Muhalefet Erdoğan Karşıtlığı Yerine Alternatif Siyaset Üretmeli

Muhalefet açısından belki de en önemli konu değişim isteğini yaratmaktır. Ekonomi kötü, pandemiye karşı etkin ve şeffaf önlemler alınamadı, dış politikada yalnız kaldık gibi eleştiriler sonuç olarak seçmende artık bu iktidar değişsin düşüncesini yaratamıyorsa muhalefetin işine yaramayacaktır. Değişim gerektiğine ikna olmuş bir seçmen kitlesi kendine en yakın alternatifi bulmakta da zorlanmayacaktır.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Muhalefetin iktidarın önemli birkaç kalesini alarak 2002’den beri Erdoğan ve AK Parti lehine oluşan siyasal statükoyu sarstığı 31 Mart yerel seçimlerinden beri, siyaset Cumhurbaşkanlığı seçimlerine endekslenmiş durumda. İktidar bloku da muhalefet de önümüzdeki seçimleri kazanmaya yönelik yoğun bir faaliyet yürütüyor. İttifak mühendislikleri ve kimlik siyasetini tahkim edecek söylem ve politikaların yanısıra seçmen hareketliliği de dikkatle izleniyor.

 

Siyasetin en ufak hareketliliğe kilitlendiği bu hassas süreci, projeksiyonlarda gereğinden fazla anlam atfedilen kararsız seçmen olgusunu, Türkiye’deki seçmenin tarihsel ve güncel dinamiklerini, gençlerin oy verme tutumunu ve daha pek çok başlığı, oy verme dinamiklerinin birçok yönü ile ilgili önemli akademik çalışmalara imza atan Prof. Dr. Ali Çarkoğlu ile konuştuk.

 

Akademik çalışmalarınızın odağını oy verme davranışı oluşturuyor. Genel bir değerlendirme ile başlarsak, sizce Türkiye’de tarihsel olarak seçmenin oy verme davranışını hangi dinamikler etkiliyor? Kısaca, “kimlik” ve “ekonomi” diye özetleyebileceğimiz iki farklı tezin var olduğu söylenebilir. Siz bu iki dinamiğin Türkiye’deki oy verme davranışına etkisi ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

 

Oy verme davranışına bakışımız kısa ve uzun dönemli etmenler etrafında şekillenir. Kısa dönem değerlendirmeler özünde performans değerlendirmeleridir. Ekonomiye, sosyal politikalara, güvenliğe ya da dış politikaya dair performans değerlendirmeleri kişileri genelde iktidar partisine doğru ya çeker ya da ondan muhalefete doğru iter. Eğer bu politika alanlarında mevcut durumu, bu alandaki gelişmeleri olumlu olarak değerlendirirsek işbaşındaki parti ya da liderlere destek verilir. Olumsuz olarak değerlendirilirse de destek muhalefete kaymaya başlar. İktidar partileri için elimizde net bir performans değerlendirmesi yapabilecek veri vardır. Onların ne yaptıklarını ne yapamadıklarını kendi penceremizden de olsa görebiliyor ve bir kanaati bu gözlemlerle oluşturabiliyoruz. Oysa muhalefet için bu değerlendirme varsayımsal bir kanaate dayanır. Yani biz bugün CHP iktidarda olsa ekonomi nasıl işlerdi elbette bilmiyoruz. Bu kanaatimiz de aslında uzun dönemli partizan tercihlerimiz temelinde şekilleniyor. Bu noktada uzun ve kısa dönem birbiriyle doğrudan bir etkileşim içindedir yani.

 

Uzun dönemli etmenler kişilerin siyasetle nasıl sosyalleştiklerine bağlıdır. İçinde büyüdükleri çevre, yakın aile ve onların tercihleri bireylerin siyasete bakışlarını şekillendirir. Bu etkilere ve sonuçlarına kimlik siyaseti açısından bakabilirsiniz. Muhafazakâr bir aile ve çevrede yetiştiyseniz, siyasetle ilk karşılaşmalarınız muhafazakâr bir iktidar döneminde olmuşsa, bu muhafazakâr tercihler sizin seçmen tercihlerinizde uzun dönemli bir etki yapma potansiyeli taşırlar. İlk hatırladığınız seçim 1977 seçimleriyse örneğin, orada anneannenizin tercihlerini hatırlıyorsanız, bunlar üzerinden kırk yıl da geçmiş olsa sizinle kalacaktır. Çocuklarda liderler ve partilere dair kanaatlerin ilköğrenim yaşlarında oluşmaya başladığını gözlüyoruz. Ve bu kanaatler istikrarlı ortamlarda bireylerin bir anlamda partizan kimliklerini oluşturur. Karaoğlan Ecevit muhabbetiyle sosyalleşen bir çocuğun o devirde sadece ortanın solunda CHP’ye meyletmesi ve bunun sürekliliğini değil aynı zamanda ülkücü gençliğe olan tepkisi ve uzaklığının da uzun dönemde devamını bekleriz. Keza ülkücü harekete cezbolmuş onlara sempati duyup belki ilk oyunu Türkeş için kullanmış bireylerin ileri yıllarda SHP ya da CHP’ye değil de oy tercihleri değişse de bu görüşlere çok da uzak olmayan ortanın sağında kalmalarını bekliyoruz.

