Nasıl Bir Sistem

Güçlendirilmiş Parlementer Sisteme geçişten daha önemli olan husus evrensel normlar ile vicdanlarımız arasında kurduğumuz bağ ve hukukun pozitif yönünden ziyade kendisini referans aldığımız alandır. 

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Yeni Sistem, Yeni Zihniyet

 

“Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” tabiri tüm partilerin gündeminde. Başkanlık Sistemi’nde yaşanan olumsuz tecrübelerin ardından halkın bir bölümünün ve sivil toplumun da dahil olduğu kamuoyunda da tartışmaların gün geçtikçe popüler bir nitelik taşıması da bekleniyor.
 

Hatta partisinden uzaklaştırıldıktan sonra internet medyasına yaptığı açıklamalarla gündem olan MHP’li vekil Cemal Enginyurt’un iddialarına bakılırsa, yüzde 50.1’den gün geçtikçe daha bir uzaklaşan Cumhur İttifakı’nın da parlamenter sisteme dönüşten başka bir seçeneği kalmadı. Tabii söz konusu iddiayı ciddiye alsak bile, Cumhur İttifakı ile Millet İttifakı ve diğer kesimlerin parlamenter sistemden ne anladıklarıyla ilgili şüpheleri giderebilecek bir duruma tekabül etmiyor bu öngörü.
 

Muhalif kanatta yer alan hiçbir kesim söz konusu tekliften geçmişte bıraktığımız ve içinde yine tecrübeyle sabit olan pek çok tıkanmışlık, sorun ve açmaz taşıyan sistemi kastetmiyor. Türkiye tarihinde daha önce tecrübe edilmemiş; Avusturya, İzlanda, Finlandiya, İrlanda, Almanya, İspanya ve Belçika anayasalarında olumlu örnekler olarak öne çıkarılan hususlar dahil olmak üzere gerek parlamentoya, gerek yürütme-yasama ilişkilerine, gerek iç yargı mekanizmaları ve yargı-yürütme ilişkilerine, gerekse denetim kurumlarına ilişkin yapısal reformlar bağlamında getirilen öneriler başı çekmekte.
 

Konunun özünde/temelinde yer aldığını düşündüğümüz ve sistemin ıslahında başat rol oynayacağına inandığımız bazı noktalara değinmeden önce etkili bir yönetim yapısı oluşturmak için teknik olarak öne çıkan yönlerini kısaca özetlemeye çalışalım:
 

Cumhurbaşkanının yetkilerinin sınırlandırılıp, sembolik hale getirilmesi ve sorumluluklarının siyaseten ve hukuken başbakan, bakanlar kurulu ve meclis içi denetim mekanizmalarına dağıtılması. Türkiye’nin siyasi şartları, toplumsal fay hatları vb. gözetilerek hakem rolünü oynayacağı, dolayısıyla Partili Cumhurbaşkanlığının da terkedilip partiler üstü konuma oturtulacağı bir formül.
 

Yürütmenin Başbakan ve Bakanlar Kurulu’ndan oluşan yapısı ile Yasama’ya karşı sorumluluğunun net bir şekilde belirlenmesi.
 

Gensoru, güven oylaması gibi hükümete karşı parlamentoda oluşturulan denetim araçlarının farklı tecrübelere dayalı olarak geliştirilmesi.
 

Bu siyasal-hukuki denge mekanizmalarının ve temsililik-sorumsuzluk boyutunun oluşumuyla birlikte, cumhurbaşkanını halkın ya da Meclis’in seçmesinin önemsizleşmesi. (Ancak bizim gibi sosyo-kültürel çeşitliliğin olduğu ülkeler açısından bakıldığında TBMM’ce seçimin tercih edilmesi; bu seçimin şartlarının da sistemi krize sokmayacak şekilde kolaylaştırılması.)
 

Yapıcı (Kurucu) Güvensizlik Oyu: Siyasi krizleri ve kutuplaşmaları engelleyeceği düşünülen, çeşitli Avrupa ülkelerinde denenmiş ve yürürlükte olup yeni Başbakan üzerinde uzlaşmadan mevcudun düşmesini engelleyen, bunu da üye tam sayısının salt çoğunluğuna bağlayan sistemin getirilmesi.
 

Daha üzerinde çokça konuşulacak olan mezkûr sistemle ilgili “Hesap Verilebilirlik, Öngörülebilirlik ve Şeffaflık” ilkelerini sağlam işletecek olan kurum ve mekanizmalara işlerlik kazandıracak anayasal ve hukuki düzenlemeler de hiç şüphesiz teknik olarak tartışılacak. Lakin bu sistemin üçüncü sacayağı olan Yargı da, hem yeni bir anayasa yapımının konusu, hem de tarafsızlık ve bağımsızlık ilkelerinin garanti altına alınması kadar, aynı zamanda ne tür bir hukuk zihniyetin inşasına yönelmemiz gerektiğine ilişkin de üzerinde düşünmemiz gereken bir alanı oluşturmaktadır.

