Neden Çok Çalışıyoruz?

Atalarımız daha az çalıştılar, daha iyi bir yaşamları oldu. Peki neyi yanlış yapıyoruz? Olabildiğince çok çalışmayı istemek doğamızda mı var? Belki evrimsel süreç bizi, çok çalışanları takdir eder, oturup dinlenenleriyse küçümser hale getirdi. Belki de çalışkan olmaya yatkınız.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Bu yazıyı tamamlamadan önce gergindim. Kış tatilinin son günleriydi. Yine de serbest çalışan olarak bir işe girişmeye karar vermiştim. Oslo Fiyordu’ndaki bir sahilde bankta oturmayı, sinemaya gitmeyi ya da ektiğim domateslerin yanında balkonumda öylece oturmayı tercih edebilirdim. Ama bunun yerine saatlerce çalışmayı gerektirecek bir iş edindim. Yazının teslim zamanı yaklaştıkça hissettiğim gerginlik, midemde o tanıdık hareketliliğe neden oluyordu. Daha az uyuyor, daha tahammülsüz oluyor ve diğerlerinin yanında daha kısa süre bulunuyordum. Dışarıda güneş pırıl pırıl parlıyordu, banka hesabımda yeterince para da vardı. Ama yine de bir bilgisayarın başında, bilgisayar ışığında emek harcıyordum.

 

Pek çok kişi gibi ben de tuhaf bir biçimde “iş” diye adlandırdığımız aktiviteye doğru çekildiğimi hissediyorum. Uyumadığım, duş almadığım, yemek hazırlamadığım ya da yemediğim zamanlarda, zamanımın çoğunu çalışarak geçiriyorum. Boş zamanım olmasından hoşlanırım ama çok olmamak kaydıyla. Cezaevlerinde tecritte tutulan tutuklular iş yapmak ister. Hiçbir şey yapmadan bir şeylerin değişmesini beklemek yerine, hüküm giymiş hırsızlar ve katillerle birlikte çamaşır yıkamayı ve yerleri silmeyi tercih ederler.

 

Şans oyunlarından büyük ikramiyeler kazananların çoğu da zengin olduklarında çalışmaktan vazgeçmez. Harvard Business Review’da yayımlanan bir çalışmaya göre, insanlar ne kadar çok para kazanırsa o kadar çok çalışıyor. ABD’de en yüksek gelir elde eden grupta yer alanların yüzde 62’si haftada 50 saatten fazla çalışıyor. Bunların da üçte birinden fazlası haftada 60 saatten fazla, yüzde 10’u ise haftada 80 saat çalışıyor. Tabii bu arada şık bahçeleri ve yüzme havuzları öyle bomboş duruyor, lüks arabaları garajlarda tozlanıyor.

 

Evrimsel Olarak Tembellik

 

Olabildiğince çok çalışmayı istemek doğamızda mı var? Belki evrimsel süreç bizi, çok çalışanları takdir eder, oturup dinlenenleriyse küçümser hale getirdi. Belki de çalışkan olmaya yatkınız.

 

Sosyal antropolog James Suzman, Work: A History of How We Spend our Time (Çalışma: Zamanımızı Nasıl Geçirdiğimizin Tarihi) isimli yeni kitabında, neden çalışabildiğimiz kadar ve genellikle de gerektiğinden çok daha fazla çalışıyor olduğumuz sorusuna farklı bir yanıt veriyor.

 

Suzman, insanlığın uzun çalışma tarihini, ilk Homo sapiens (modern insan) gruplarının avlanmaya ve Afrika savanalarında yiyecek aramaya başlamasından bugünün otomatikleşmiş toplumuna değin gözden geçiriyor. İnsanlar için tüm zamanı çalışarak geçirmenin doğal olmadığı sonucuna varıyor.

 

İnsanlar 300 bin yıldan biraz daha uzun bir zamandır dünyada. Bu zamanın çok büyük bir kısmında bugünkünden tümüyle farklı bir biçimde yaşadık. İnsanların büyük çoğunluğu, tarım devriminin kent toplumunun temellerini attığı aşağı yukarı 10 bin yıl öncesine kadar küçük gruplar halinde, avcı-toplayıcı olarak yaşadılar.

 

Uzunca bir zaman avcı ve toplayıcıların ömürlerinin kısa olduğuna ve bu kısa yaşamlarını perişan bir biçimde sürdürmüş olduklarına inanıldı. Avrupalılar Kalahari Çölü’ne ilk gittiklerinde, hayatı hayvanlar ve bitkilerle idame ettirmek için kanlı bir mücadele verilmesi gerektiği sonucuna vardılar. Ancak 1960’larda sosyal antropologlar bu grupları çalışmaya ve bu gruplarla birlikte (Kuzey Kutbu’ndaki göçebelerin, Avustralya’daki Aborjinlerin, Tanzanya’daki Hadza kabilelerinin içinde) yaşamaya başladıklarında bazı şaşırtıcı şeylerin farkına vardılar. Avcı-toplayıcılar için yaşam bir mücadele değildi. Araştırmalar, avcı-toplayıcıların çeşitli ve besin değeri yüksek besinlerle beslendiklerini gösteriyordu. Aslına bakılırsa, birçok durumda, bugün ortalama bir insanın ihtiyaç duyduğundan yüzde 10 oranında daha fazla kalori alıyorlardı.