 

Şimdi bu siyasal sosyalleşme mantığı Türkiye siyasetinin istikrarsızlığı, darbeler, parti kapatmalar gibi gelişmeler neticesinde Batı demokrasilerindeki gibi olmamaktadır elbette. Türkiye’nin toplumsal yapısı, halk kitlelerinin dünya görüşünü şekillendiren değerleri de uzun dönemli etmenler tarafından belirlenen bir ayrışma içindedir ve bu ayrışma da insanları belli birkaç parti geleneğinin içinde tutar.

 

 

Tüm dengesizlik ve kaosuna rağmen Türkiye siyasetinde parti ailelerinin bir süreklilik göstermekte olduğunu gözlüyoruz. Evet, 70’lerin ülkücüleri ve Bozkurtlar’ını bugün siyasette pek görmüyor olabiliriz. Ya da bugünün CHP’si yetmişlerinkinden, AK Parti’si MSP ya da Adalet Partisi’nden farklıdır elbette. Evet, o dönemde yoktu ama bugün bir Kürt kimlik partisi siyasette var. Ancak tüm bu değişime rağmen Türkiye siyasetinde bir devamlılık, toplumsal örüntülerin siyasete yansımasında bir istikrar da vardır.

 

Bu istikrarın yapısını beğenmeyebiliriz. Seçmen karşısında bugün yetmişli yıllardakinden sanki biraz daha bölünmüş durumdayız. O dönemde solda CHP dışında anlamlı oy alan bir parti yokken bugün HDP %10 ve üstünde görünüyor. Milliyetçi sağ ile muhafazakâr İslamcı sağ oylar artmış görünse de hala aralarında gayet net ayrımlar yapılabilecek kadar siyaseten ayrıştırılabilir konumdalar. O dönemde Kürt kimliğinden sol ya da sağ oy isteyebilecek partiler yokken bugün bu olanağın olmasıyla en azından solda Kürt kimliği temelli bir sol oy şekillenebilmektedir. Biliyoruz ki yine etnik Kürt sağ cenahta bir kitle AK Parti kanadına oy vermektedir. Bu ayrışma yetmişlerde bu netlikte gözlenemiyordu ama bugün artık vardır. Bugünün Türkiye’sinde siyaseten belki de en önemli yeni gelişme etnik Kürt parti geleneğinin artık oturmuş olmasıdır. Her ne kadar Kürt kimlik siyasetinin kamu politikalarında farklı bir yeri henüz oluşmamış olsa da seçmen ve parti rekabetindeki yeri netleşmiş ve belirleyici hale gelmiştir. Bu gelişmenin yadsınarak HDP’nin kapatılmasıyla büyük bir fark oluşacağını beklememek gerekir. Bunun dışındaki partiler yetmişli yıllardan beridir alışık olduğumuz bir parti geleneğinin devamı niteliğindedirler.

 

Ana argümanıma geri dönersem; siyasetin sembolleri, erkeklerin bıyık tıraşı tercihi, kamusal alanda selamlaşmaları, kadınların başörtüsüne baktığımızda kimin nerede durmakta olduğunu her nesilden vatandaşlar aslında hiç zorluk çekmeden saptayabilmektedir. Burada oldukça istikrarlı bir eğilim görüyoruz. Kimin AK Partili ya da CHP’li olduğunu kullandıkları sözcüklerden çıkarmamız hiç zor değil. Bu da bize oy tercihlerinin temelini oluşturan toplumsal bölünmenin çok net ve keskin olarak devam etmekte olduğunu gösteriyor. Bu da beni uzun dönemde oluşan partizan kimliklerin Türkiye’de seçmeni parti ailelerine bağladığına ve bu bağlılığın kısa dönemli performans değerlendirmeleriyle birlikte parti tercihlerini belirlediği argümanına götürüyor.

 

2015’TE İKİ SEÇİM ARASI YAŞANANLAR BUGÜNKÜ DENGEYİ BELİRLEDİ

 

AK Parti/Erdoğan iktidarıyla geçen son 18 yılda ekonomi, siyaset, dış politika gibi oy verme davranışını etkilemesi beklenebilecek birçok alanda çok önemli değişimler yaşanmasına rağmen seçmenin oy verme davranışı bu değişimlerden çok az etkilenmiş görünüyor. Bu durumu nasıl açıklayabiliriz? Seçmen eğilimleri neden gündelik gelişmelerden etkilenmiyor? Bu her zaman böyle miydi, Erdoğan dönemine özgü bir şey mi? Etkileyen faktörler ne; Erdoğan mı, kimlik siyaseti mi, siyasi istikrar mı?

 

AK Parti ekonomik sorunlarla baş etme becerisini kullanarak seçmenden oy almıştır. Bu 2007 ve 2011’de AK Parti lehine işlemiştir. 2015 Haziranında ise tam tersi yönde AK Parti’den kopuşu getirmiş ancak bu kopan kitle HDP ve MHP’ye yönelirken CHP’den uzak durmuştur. İki seçim arasında yükselen terör ve güvenlik kaygılarının artmasıyla gerek milliyetçi Türk gerekse muhafazakâr Kürt seçmenin önemli bir kesiminin AK Parti’ye geri dönmesiyle Kasım 2015 seçimlerinde kaybedilen denge yeniden kurulmuş ve bugün devam eden Cumhur İttifakı’nın temeli atılmıştır.

