Muhammed Bin Selman’ı Anlamak – VI

Suudi Arabistan’da dönüştürülmesi gereken bir ekonomik ve siyasi yapı Muhammed bin Selman’ı bekliyor; fakat bir yanı genç ve reform destekçisi olan, diğer yanı muhafazakâr ve ekonomik olarak devletin rantiyer rolüne alışkın bu karmaşık toplum yapısı bir dönüşüme hazır mı?

“Muhammed bin Selman’ı Anlamak” yazı dizisinde, Veliaht Prens’in oluşturmaya çalıştığı liderliği pek çok farklı yönüyle inceledik. Veliaht Prens’i kral olmaya götüren bu adımlar, hem Muhammed bin Selman’ın (MbS) reformist yüzüyle, otoriter politikaları arasında hem Suud hanedanlığı içinde hem diğer Körfez ülkelerinin ekonomik ve politik stratejileriyle hem bölgedeki hakimiyet mücadeleleriyle hem de Suudi Arabistan’ın küresel politikadan pay alma hedefleriyle şekillenen bir rekabete ve yarışa tekabül ediyor. 

 

Suudi Arabistan’da dönüştürülmesi gereken bir ekonomik ve siyasi yapı MbS’yi bekliyor; fakat bir yanı genç ve reform destekçisi olan, diğer yanı muhafazakâr ve ekonomik olarak devletin rantiyer rolüne alışkın bu karmaşık toplum yapısı bir dönüşüme hazır mı? Daha da önemlisi, liderlik, iddia ettiği bu reformist tutumu ne ölçüde gerçek bir güç paylaşımına dönüştürüyor? Yazı dizisini, Veliaht Prens’in liderliğine dair literatürde yer alan birkaç bakış açısına göz atıp, benim ‘MbS ile başka bir yol mümkün’ şeklinde tanımladığım söylem inşasına değinerek kapsamlı bir yorumla sonlandıracağız. 

 

Yerel ve Küreselde ‘Oğul Kral’

 

Medavi er-Raşid’in MbS’nin Suudi Arabistan’ı yönetmeye başladığı süreci anlatan Oğul Kral isimli kitabının en temel iddialarında biri, Suud toplumunun hâlâ ulusal kimliklerini tanımlamakta zorlandıkları. Er-Raşid’e göre, MbS’nin oluşturmaya çalıştığı yeni liderlik, devlet birleşik bir sosyal ve politik kimliğe sahip olmasa da milletten ziyade kendisine sadakat yaratmak için yeni, modern imajlar ve politikalar aracılığıyla kendisini tanıtıyor. 

 

MBS’yi ‘Oğul Kral’ olarak tanımlayan kavramsal çerçevede, er-Raşid’in önermesi, Suudi Arabistan’da reformist ve baskıcı bir yönetim ikiliği oluştuğu. Er-Raşid, yalnızca Krallık sınırları içinde değil, küresel etkileriyle birlikte de bu derin çelişkinin toplumun temel etkileyicisi olacağını savunuyor. Bu noktada ilk olarak, diasporadaki Suudlara odaklanmak mümkün: MBS liderliğindeki süreç onlara bir geri dönüş vaat ediyor mu? 

 

Suud toplumu için her zaman diasporada yaşayan bir grup ‘muhalif’ yahut rejim karşıtı insanın varlığı söz konusuydu. Fakat yeni teknolojilerle -özellikle sosyal medya ve dijital haber platformları- sürgündeki Suudların fikirlerini yerel halka ve küresele duyurmaları, dolayısıyla rejimi rahatsız etmeleri daha kolay. Yeni teknolojilerin bir de diğer yüzü var ki sürgünde de yaşasalar rejimin muhalif olarak tanımladığı isimleri takibi, Cemal Kaşıkçı vakasında da görüldüğü gibi, yeni yazılımlar ve sosyal medya takipleri üzerinden mümkün. Bu nedenle, yazı dizisini kapatırken vurgulayacağımız ilk nokta, liderliğin başarılı bir forma ulaşması için hem evde hem de dışarıda imajını temiz tutacağı hamleler yapması gerektiği. 

