesinin etrafında yükselen anıtsal konakların özellikle ahşap işçilikleri, bir yanda Kanunî Sultan Süleyman’ın şehzadeliğinde yaptırdığı cami ve Yıldırım Külliyesi, küçük basit bir ilçede olmadığınızı ağırbaşlı ve sessiz bir şekilde anlatıyorlar. 

 

Sanat Tarihi disiplininin akademik metinlerinde “muhteşem, nefes kesici, harika, muazzam” gibi subjektif ifadeler kullanılmaz. Başarılı denir mesela, ünik denir. Amma velakin, serin bir sonbahar sabahı tek kubbeli basit bir camiye girer gibi kapıyı açıp, 20 metre çapında dev bir basık kubbenin altında başınız dönünce “nefes kesici, muhteşem” demek artık farz oluyor; Sinan kubbelerinden birinin altına uzanıp transa geçen Japon hikâyesi gibi. Gerçekten o tarihler için muazzam bir şey bu. Ayasofya’nın 31 metrelik kubbesinden sonra 900 yıl büyük kubbe yapamamış Bizans bile 12-15 metreyi geçemiyorken, güneyde ve doğuda zaten büyük kubbe gibi bir dert yokken, burada iddialı bir şehzade ve yetenekli bir mimar, harika bir şey yapmışlar. 

 

Her ne kadar yayınlarda tek kubbeli olarak geçse de, burası tıpkı mimarlık tarihinin en muhteşem kubbesi olan Selimiye gibi sekiz destekli bir strüktüre sahip. Erken Osmanlı’da üç çeşit cami tipi var; tek kubbeliler, zaviye planlılar ve çok destekliler. Sekiz destekli yapıların ilkini bundan 169 yıl sonra Mimar Sinan yapıyor. O yüzden Ayverdi bu yapıdan bahsederken, Sinan çağını hazırlayan yapılardan biri olduğunu söylemiş. 

 

Hamama gelecek olursak, kuşkusuz camiden daha ilginç bir yapı. Erkekler tarafının girişinde bir taç kapı var. Hamamlarda taç kapı alışılmadık bir şey. Üstelik üzerinde üç önemli kitabe bulunuyor. İkisi vakfiye, hamam gelirinin nasıl harcanacağını anlatıyor. Birinde hamamı ve diğer yapıları yaptıran Yıldırım Bayezid’in adı geçiyor ve kendisini “sultan oğlu sultan” ve “güçlendirilmiş büyük emir” olarak tanıtıyor. Bir şehzade için bu iddialı unvanlar “Allah onun idaresini daim kılsın” şeklinde sonlanıyor. Ayverdi der ki: “Yıldırım Bayezid daha babası hayatta iken kendisini bu payelere layık görmesi ve bu kitabeyi böyle hazırlatmasından dolayı ikaz edilmiş olabilir. Çünkü bundan sadece yedi sene sonra yaptırdığı Bolu merkezindeki Orta Hamam’da daha mütevazı ifadeler kullanmış ve kendisini ‘Çelebi Bayezid’ olarak tanıtmış.”

 

Hamamların modası geçti, talep azaldı malum. Artık giderini karşılayacak kadar bile kazanmadığı için kapanmış. Rica minnet bir yetkili bulup açtırdım. Ayak seslerinin ve nefeslerin yankılandığı, terk edilmiş bu güzel eserin koridorlarında; yüzyıllar boyu yürüyen, yıkanan, çalışan, keyif yapan, sohbet eden insanların hayaletleri ve horasan harcıyla yapılmış nadide süslemelerinin arasında bir müddet büyülenerek dolaştım. Bu hamamda enteresan bir şekilde birimler birbirine dar koridorlarla bağlanıyor. Arada bir nereden geldiğinizi şaşırıp kaybolabiliyorsunuz. Dilimli kubbeler, acayip şekillerde geçiş sistemleri, duvarlarda palmetler, mukarnaslar; şaşırtıcı derecede süslemeli. Hatta Ahmet Gökoğlu Paflagonya kitabında, hamamın en bezemeli birimi olan küçük halvetin, Yıldırım Bayezid’in yıkandığı yer olduğu konusunda rivayetler bulunduğunu yazmış. 