 

2015’te iki seçim arası yaşananlar bence daha uzun süre konuşulacaktır. Orada seçmen tercihlerinde yaşanan değişim bizim görebildiğimiz kadarıyla bugünün dengelerini oluşturan ve halen devam eden bir öneme sahiptir. Bu dönemde ekonomik kaygılardan varoluşsal bir güvenlik kaygısına dönüşen gündemi ana muhalefet partisi takip edememiştir. Kasım 2015’de gündem artık varoluşsal bir güvenlik tehdidiyken ana muhalefetin bu konuda söyleyecek hiçbir şeyi yoktu. O dönem için ekonomi kötüye gidiyor argümanı Türkiye seçmeni için hiçbir şey ifade etmiyordu. AK Parti’nin gündemi iyi okumasıyla geleceğe yönelik gerek etnik Türk gerek muhafazakâr Kürt seçmene güven verici söylemi %10 civarında bir oyun AK Parti’ye geri dönmesi sonucunu yaratmıştır. Bunun o dönem ekonomi ile ilgisi yoktu. Doğrudan varoluşsal bir güvenlik tehdidi algısına karşı güvenilir bir siyasa duruşuyla bu oylar geri kazanılmıştır.

 

Yine 2018 seçimlerinin erkene alınmasında da yine benzer bir beklenti rol oynamıştır. Ekonomi alanında kötüye giden göstergeler ve yaklaşan yerel seçimlerin iktidarı yıpratacağı beklentisi cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinin 2019 yerel seçimlerinden önceye alınması kararını ortaya çıkarmıştır. Bu karar öncesinde MHP’den İYİ Parti’nin kopması ve AK Parti’den de kopmaların beklenmesi elbette erken seçim kararında etkili olmuştur. Bu kararın ne kadar isabetli olduğunu da gördük. 2019 yerel seçimleri öncesindeki ekonomik zorluklar bu yerel seçimlerde iktidarın büyük metropol illeri geniş ölçüde kaybetmesi sonucunu yarattı. Özellikle İstanbul’un tekrarlanan seçim sonrasında kaybı bu noktada çok önemlidir. Yani kısaca söylemek gerekirse, ekonomik alanda performans değişimi Haziran 2015 seçimlerinden 2019 yerel seçimlerine kadar önemli bir oy kaymasına neden olmuştur. Yani seçmen kısa dönemli ekonomi ya da güvenlik politikaları duruşuna anlamlı tepkiler vermektedir.

 

CUMHUR İTTİFAKI EKONOMİ YÜZÜNDEN ERİYOR VE KAYIP DA İYİ PARTİ’YE GİDİYOR

 

Son dönemlerde seçmenin oy verme davranışına yönelik iki eğilimden bahsediliyor. İlk olarak seçmenin oy davranışındaki değişimin bloklar içerisinde yaşandığı bloklar arası değişimin yaşanmadığı söyleniyor. Bunu nasıl açıklayabiliriz; kimlik siyaseti mi, alternatif eksikliğimi, başka faktörler mi etkili oluyor?

 

Bu çok doğal bir gelişme. Kısa dönemli performans ya da uzun dönemli partizan kimlik temelindeki tercihler öncelikle kendine en yakın konumda olan “komşu” parti ya da adaylara doğru oluyor. Yani muhafazakâr AK Parti seçmeni partisinin kısa dönemli performansından memnun olmadığında ben artık solcu ve seküler partizan kimliğiyle CHP’ye destek vereyim demek yerine milliyetçi muhafazakâr kimliğiyle MHP’ye destek vereyim demektedir. Eğer İYİ Parti gibi bir oluşum Haziran 2015’de olsaydı o zaman büyük olasılıkla bu oylar MHP’ye değil o partiye de giderdi. Nitekim 2018’de gözlenen ve hala da devam eden AK Parti ve MHP tabanından kayış bu nedenle olmaktadır. Eğer İYİ Parti olmasa bu performans konusunda memnuniyetsiz taban CHP’ye gitmekte zorlanacaktı. Bu açıdan kendi uzun dönemli partizan dünya görüşü ve siyasi duruşuna daha yakın olan İYİ Parti bu rahatsız performans memnuniyetsizi kitleye çekici gelmektedir.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Yoksa milliyetçi seçmen tabanı MHP artı İYİ Parti olarak nasıl olurda bir seçimde iki katına çıkar yaklaşık %20’yi bulurdu? Bu kitle açıktır ki özünde milliyetçi seçmen tabanı değil AK Parti’den memnuniyetsiz ve partizan kimliği kendini AK Parti cenahında tutamayacak kadar zayıf olan ortanın sağındaki seçmendir.

 

İdeolojik konum olarak milliyetçi sağ tarafta konumlanan bir yeni partinin bu rahatsız AK Parti seçmenini cezbetmesi kolay değil çünkü orada zaten MHP de var. Dolayısıyla İYİ Parti’nin daha merkez konumda kendine yer edinmesi ve eski ANAP ve DYP seçmeniyle hatta orta sağa yakın CHP seçmenine hitap etmesi gerekir. İYİ Parti de tam bunu yapıyor zaten. Sayın Akşener’e yapılan “evine dön” çağrıları Türkiye siyasetinde mevcut AK Parti performans memnuniyetsizliğini inkâr siyasetinin bir yansıması olarak görülebilir. Ama bu memnuniyetsizlik vardır.