  
‘Yargı’nın Bağımsızlığı ve Zihniyet Dönüşümü


Yargı söz konusu olduğunda, ‘Yargı Reformu’na ilişkin öneriler olmak üzere, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığının geliştirilmesi; verimlilik ve etkililiğinin artırılması; mesleki yetkinliğin geliştirilmesi; ceza infaz sisteminin geliştirilip kolaylaştırılması; HSK seçimleri; HSK’nın Hakimler Kurulu ve Savcılar Kurulu olarak ikiye ayrılması; adalete ulaşımın kolaylaştırılması gibi maddeler başı çekmekle birlikte, aynı zamanda ve asıl olarak “Nasıl bir hukuk eğitimi?” sorusu sorulmaktadır.
 

Aslında tartışmaya açmak istediğimiz zihniyet alanı sadece yargıyı değil, hiç şüphesiz yürütme ve yasamayı da yakından ilgilendirmekle kalmayıp, bu alanlara da etki eden siyasi kültürümüzün sosyo-politik kodlarını içermektedir. Daha önce yukarıdan aşağı başlamış olan süreç, sosyo-politik beklentiler olarak artık aşağıdan yukarıya bir baskı alanını da kapsamaktadır. Nitekim, on yıllardır yargının sadece yürütme ve yasama karşısındaki bağımsızlığını değil, yargıçların kendi vicdanlarına dönük tarafsızlıklarını da içeren bir meseleyle karşı karşıyayız.
 

Dolayısıyla “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem”e geçişten daha önemli olan husus, evrensel normlarla vicdanlarımız arasında kurduğumuz bağ ve hukukun pozitif yönünden ziyade kendisini referans aldığımız alandır. Pozitif hukuk-doğal hukuk tartışmalarında da karşımıza çıkan bu mesele, aslında sadece hâkim, savcı gibi yargı mensuplarının değil, bütün bir toplum kesimlerinin sosyo-kültürel ve sosyo-politik sorunudur. Kimliklerin siyasi kültüre etkisi, siyasi kültürün hukuk ve adalet algılarımıza tesiri, içinden çıkamadığımız “tarafgirlik” ve “otoriterleşme” gibi sarmalların da kaynağını oluşturmaktadır.
 

Bugün hemen her gün yaşadığımız, konusu siyasi olan dosyaların raflarda tutulup konjonktüre uygun zaman dilimlerinde yargı mekanizması eliyle raftan indirilip hedeflenen politikalara ilişkin araçsallaştırılması; muhalifleri sindirmeye dönük sopa kılınıp siyasi karar vericilerin insafına terkedilmiş görüntüsüne mahkum edilmeleri; hukuku referans kılmayı zaaf olarak algılayan Yürütme’nin hukuki denetimden kaçabileceği sistemik düzenlemelere gitme gayreti, tam da bahsini ettiğimiz siyasi kültür ve sosyo-politik kodlarla ilgilidir.


Hukuk Devleti ve Toplumu Dönüştürmeyi Amaçlayan Kanunilik
  

Filmi geriye doğru sarıp somutlaştırmak gerekirse; mesela bir yargı mensubunun tarafsızlığı, hukuk normlarını hadiseye uygularken dünya görüşünden sıyrılması anlamına gelmektedir. Ancak hukukçu, bir insan olarak yorum yapmaya kalkıştığında gerek hukukun kaynağı gerekse amacı ve işlevine dünya görüşüne hizmet ettiği ölçüde yaklaşmakta beis görmemektedir.
 

Bu sahnenin bir önceki karesi, toplumu dönüştürmeyi amaçlayan Kemalist İnkılabı/Devrimleri korumaya dönük verilen hukuk eğitimidir. Yani o günlerin hukuk reformunun amacı, o zamanki devlet ricalinin ideolojik olarak yorumladığı pozitivist “laiklik” ve “ulusal egemenlik” ilkelerinin korunması amaçlı, hukuk terminolojisiyle söylersek bir hukuki pozitivizmdir. Yani toplumda kim yasa koyma yetkisiyle donatılmışsa, egemenliğin kaynağı kimse/hangi iradeyse (soyut şekilde “ulus” olarak nitelense de, somut olarak “kadroların iradesi”dir) hukukun kaynağı da odur. Oysa doğal hukuk felsefesinde; hukukun ‘yasa koyucunun iradesi dışında’ o iradeyi aşan bir özü/kaynağı olduğu düşünülür, varsayılır. Mesela konuya İslam hukuku açısından yaklaştığımızda “İsmet Ademiyetledir” ilkesi, vahyin indiği ilk dönemlerden itibaren bütün bir insanlığa, insanın doğuştan sahip olduğu dokunulmazlıkların/ismetlerin (makasıduşşeria) etnik, dini, ideolojik sebeplerden değil “adem olması” yani insan olması hasebiyle var olduğunu ortaya koymuş; Maide 8, Nisa 58 ve Nisa 135. ayetlerle de bu çağrıyı somutlaştırmış, adaletin kendi nefsimiz/benliğimiz/kişiliğimiz başta olmak üzere “yakınlarımız” ve hatta “ötekiler” için aynı ölçülere/mizana eşitlikçi ve ayrım gözetmeksizin tabi kılınması gerektiğinin altını kalınca çizmiştir.
 