 

Neo-Sultanism/Yeni Sultancılık: Tehditler Karşısında Güçlü Bir Mutlak Otorite

 

MbS’nin liderliğini tartışan bir diğer çalışmada, Veliaht Prens’in ve BAE lideri Muhammed bin Zayed El-Nahyan’ın yönetim biçimleri ‘yeni sultancılık’ olarak tanımlanıyor. Bu çerçevede iki liderin siyasi, ekonomik ve askeri profillerini inceleyen Christopher Davidson, Körfez monarşilerinin ulus devlet süreci öncesinde sahip oldukları şeyhlik sisteminin, diğer bir adıyla danışmaya dayalı patrimonyalizmin, tamamen bireysel otoriteye dayanan bir tür yeni sultanlık sistemine evirildiğini iddia ediyor. 

 

Davidson’a göre MbS’nin iki politik-ekonomik stratejisi onun şahsına münhasır bir lider olmasına yol açtı. Birincisi, dünya üzerindeki diğer mutlak otorite ile yönetilen rejimlerin aksine, bir askeri darbe ile güç kazanmadı. Suud hanedanı ve ticari elitleri arasında ‘yumuşak bir yönetimsel darbe’, Mbs’yi veliaht prens koltuğuna taşıdı ve liderliğini kurumsallaştırdı. Diğer bir unsur ise, yönetimin yeni bir döneme girdiğinin işareti olarak ekonomik ve siyasi açıdan belli reformlar, milliyetçi ve seküler stratejiler kullansa da, toplumun aşina olduğu ekonomik ve siyasi kaynakları dağıtmaya dayalı meşruiyet sistemini değiştirmedi. Diğer bir deyişle, Suud halkı belli ekonomik reformları, vergi ödemeyi ve siyasi değişiklikleri kabul ederken toplumun genelinde oluşan algı, bu sürecin daha iyi ve faydalı bir kaynak paylaşımına evirilmesiydi. Halkın beklentisi ne MbS’nin demokrasi getirmesi ne de kaynaklardan mahrum ederek zulümle ülkeyi yönetmesi. 

 

‘MbS ile Başka Bir Yol Mümkün’

 

Bu yapısal rantiyer meşruiyet, MbS’ye olan toplumsal güvenin en önemli ayaklarından biri. Davidson’un kavramsal iddiaları elbette Körfez siyaseti için yerli yerinde tespitler, fakat sultanlığın bu gelişmiş formuna üçüncü bir meşruiyet kaynağı olarak, siyasal hegemon tarafından belirlenen tehdit unsurları eklenebilir. Örneğin İran’ın mezhep politikası, İsrail, toplumsal düzenin ve istikrarın bozulması gibi maddeler, uzun yıllardır Körfez toplumu için ulusal tehditler arasında. Fakat değişen bölgesel politikalar, liderlerin yeni teknolojilere ve ekonomik ihtiyaçlara göre ideolojik değil çıkar odaklı hamleler yapmalarıyla tehditler yeniden tanımlandı ve yeni işbirlikçileri oluştu. 

 

Yeniden Tanımlanan Tehditler ve Müttefikler

 

İsrail’le yaşanan normalleşme adımları, İran’la masaya oturulması ve Türkiye ile bağların tekrar güçlendirilmesi, bölgesel olarak değişen tehdit/müttefik örnekleri. Fakat belki de küresel ölçüde, ABD ile oldukça kritik güvenlik anlaşmalarına sahip olsalar da Çin ve Rusya ile kurulan yeni ortaklıklar, MbS’nin halka verdiği ‘alternatifi mümkün’ mesajının en göze çarpan unsurları. ABD’nin 11 Eylül’den sonra uyguladığı terör karşıtı politikalarla İslami grupları ve İslam alemini zor durumda bırakması, Irak’ın ve Afganistan’ın işgali, Suudi Arabistan’da ciddi bir ABD karşıtlığı doğurmuştu. İran’ın, Suudi Arabistan’ı ‘İslam karşıtı emperyalistlerle işbirliği yapmak ve güvenliğini onlara emanet etmekle’ suçlaması ve Suud halkında oluşan Amerikan karşıtlığı, ABD askeri üssünün Suud topraklarından Katar’a taşınmasına neden olmuştu. Yani MbS’nin Ukrayna savaşı sonrasında Batı’yla müttefikliği devam ederken Rusya ve Çin’in siyasal denklemine eklemlenmesi; BRICS ülkeleriyle ittifakını güçlendirmesi, halka ‘ben diğer yolları da deniyorum’ mesajı veriyor. Bir lider olarak bunu yönetebilmesi önümüzdeki yıllarda İsrail’le de resmen normalleşmesinin önünü açabilir, çünkü aynı yöntemle halka ‘bana güvenin ben Filistin için yeni bir yol deniyorum’ söylemiyle yola çıkabilir. 