 

Temel olarak bu memnuniyetsizlik görece kısa dönemli ekonomik performans memnuniyetsizliğidir ve Korona pandemisinin etkisiyle bu memnun olmayan grup büyümektedir. Bu kitleye MHP gibi ekonomi performansına doğrudan etki edemeyen ve icrada aktif olmayan bir ittifak üyesine geri dönerek talip olmak imkansızdır. İYİ Parti ve Sayın Akşener’in bu eve dön çağrılarına uyması kendi mantığını ret etmesi anlamına gelir. Cumhur İttifakı temelde ekonomik performans eksikliği nedeniyle kan kaybetmekte ve bu kayıp doğrudan İYİ Parti tabanını genişletmektedir. Bu kaybı ideolojik bir çağrıya icabet bekleyerek önlemek mümkün olmayacaktır.

 

KARARSIZ SEÇMEN HİÇBİR ZAMAN ANKETLERİN BULDUĞU KADAR BÜYÜK DEĞİL

 

İkinci olarak da “kararsız seçmen” ile ilgili birçok farklı görüş ve spekülasyon var. Kararsız seçmen için telaffuz edilen oranlar yüzde 10 ile 35 arasında değişiyor. Kamuoyu araştırmaları arasında veya bir kamuoyu araştırmasının farklı aylardaki çalışmaları arasında bu kadar büyük bir farklılığın olmasını nasıl değerlendirmek gerekiyor. Kısacası, kararsız seçmen olgusuna nasıl yaklaşmamız gerekiyor.

 

Anket çalışmalarında işimiz sonuç olarak görüşülen kişilerin beyanına dayanmaktadır. Hanelerinde ziyaret edilen kişiler bize oy verecek olsalar hangi partiye oy vereceklerini söyleyebilirler ya da söylemezler. Söylemek istemediklerinde ağırlıklı olarak bize kararsız olduklarını ifade ederler. Bu gerçek anlamda kararsız oldukları anlamına gelmez. Temelde bize kararlarını söylemeye çekindikleri anlamına gelir. Bu çekinme bir sosyal baskı nedeniyle de olabilir, gerçekten fikirlerini değiştirebileceklerini düşündüklerinden de olabilir. Bir seçimden diğerine oyunu değiştiren seçmen kitlesi Türkiye’de net değişim olarak yaklaşık yüzde 15-20’yi bulabilir. Son birkaç seçimde bu oran oldukça düştü. Yani kararsızların oy kararlarını değiştirebilecekleri kaygısıyla bize parti tercihlerini söylemiyorlarsa bu oranın yüzde 30-35 olması hiç beklenmez bir durumdur. Bu seçmenin ancak üçte biri oyunu bir partiden diğerine değiştirebileceği için kararsız olabilir. Geri kalanı aslında bize kararını söylemek istemediği için kararsız kalmaktadır.

 

Bu elbette benim kişisel kanaatim. Bilimsel, istatistiki bir modelleme ile varılmış bir sonuç değildir bu. Ancak farkında olmalıyız ki Türkiye’de kararsız denilen seçmen hiçbir zaman anketlerin bulduğu kadar büyük değildir.

 

Bir de elbette vurgulamam gereken konu bu dönemde, yani pandemi nedeniyle güne 100-150 hatta daha fazla insanın hayatını kaybettiği, sokağa çıkma yasaklarının olduğu bir dönemde saha çalışması yapıldığı iddiası pek inandırıcı değildir. İnsanların anketörlere hanelerinin kapısını açmalarını beklemek ve bu örneklemin nihayetinde temsili olmasını beklemek sadece safdillik olacaktır. Denilebilir ki bu çalışmalar telefonla yapılıyor. Telefon örneklemlerinin nasıl oluşturulduğu da istatistiki olarak çok sorgulanabilir. Yüz yüze ve telefon örneklemlerini karıştırmak da en basit tasvirle çorba yöntemi olarak hiç güvenilir olmayacaktır. Yani bu dönemde karşı karşıya olduğumuz çalışmaların tümüne temel istatistiki örneklem metodolojisi açısından şüpheyle yaklaşmak gerekir.

 

İLK SEÇİMDE 2015 HAZİRAN BENZERİ BİR OY KAYMASI GÖRÜLEBİLİR

 

Yeni oy kullanacak genç seçmen üzerine yoğun bir spekülasyon var. Akademik çalışmalar, gençlerin ebeveynlerinin oy verme tutumundan etkilendiklerini ortaya koyuyor. Ancak Z kuşağı üzerine üretilen literatür gençler ile ebeveynleri arasındaki bağın büyük oranda koptuğuna yönelik bir içerik taşıyor. Kitle iletişim araçları, toplumsal dönüşüm ve benzeri dinamiklerin etkisiyle yeni bir genç türünün oluştuğu ve gençlerin oy verme davranışlarının farklı olacağı dillendiriliyor. Sizin gençlerin oy verme tutumuyla ilgili öngörülerinizi alabilir miyiz? Yeni bir genç prototipi ile karşı karşıya olduğumuz tezine katılıyor musunuz?