 

Avcı ve toplayıcıların modern hastanelere erişimi olmadığı için bebek ölüm oranı bugünün standartlarına göre yüksekti. Ama 15’inci doğum gününe ulaşmayı başaranlar 60 yaşını geçene kadar yaşamayı umabilirdi. Başka bir deyişle, avcı-toplayıcıların tarım toplumlarında yaşayan pek çok insandan daha uzun yaşamış olması muhtemel.

 

En çarpıcı olansa yaşam beklentisi değil, yaşam kalitesiydi. Alan çalışmaları, avcı ve toplayıcıların ihtiyaç duydukları tüm yiyecekleri oldukça az çaba harcayarak temin ettiklerini ve endüstriyel çağın başlarındaki pek çok insandan daha fazla “aylaklık” ettiklerini gösterdi. Geçen yüzyılın ortalarına kadar Kalahari Çölü’nde yaşamış olan Jo/’hoansiler, yaşamak için ihtiyaç duydukları kaynakları edinmeye haftada yaklaşık olarak sadece 15 saat harcıyor, evdeki yakınlarıyla ilgilenmeye de kabaca bu kadar vakit ayırıyorlardı. Haftada 15 saat. Yani, Sanayi Devrimi boyunca bir işçinin neredeyse bir günde çalıştığından pek fazla değil. Çocuk ve yetişkinler Avrupa’daki kömür madenlerinde ciğerleri sönene kadar çalışırken, Jo/’hoansiler ateşin etrafında oturup birbirlerine hikâyeler anlatıyor, dans ediyor, şarkı söylüyor ve oyunlar oynuyordu.

 

Tür olarak tarihimizin çoğunda, yaşamlarımızın öncelikleri bugünkü önceliklerimizden farklıydı. Bugünün makbul standartları, yani çocuk bakımı ve ev işlerine ilaveten haftada yaklaşık 40 saat çalışma süresi, tarihsel bir perspektiften bakınca gereksiz meşakkatli görünüyor.

 

Tüketim Avcılığı

 

Bugün çalıştığımız kadar çalışmak doğal değilse bile, belki günümüz modern toplumunda gerekli olan budur?

 

Amazon’un stok bölümünde çalışan depo işçilerinin, Rio’daki çöp sahasında atık toplayanların ve Bangladeş’teki tekstil işçilerinin saatler boyu çalışmaktan başka pek seçeneği yok. Çünkü işçilerin gelirleri düşük. Çünkü fabrika sahipleri kârın çoğunu alırken, dünyadaki yoksullar ailelerini geçindirmek için gün boyu mücadele etmek zorundalar.

 

Daha yüksek yerlerden bakınca, neden bu kadar çok çalıştığımızı açıklamak da zorlaşıyor. 1930’dan ünlü bir makalede, zamanın önemli iktisatçısı John Maynard Kenyes, modern toplumun 100 yıl içinde iktisadi kıtlık sorununu çözmüş olacağını öngörmüştü. Keynes, bu nedenle, sermayedeki büyüme, üretkenlik ve teknolojik ilerleme sayesinde 2030 itibarıyla torunlarının, Jo/’hoansiler gibi, haftada 15 saatten fazla çalışmak zorunda olmayacağı tahmininde bulunmuştu. Gelecek çağ bir “aylaklık ve bolluk” çağı olacaktı.

 

Keynes bir konuda haklıydı: Modern dünya daha üretken bir dünya oldu. Hatta bugünden bakıldığında, Keynes’in dünyanın zenginliğinin ve üretkenliğinin nereye varacağına dair öngörüleri zayıf da kalıyor. Ancak bu ilerlemelerin herkesin daha az çalışmasına da yol açacağı konusunda yanıldı. Nüfusumuzun ihtiyaç duyduğu şeyi üretmek giderek daha az insan emeği gerektirse de, bugün çoğumuz 1970’lerde de yaptığımız gibi çok çalışıyoruz. Ama neden?

 

Banka hesaplarımız an itibarıyla oldukça sağlam olsa bile çoğumuz çalışmaya devam ediyoruz, çünkü çalışmayı bırakırsak gelecekte ihtiyaçlarımızın ya da ailemizin ihtiyaçlarının giderilmeyeceğinden endişe ediyoruz. Özellikle de refah devleti korumalarının olmadığı veya çok az olduğu toplumlarda günlük yaşam, ekonomi merdivenin en alt basamağında olmayanlar için dahi güvencesiz. İnsanlar yaşamlarını zar zor idame ettirebilmek için çalışıyorlar.