 

Küresel, Bölgesel ve Yerel Uyumu

 

Örneğin Arap Baharı sonrasında Körfez ülkelerinin uzun yıllardır siyaseten müttefiki olan Müslüman Kardeşler’in terör örgütü ilan edilmesi ve topyekûn bir seferberlikle harekete mensup olanların avlanması, BAE ve Suudi Arabistan’da dönemin liderleri tarafından ‘ulusal çıkarlar tehdit altında’ mesajlarıyla meşru bir zemine oturtulmuştu. MbS’nin ‘siyasetten uzak ve yaşam tarzı açısından ılımlı bir İslam’ projesiyle eşzamanlı olarak Ortadoğu halkı da bölgenin siyasi yorgunluklarını sırtında taşıyan İslami grupların Arap ayaklanmalarında başarısız olmalarına tanık oldular. Yani monarşilerde siyasal reform çağrısı yapan İslami hareketler bölgenin otoriter rejimlerine bir bir yenilirken, MbS’nin de kendi yöntemleriyle ve siyasal İslam’ı dahil etmeden reform yapabileceğinin mesajını vermesini kolaylaştırdı. Özet olarak, MbS, Suud toplumunda yapmak istediği değişiklikleri, küresel ve bölgesel unsurları doğru şekilde kullanarak meşru bir zemine oturtmayı başarıyor. 

 

Beklenen Kurtarıcı?

 

Geleneksel liderlik unsurlarını törpüleyerek, mutlak hakimiyete dayalı bir liderlik formu olarak tanımlanan yeni sultancılığın genelde bir egemenlik krizine paralel olarak ortaya çıktığı iddia ediliyor. Fakat terimi Körfez monarşilerine uyarlayan Davidson’a göre ne BAE için ne Suudi Arabistan için ülkeleri temelden sarsacak bir liderlik krizi yaşandı ama yine de mutlak otoriteye sahip liderlikler doğdu. 

 

Elbette Arap Baharı ile gelen süreç, yaşça büyük liderlerin hastalıkları, vefat etmeleri, bölgedeki savaşlar, değişmesi gereken ekonomi politikaları gibi önemli eşikler geçilse de bunlardan herhangi biri organik bir kriz miydi? Davidson’a göre milli aciliyetler gerektiren sorunlar doğmuş olsa da her iki ismin liderliklerinin yeni sultancılık sürecine evirilmesinde temel bir bağımsızlık/egemenlik krizi etkili olmadı, fakat her iki isim de milliyetçi, otoriter, şahsi ve keyfi karar mekanizmalarıyla yeni adımlar attılar. 

 

Eğer 2011’den günümüze KİK ülkeleri arasında göze çarpmaya başlayan hegemonya rekabetlerini ele alırsak, Arap ayaklanmaları ile başlayan siyasal atmosferin Körfez bölgesinin siyasal sisteminde yapısal bir değişikliğe yol açtığını görürüz. Örneğin Suudi Arabistan, Yemen’de BAE ve Umman’la; Suriye savaşı ve Müslüman Kardeşler’in bölgedeki rolü özelinde Katar’la karşıt hegemonik söylemlere sahipti. Diğer bir deyişle, Arap ayaklanmaları sonrasında bölgenin içine girdiği süreçte, KİK ülkelerinin birbirleriyle uyumlu veya paralel olmayan kararlar almaları yeni normal haline geldi. Arap Baharı’yla başlayan yeni bölgesel norma göre, Körfez liderleri tek bir söylem ve yöntem etrafında olmak zorunda değil.


Bu nedenle, MbS’nin kendine özgü politikaları bölgenin de dönüştüğü bir sürece denk geldiği için adım adım ilerlediği takdirde, Suudi Arabistan toplumunda pek çok yeniliği meşru bir zemine oturtabilir. Önceki yazılarda belirttiğimiz gibi, verasetin üçüncü nesle geçişi zaten bekleniyordu. O nedenle, Suudi Arabistan’ı ‘bir gözü toprağa bakan’ eski nesil liderler yerine dinamik bir ismin yönetmesi, halkın geneli için beklenen bir durumdu. Siyasal ve ekonomik reformlar için beklenen bir kurtarıcı vardı ve MbS gibi iddialı ve genç bir lider bu konumu kurumsal bir mutlak otoriteye dönüştürdü ya da en azından dönüştürme yolunda.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.