 

Genç seçmen her zaman bir bilinmezdir. Değişime açıktır. Tanımı gereği genç seçmen partizan bağları en zayıf seçmendir. Daha henüz kendini bir partinin arkasına verdiği oylar ve tecrübeleriyle adayamamış bir seçmen kitlesidir. Dolayısıyla da en kolay değişebilecek kesimdir diye düşünebiliriz. Bunun yanı sıra pek çok araştırma da genç seçmenin kendi iradesini aile bağlarından bağımsız kullanabildiğini bize göstermemektedir. Siyasal sosyalleşme eğer partizan kimliğini belirliyorsa bu sosyalleşmenin getirdiği tercihler mevcut aile ve çevre tercihlerinden çok da uzağa düşemiyor yani. Dolayısıyla ben gençlerin genel seçmen kitlesinden bağımsız olarak, yani anne -babaları AK Parti ya da MHP’ye oy verirken kendilerinin CHP’ye ya da İYİ Parti’ye oy vermelerini beklemiyorum. Böyle bir dünya yok.

 

Gençler diğer tüm seçmenin takip ettiği eğilimleri takip ederek bir partiye meyledebilir ya da ona karşı durabilirler. Ama nesiller arası tercihlerin birbirine karşıt şekillenmesi beklediğimiz bir gelişme değildir. Nadiren, örneğin son Brexit oylamasında ve anlaşılır politika tercihlerinde bir nesil farkı olduğu için gözlenmiştir. Olabilecek olan daha yüksek olasılıkla marjinal, görece genç kitlenin bir parti lehine ya da aleyhine eğilim göstermesidir. Yani AK Parti ya da MHP içerisinde genç seçmenin içinde bir grubun katıldıkları ilk ya da ikinci seçimde anne-babalarının partisine değil İYİ Parti, Deva ya da Gelecek Partisi’ne oy vermeleridir. Dünya görüşleri siyasete sosyalleşmeleri ve değerler manzumesi olarak bu kesimin kendine daha yakın partiler dururken bu değerler üzerine siyaset yapmayan bir partiye yönelmelerini beklemem.

 

Bu nesiller arası farklı tercihler yerine daha yüksek olasılık daha geniş bir kitlesel oy değişiminin yaşanmasıdır. Zaten erken ya da vaktinde bir sonraki seçim AK Parti iktidarının yaklaşık 19-20 yılını doldurduğu zaman olacak. Bu seçimin anlamlı bir oy kayması olmadan sonuçlanması bugünden bakıldığında zor görünüyor bana. Ülkenin pandemi sonrası güllük gülistanlık bir durumla 2007 ya da 2011’e benzer bir havada seçime gitmesi zor görünüyor. Daha olası durum Haziran 2015’e benzer bir konumdur ve bu konumda da anlamlı bir oy kayması ki bu seçmenin yaklaşık %10’una karşılık gelen milyonlarcasının parti tercihini değiştirmesi anlamına gelir. Böyle bir değişimde nesil farkının ön plana çıkması yerine daha homojen bir kitlesel değişim beklerim.

 

Kitle iletişim araçlarının çeşitlenmesi ve dijital teknolojinin gelişmesiyle seçmenin siyasetle ilişkisi de dönüşüyor. Özellikle sosyal medya, siyasal etkileşim kanallarını dönüştürdü. Bu olgunun oy verme davranışıyla ilgisini sormak istiyorum. Siz sosyal medyanın seçmenin tutumu ne ölçüde etkileyeceğini, siyasi süreçleri nasıl etkileyeceğini düşünüyorsunuz?

 

Bu konuya bakarken aklımızın bir köşesinde şunu tutmalıyız: Medya tercihleri partizan tercihlerdir. Yani hangi gazeteyi okuyacağınıza, hangi web sitesine gideceğinize, ya da sosyal ağlarda kimlerle arkadaş olacağınıza partizan tercihlerinizle karar verirsiniz. Yani CHP’li bir kişi muhalif taraftaki gazetelere meylederken AK Partili bir kişi de bu gazetelerden uzak durup yandaş gazetelere meyledecektir. Bu birinci gözlem. İkinci gözlem de medyanın kutuplaştığı ve haberlerin partizan bir açıdan sunulduğu, yanlı taraflı haberciliğin herkesçe gözlendiği ortamlarda insanların alternatif haber kaynaklarına yöneleceğidir.

 

Eskiden bu haber kaynakları soğuk savaş yıllarında kısa dalga radyo kaynaklarıyken şimdilerde bu internet siteleri ve sosyal ağlar içinde şekillenmektedir. Elbette burada da eski radyo kaynaklarından farklı olarak içinde olduğumuz sosyal ağdaki oyuncuların tercihleriyle şekillenen bir haber kaynağı söz konusudur. Yani yurtdışından Türkçe yayın yapan radyo istasyonları gibi eş dost akrabadan bağımsız bir editoryal disiplin ile habere erişmek yerine bizim kendi sosyal ağımız içindekilerin kendi şekillendirdikleri ve tercih ettikleri haberlere erişmemiz söz konusu artık. Bu internet ve sosyal ağ dünyasının daha önce olmayan bir özelliğidir.

 

Bu da bizi şu gözleme götürüyor: herkes kendi istediği haberi görüyor artık. Görmek istemediğiniz haberlere erişiminiz son derece kısıtlı. Bir yandan medya dünyasının mevcut rejimin kontrolü altında olduğunu bildiğimizden bu medya dünyasından kaçmak istiyoruz ve internetteki sosyal ağlara geçiyoruz. Ama öbür yandan da bu ortamda bir anlamda kendin pişir kendin ye medyasının etkisi altındayız. Sadece kendi beğenip onayladığımız, bizimle hep hem fikir olan haberleri ve yorumları görebiliyoruz.