Buradaki amacımız bir hukuk felsefesi ya da insan hakları felsefesi tartışması yapmak değil ama kültürel ve sosyo-politik kodlarımız bu ilkelerle terbiye edilmezse dün hukuki pozitivizm adına ideolojik şekilde “meşrulaştırılmaya” çalışılan vesayetçi yapılar, darbeler, darbe anayasaları ve “hukukçu pratikleri” bugün de aynıyla vaki olmak kaydıyla kendini tekrar eder ve toplumdan da destek görür. Bu defa tanımı kendinden menkul “yerlilik-millilik, beka” söylemleri ve “muhafazakarlık” olarak belirginleşen ortak fayda(!) adına hem evrensel hukuk ilkeleri rahatlıkla çiğnenir, hem de bu olumsuz tablo “tarafgirlik” adına meşrulaştırılır! Siyasetin, çoğunluğun sahip olduğu kültürel kodlar, farklı bir hukuki pozitivizm yoluyla bu defa farklı kesimlere yönelik olarak işletilir. Rövanşizm ve kutuplaşma, tüm teorik hukuk devleti çağrılarına galebe çalar. Günümüzde de maalesef yaşayageldiğimiz sosyo-politik hadiselerin arka planında bu sahada terbiye olmamışlığımız yatmaktadır.
 

Geçmişte “çoğunluğun oyu”nun hukuki pozitivizmi aşındırdığı varsayılır ve “karşı devrimci” olarak görülürken; bugün “çoğunluğun oyu” başka tür bir hukuki pozitivizmin hizmetinde evrensel hukuk normlarının aşındırılmasına sebebiyet vermekte ve sonuç değişmemektedir.
 

Geçmişte, kendilerini “hukuk devleti” sayanlar Yasama ve Yürütme’nin faaliyetlerini Yargı denetimi altına sokarlarken, “hukuk devleti” ilkesini Cumhuriyetin temel ilkelerine içkin sayarlardı. Mesela 1961 Anayasası’na “yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı” ilkelerini normatif güvence olarak koyanların yegâne amacı, Kemalist devrimlerin karşısında kodladıkları kesimlerin muhafazakâr kitlelerin “oy”larından devşirecekleri avantajların, modernleşme projesi olarak gördükleri ve üzerinde anlaştıkları ideolojilerinin hilafına bir gelişmeye sebebiyet vermemesi idi. Yani evrensel hukuk normları ahlaki temeli oluşturmuyor, sadece bu amaca uygun şekilde araçsallaştırılıyordu. Bazı hukukçular bu durumu, toplumun kültür seviyesi, demokratik hukuk devleti nimetinin farkında olunmaması ve daha kaba tabirlerle “irtica” ve “cehalet” olarak niteleyip meşrulaştırmakta idiler. Halbuki sorunun bizatihi kaynağının kendileri olduğunu inkardan başka bir anlama gelmemekteydi bu tutum. Çünkü hiçbir insan/grup başkalarını bahane ederek ahlakından, erdeminden, doğrularından taviz vermez. Hele ki bunlar evrensel üst normlara dayalı ise.   
 

Sarmalın bugün muhafazakâr kültürle harmanlanmış bir otoriter-milliyetçiliğin lehine işlemesi önce taraftarlarını, sonra da karşıtlarını aldatmamalıdır. Bu yüzden Yasama-Yürütme-Yargı erklerinin Batılı kurumsal tecrübeler ışığında, teknik olarak doğru yorumlanıp, sisteme dahil edilmesi, doğru orantılı olarak en fazla faydayı “Genişletilmiş Parlamenter Sistem”den alabileceğimizin varsayılması, sözünü ettiğimiz insan unsuru/toplum yapısının dönüşümünü de hedefleyen bir çerçevede olmalıdır. Milli eğitimden hukuk fakültelerine kadar bu insan hakları temelli felsefi-ahlaki nosyonu kazandıracak, ideolojik/kabilevi/aşiretsel/örgütsel/etnik/milliyetçi çerçevelerden arındırılmış bir eğitim kadar, her türlü kişi ve ideoloji kültü içeren yaklaşımlardan arındırılmış bir anayasa da sarmaldan çıkmamızda önemli işlevler görecektir. Gerçek bir demokratik hukuk devleti olmazdan evvel, bir demokratik toplum ve birarada yaşamın koşullarını terbiye edilmiş/medenileştirilmiş vicdan ilkelerinden alan bir hukuk toplumu olabilmeyi gerektirir. Siyasetçilerimizin de, bürokrasimizin de, hukukçularımızın da bu toplumdan çıkacağı gerçeği, aşılması gereken engellerin kaynağını göstermesi açısından öğreticidir.
 

Çağdaş sistemlerin bugünkü temel dayanağı “oy çokluğu” olsa da, kadimde de örnekleri olduğu üzere yegane meşruiyetinin “insan hakları temelli bir yönetişim” olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Ne mutlu ikisini birden aynı bünyede eritebilen toplumlara!

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.