 

Zamana Direnen Yapılar

 

Mudurnu tarihinde çok büyük yıkımlara sebep olmuş yangınlardan ve aslında en yıkıcı şey olan zamandan kurtulup şimdiye kadar ayakta kalmış, bizim gibi nice faniler görmüş bu yaşlı bilge anıtın mimarının adını da biliyoruz; Ömer bin İbrahim. Bu hamamın Osmanlı mimarlık tarihinde öncüllük edecek birçok detayını ve caminin o muhteşem kubbesini tasarlayan adam. İsmi toplam üç yapıda geçiyor. Nereden gelmiş, bunları nereden öğrenmiş meçhul ama buralardan geçmiş en başarılı ve yenilikçi mimarlardan biri olduğu kesin. Anlaşılan o ki Yıldırım Bayezid’in esir düşmesiyle başlayan Fetret Devri, sadece siyasi değil, yükselen mimari bir serüvenin de kesintiye uğramasına neden olmuş. Devletin her yerinde külliyeler yaptıran, hatta İstanbul’un fethi için bir aşama olan Anadolu Hisarı’nı da yaptıran Yıldırım Bayezid… Bu iddialı devlet adamlarının cihan devleti arzuları, yaptırdıkları eserlerden okunuyor. Maksat hizmet olsaydı, kimse o caminin çok destekli düz tavanlı mı kubbeli mi olduğuna bakmazdı. Ya da hamam bu kadar süslemeli olmasa da insanlar yine kullanırlardı. Bu yapıların asıl amacı, kapısını açtığınızda başınızı döndürmek, bir güç karşısında saygı ve hayranlık hissettirmek, sultanın ve mimarının karşısında eğilmenizi sağlamaktı. Onlardan daha güçlü olan bir şey var; zaman. Ne sultan bırakıyor ne mimar. Bu taşlar da zamanın şahidi, hatta belki vücut bulmuş hali. Dünya kurulduğundan beri varlar ve yok olmuyorlar. 

 

Bu dünyadan milyarlarca insan gelip geçti. Hepsi zamanın kara deliğinde unutulup gittiler. Taşı taş üstüne koyanlar ve adını taşlara yazdıranlar konuşulmaya devam ediyor. Bence zaman taşları seviyor olmalı ki onlara insaflı davranmış.

 

Ömer bin İbrahim’in, eserinin karşısına geçip gururla baktığı bir anın hayali gibi bakıp geçtim ben de Mudurnu’daki bu iki muazzam esere. Bazı şeyler gerçekten çok güzel…

 

Kaynaklar

 

Ayverdi, Ekrem Hakkı (1962), “Mudurnu’da Yıldırım Bayezid Manzumesi ve Taş Vakfiyesi”, Vakıflar Dergisi, 5: 79-98.

 

Ayverdi, Ekrem Hakkı (1989), İstanbul Mimari Çağının Menşei Osmanlı Mimarisinin İlk Devri (1230-1402), C.1, İstanbul: Damla Ofset.

 

Erat, Birsen (2022), “Bolu Orta ve Mudurnu Yıldırım Hamamları; Mimar Ömer bin İbrahim’in Üslubu Hakkında Bir Değerlendirme”, Sanat Tarihi Dergisi, 31: 653-687.

 

Gökoğlu, Ahmet (1952), Paphlagonia (Paflagonya): Gayrimenkul Eski Eserleri ve Arkeolojisi, C:1, Kastamonu: Doğrusöz Matbaası.

 

Taş, Kenan Ziya (1997), “XVI. Yüzyılda Bir Vakıf ve İlim Merkezi Mudurnu”, Vakıflar Dergisi, 26: 97-105.

  1.  

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.