 

Yani internet ortamında farklı görüşler ve heterojen tartışma ortamları yaratılmazsa en dar ve en marjinal görüşlere meyletme eğilimi de artmaktadır. Bu ortamlarda insanların görüşlerinin etkilenebileceğini iddia edenler birkaç yıl öncesinde Brexit ve Trump seçimlerinde bu iddiayı öne sürdüler. Renkli ve rekabetçi bir medya ortamının olduğu Birleşik Krallık ve ABD de bile böyle bir etkiyi seçim sonucu dengesini bir yana doğru değiştirebilecek şekilde manipüle etmek zordur. Ancak Türkiye gibi çok da renkli ve rekabetçi olmayan ortamlarda bir seçmen kitlesini yanlı ve yanlış haber ve yorumlarla şekillendirmek çok daha kolay olmalı. Ben bu açıdan Türkiye medyası için kaygılıyım. Tarafsız, objektif bilgiye erişmek, çok renkli ve özgür bir tartışma ortamını bugün için bulmamız çok zor. Pek çok vatandaşın da bu zorluğu aşacak çabayı gösterecek takati yoktur diye tahmin ediyorum. Öyleyse medyamızın demokrasiyi geliştiren ve siyaseti bir anlamda kontrol altında tutan işlevini yerine getirmesi bugün için çok zor.

 

SALGININ OLUMSUZ YANSIMALARINI MEDYA İLE KONTROL ETMEK ZAMAN KAZANDIRIR AMA SONUCU DEĞİŞTİRMEZ

 

2020 yılının en önemli gelişmesi COVID-19 pandemisiydi. Pandemi bütün dünyada siyaseti ve seçmen-siyaset ilişkisini etkiledi. Şimdi aşılamanın başlamasıyla yılın ortalarına doğru salgının sağlık ile ilgili yönünde gerileme yaşanacağı ancak ekonomik yansımaların varlığını sürdüreceği söylenebilir. Bu durum, siyaseti, seçmenin siyasi tutumunu ne ölçüde etkileyebilir? Özel olarak Türkiye bağlamında düşünürsek, koronavirüsün siyaset ve seçmenin oy verme davranışı üzerindeki muhtemel etkileri ile ilgili ne söyleyebilirsiniz?

 

Pandemi eşitsiz bir etki ile toplumsal yapımızı sarsmaktadır. En kırılgan toplumsal kitleler hem sağlık göstergeleri hem de ekonomik göstergelerde daha büyük kayıplara uğramaktadırlar. Her iki alanda da elimizdeki verilerin şeffaf bir resim göstermediğinin altını çizmeliyiz. Pandeminin hangi toplumsal kesimleri en başta vurmakta olduğunu henüz bilmiyoruz. Halen kaybetmiş olduğumuz hayatların ağırlıklı olarak hangi toplumsal kesimlerden olduğunu şeffaf bir şekilde göremiyor olsak da benim kanaatim halk bu resmi aslında gayet net görmektedir. Medyada bu resmi gösteremiyor olsak da kaybı birinci elden yaşayanlar bunu hissetmektedirler.

 

Hayat kayıpları görece nüfus içinde elbette ufak bir kesim. Sonuç olarak yaklaşık resmi rakamlarla 25 bin kişilik bir kayıp söz konusu. Ancak iktisadi kayıpları yaşayanlar, işlerini kaybedenler, elbette ki medya yayınına ihtiyaç göstermeyecek kadar gözler önündedir. Bu açıdan medya kontrolü ve şeffaflıktan feragat ederek bu konuda siyasi kazanç sağlamak bence ancak zaman kazanmak demektir. Yoksa zaman içinde halk ne olup bittiğini hissedecektir.

 

Ve elbette pandeminin sonuçları da en başta siyasi olacaktır. Elbette koronanın sorumluğu siyaseten iktidara yüklenemez. Ama bu salgının yaratmakta olduğu sorunlara çözüm üretmekte yetersiz kalındığı kanaati yaygınlaştıkça bu salgının siyasi sonuçları doğrudan iktidara yazılacaktır. Bu açıdan sorumluluğun atfedilmesini zorlaştırmak ve bu sorumluluk yükünü hafifletmek için izlenebilecek yollar var. Bunların başında dünya tecrübesinin Türkiye’den kötü olduğu argümanını medyada yaymak geliyor. “Avrupa’da aşılama politikasında tıkanma yaşanıyor”, “işsizlik dünyada aldı yürüdü”, “Amerika’da salgın ölümleri kontrolden çıktı” türü haberlerle Türkiye tecrübesinin görece çok da kötü olmadığı intibaı yaratılmaya çalışılıyor.

 

Bu etkili bir yöntem olabilir ama ancak bir yere kadar. İş bulma ümidini kaybettiği için iş aramayan ve bu yüzden de işsiz olarak sınıflanmayan kitleler bu tür yöntemlerle etkilenemeyeceklerdir diye düşünüyorum. Kendi durumlarının sorumluluğunu iktidara yüklemeseler bile bir değişime oy verme eğilimi baskın çıkabilir. Muhalefet açısından belki de en önemli konu değişim isteğini yaratmaktır. Ekonomi kötü, pandemiye karşı etkin ve şeffaf önlemler alınamadı, dış politikada yalnız kaldık gibi eleştiriler sonuç olarak seçmende artık bu iktidar değişsin düşüncesini yaratamıyorsa muhalefetin işine yaramayacaktır. Değişim gerektiğine ikna olmuş bir seçmen kitlesi kendine en yakın alternatifi bulmakta da zorlanmayacaktır. Onun hangi lider ya da parti olduğunu bugün görmemiz bence şart değil çünkü daha değişim gerektiğine dair kanaat baskın hale gelmiş görünmüyor.

 

MUHALEFET SEÇMENİN KARŞISINA ALTERNATİF DURUŞ VE POLİTİKA İLE ÇIKMALI

 

Son dönemde birçok siyasi parti kuruldu. AK Parti’den ayrılan Davutoğlu ve Babacan öncülüğünde Gelecek ve Deva partileri kuruldu. CHP’li Muharrem İnce ve Mustafa Sarıgül’ün de parti kurma çalışmaları içinde olduğu biliniyor. HDP’deki bazı siyasi aktörlerin yeni bir parti kurma hazırlığı içinde olduğu söyleniyor. Siyasetteki bu hareketliliği neye bağlamak lazım? Siyasetin çıkmazıyla mı, seçmenin alternatif arayışıyla mı? Ayrıca bu yeni arayışların potansiyeli ile ilgili öngörünüzü öğrenmek istiyorum.

 

Görünen öncelikle siyasi yelpazenin sağında yeni parti oluşumlarıdır. Salgın ve ekonomik krize rağmen sol eğilimli yeni partiler daha az iddialıymış gibi görünüyor. Sayın İnce ve Sarıgül’ün oluşumlarının da orta ve sağındaki seçmene hitap etmek gibi bir kaygıları var gibi görünüyor. Bu Türkiye’deki siyasi yelpazenin sol eğilimleri değil merkez ve sağındaki eğilimlere daha büyük olanaklar sağlamakta olduğunun bir yansımasıdır. Seçmen neredeyse yeni partiler de oraya gitmektedirler. Öyle sanıyorum ki bu oyunda en kilit öneme sahip girişim Kürt seçmene hitap etmeye çalışan partiler arasında olacaktır. HDP’ye alternatif bir parti Kürt seçmene hitap etmeye talip olursa gerek Cumhur gerek Millet ittifaklarındaki dengeleri etkileyebilir.

 

Yeni partilerin tümü için ana sorun değişim beklentilerini oluşturmak ve bu değişimde halk yararına yeni bir iktidar oluşturabileceklerine seçmeni ikna etmektir. Seçmenin çoğunun solda olmadığını biliyoruz. Ama mevcut AK Parti iktidarına alternatif yeni politikaların da yine ortanın sağından çıkması zor. Niye? Çünkü ortanın sağında politika önerileriyle kendini AK Parti’den ayırt edebilmek güç olacaktır. O halde ortanın sağından oy alabilecek ama özünde ideolojik düzlemde orta ve ortanın solundan gelmekte olan politika önerilerine eğilmek ve alternatif politikalar üretilmesi gerekir.

 

Muhalefet bu önerilerin kuvvetlendirilmiş parlamenter sistem şemsiyesi altında üretilip seçmene cazip kılınacağını ümit ediyor. Halkın anlaması en kolay olan şekliyle bu Sayın Recep Tayyip Erdoğan’sız bir dönem önerisidir. Ancak varsayım bir tek bu öneriyle bir sonraki seçimin kazanılabileceği olmamalıdır. Bu kişi karşıtlığının CHP ve İYİ Parti seçmenleri için önemli olduğu ileri sürülebilir. Ben buna şüpheyle bakmak gerektiğini düşünüyorum. Ülkenin geleceği için inandırıcı bir alternatif siyasi duruş oluşturmadan bir beklenti içine girmemek gerekir.

 

Hatırlarsak, 2001 krizi ülkede büyük bir çöküntü yaratmış ve o dönem iktidara muhalif olan DYP ve CHP içinde bir sonraki seçim için büyük beklenti oluşmuştu. Bugüne benzer şekilde iktidarın büyük ortağı DSP’den o dönemde de kopuşlar olmuştu. Fakat en beklenmedik şekilde o dönem de MHP liderinin önerisiyle erken seçime gidildiğinde bu ümitlenen partilerin hiçbiri beklenen başarıyı gösteremedi. DSP’den kopanların isimleri bile zor hatırlanır oldu. Sadece muhalefette olmakla gelecekte söz sahibi olunabileceği beklentisindeki o dönem DYP baraj altında kaldı. CHP barajın üzerinde kalabilmiş olsa da ekonomik kriz bir sol parti iktidarı yaratmadı ve AK Parti iktidarı başlamış oldu.

 

Tarih tekerrürden ibaret değildir elbette. Ancak seçmen karşısında bir alternatif duruş, samimi bir yeni politika önerisi ile gidilmediği zaman seçmenin beklentilere cevap vermediğini hep görüyoruz.

 

Bu yeni alternatif duruşun ne olmayacağını söyleyebiliriz. Öncelikle kırsal seçmene hitap eden bir duruş olmayacaktır. Özellikle metropol kent seçmenine hitap etmezse bu duruş destek bulamayacaktır. Alternatif duruşun beka ve güvenlik tehdidi sarmalında şekillenmesi de bana mümkün görünmüyor, çünkü bu alanın sahipleri zaten iktidardadır. Aslı varken kimse taklit olarak görünen bir pozisyona meyletmeyecektir. Bu açıdan iktidar partilerinin gündemi beka ve güvenlik argümanlarıyla şekillendirmesine teslim olan partilerin bu gelecekte şansları yoktur. Bu alanlar dışında hala gayet geniş bir siyaset alanı var ve bu alanda kendi sesini bulan her siyasi hareketin gelecek seçimde şansı olacaktır.

 

2019 yerel seçimleri öncesinde metal yorgunluğundan konuşuyorduk. Neredeyse yirmi yıllık bir iktidarın metal yorgunluğu bitmiş olabilir mi? Cumhur İttifakının iki üyesinden üç yeni parti çıktı, büyükşehirlerde ciddi bir kayıp yaşandı ki bunların tümü korona pandemisi öncesindeydi. Dolayısıyla değişime açık bir ortam bugün için vardır ama muhalefet kendisinin otomatik olarak bir sonraki iktidar olduğunu varsaymamalıdır.

 

Seçmen davranışını etkileyen en önemli dinamiklerin başında ülkedeki ekonomik şartlar olduğunu biliniyor. Bu davranışların odağında ise enflasyon ve işsizlik eğilimleri gösteriliyor. Türkiye son üç yıldır muadili ülkelerden ve dünyadan temel ekonomik göstergelerde ciddi şekilde ayrılıyor. Türkiye’nin genç nüfusu ve dinamik ekonomisine rağmen GSYH’nın ve kişi başına gelirin son beş yıldır ciddi şekilde azalmasının, enflasyonun ve işsizliğin çift hanelerde olmasının seçmen davranışlarıyla ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?

 

Ekonomik durumun iyi olmadığını bilmek için alim bir iktisatçı olmaya gerek yok. Bu tür ekonomik zorluklar ağırlıklı olarak iktidarları yıpratır ve seçimleri kaybettirir. Türkiye’de de AK Parti 2015 sonrasında temelde ekonomik güçlükler nedeniyle gerek genel gerek yerel seçimlerde ciddi güç kaybına uğramıştır. Ancak artık cumhurbaşkanlığı seçimlerinin mantığı ekonominin de seçimler üzerindeki etkisini değerlendirirken farklı düşünmemizi gerektiriyor. Nihayetinde meclis çoğunluğu hala önemli elbette. Ancak cumhurbaşkanlığını kazanmak meclis çoğunluğunu ele geçirmekten farklı bir mantık gerektiriyor.

 

Cumhurbaşkanlığı için adayların liderlik özellikleriyle, samimiyet ve ikna kabiliyetleriyle öne çıkmaları gerek. Bu seçimde ekonomiyi öne çıkarmak için dönemindeki ekonomi politikalarının tüm sorumluluğunu Cumhurbaşkanı Erdoğan’a atfetmek gereklidir. Global kriz, pandemi, beceriksiz bürokrat ya da bakanlar, dış mihraklar falan değil tek sorumlu olarak seçmenin işbaşındaki cumhurbaşkanını görmediği sürece ekonomi bir sonraki seçimde beklenen negatif etkiyi göstermeyecektir. Geçmiş dönemin kötü değerlendirmeleri gelecek için güvenilir bir tahmin yolu olduğu için değerlidir. Ama alternatif adayların da ekonomi alanında eldeki kötü tecrübeden daha iyi sonuçlar yaratabileceğine dair güven vermesi gerekir.

 

Bir sonraki seçimde cumhurbaşkanlığı için bir tek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aday olacağını biliyoruz henüz. Karşısına kimin çıkacağını henüz bilmemek muhalefete avantaj sağlıyor olabilir mi? Evet, olabilir ancak bunun için Sayın Erdoğan’ın sürekli bir eleştiri altında yıpranıyor olması gerekir. Seçime birkaç yıl kala şimdilik tek adayın kendine güven ile gücünü, ikna kabiliyetini ve halkla olan irtibatını devam ettiriyor olması durumunda muhalefetin nasıl bir avantajı olabileceğini göremiyorum.

 

Bir sonraki seçime ekonomi gündemiyle de girmeyebiliriz elbette. Yerel seçimlerde yaşadık. Halkın gündeminde ekonomi olsa bile iktidar güvenlik, beka ve muhafazakâr hassasiyetleri öne çıkaran bir gündemle seçime gitmek isteyebilir. Muhalefet bu oyunu ret etmediği sürece iktidarın eli kuvvetlenecektir.

 

Pandemi halen bütün hızıyla gelişmeye devam ediyor. Geçtiğimiz yaz ortasında pandemi konusundaki iyimserliğimiz artık yok. Aşı kampanyasının başarılı olduğu algısı yerleşmeden ve hayat normalleşmeden seçim beklememek gerekir. Ama aşı kampanyası başarıyla bitirilip normalleşme başladığında belki ekonomide de bir hareketlenme olur. O zaman iktidar için erken seçim elbette anlamlı bir karar olacaktır. Muhalefet için açmaz böyle bir ortamda iktidarı nasıl eleştirip gelecek için seçmenden hangi temelde oy isteyeceğidir. Bu normalleşme ile seçim zamanlaması örtüştüğünde muhalefet seçmene ne söyleyecektir? Bunun cevabını düşünmeleri gerek çünkü ekonominin bu durumunda pandemi hala kontrol altında değilken seçime gitmek aynı 2002’deki gibi bir siyasi intihar olacaktır. Tabi 2002’de oldu niye şimdi de olmasın denilebilir. Bu herhalde imkânsız değil ama sadece ufak bir ihtimal.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.