 

Hal böyle olsa da orta sınıf mensuplarının birçoğu sadece ihtiyaçlarını karşılamak üzere çalışmıyor. İstedikleri ne varsa elde etmek için de çalışıyor. Orta sınıfın daha fazlasına duyduğu arzu, kapitalizmin tüm yapılarına işlemiş. Ekonomilerimizin büyümeye devam etmesi için tüketiciler daima fazlasını istemeli. Bizler aslında avcı-toplayıcı bir toplumda yaşıyoruz, ihtiyaçlarımızı karşılasak da avlanmaya devam ediyoruz. Bir yazlık, tatil evi daha, bir transatlantik uçuşu daha, bir daire daha ama manzaralı…

 

“Uydurma İşler”

 

Tüm bunlara rağmen, büyümede artış beklentisi ve tüketim, en ayrıcalıklı olanlarımızın sabahları neden işe gitmekte olduğunu sadece kısmen açıklıyor. Çalışmak maaştan çok daha fazlasını sağlıyor, mesela kıymetli insanlar olduğumuz hissi de uyandırıyor. Böylesi bir çalışma ideolojisi siyasi yelpazenin bir ucundan diğerine, her yerde geçerli. Sovyetler Birliği anayasası harfi harfine “Çalışmayan yemesin” diyordu örneğin.

 

Keynes 21’inci yüzyılda işin bu derece yaşamlarımızın ekseni haline geleceğini tahmin edememişti. Bir partide bir yabancıyla karşılaştığımızda hiç düşünmeden “Ne işle meşgulsünüz?” diye soruveririz. Bu yolla aslında “Sabah dokuz akşam beş arasında neredesiniz?” sorusuna cevap ararız. Buna verecek iyi bir cevabı olmayanlara da acırız, zira en önemli kimliğimiz işimiz oldu.

 

Antropolog David Graeber’in tarif ettiği “uydurma işler”den (bullshit jobs) birine sahip de olsanız, kimsenin umurunda olmayan toplantılara katılıp, kimsenin okumadığı raporlar yazıyor da olsanız dert değil. Tek amaç, sabah dokuz akşam beş cehenneminden ibaret de olsa çalışma ritüeline katılmak. Dünyanın yaşadığım kısmında, onurlu bir yaşamı olmasını isteyen kişinin bir işi olmak zorundadır. Üstelik bu iş, “projeler” üzerinde çalıştığınız ve çok meşgul olduğunuz bir iş olmalı, havalı bir iş olduğu etkisi yaratmalı. Tercihen bir “kariyeri” de olmalı kişinin. Orta sınıflar için artık sadece çalışıyor olmak yeterli değil, işimizi gerçekten sevmemiz ve daima meşgul olmamız gerek.

 

Bu modern “av”ın bir kısmı iyi. Hayatı yaşamayı kolaylaştıran yeni ilaçlar ve teknolojiler yaratma telaşındayız. Ama içinde olduğumuz telaşın büyük bir kısmı gereksiz. Yaşadığım ülke Norveç’te, özel tüketim 2000 yılından bu yana iki katına çıktı. Daha fazla satın alıyor, daha fazla et yiyor, daha fazla uçuyoruz. Siyasetçilerimiz, bu yaşam tarzını sürdürmek için daha fazla çalışmak zorunda da olduğumuzu öne sürüyor. Hedefleri, mümkün olduğunca çok kişinin mümkün olduğunca uzun süreli olarak ücretli işlere girmesini sağlamak.

 

Çalışmayı Yeniden Düşünmek

 

Yine de modern toplumda çalışmak hakkında nasıl düşündüğümüze dair bir şeyler değişiyor.

 

Sendikal harekette, mevcut işleri paylaştırmak üzere çalışma saatlerinin azaltılması imkânı konusundaki tartışmalar yaygınlaşıyor. Ayrıca, daha az çalışmak illa daha az ürettiğimiz anlamına gelmiyor. İzlanda, ülkenin çalışanlarının yüzde 1’inin çalışma haftasını kısaltarak bir deney yaptı. Bu deneyin geçtiğimiz yaz gelen sonuçları şaşırtıcıydı: İnsanlar daha az çalıştıklarında daha sağlıklı ve daha mutlu olmakla kalmıyor aynı zamanda önceki kadar üretiyordu. Bazen, çalışma saatleri azaltıldığında verim artar. İnsanlar daha az çalışırlar, ama zamanlarını daha iyi kullanırlar.

 

Çalışma hakkında konuşulan yeni konular daha az çalışma meselesinden çok daha fazlasını kapsıyor. COVID pandemisi, bizi gerçekte kıymeti olan işin ne olduğunu yeniden gözden geçirmeye zorladı. Pek çokları, salgın ortalığı kırıp geçirdiğinde bir kısmımız evde kalmak zorundayken, toplumun çökmesini engelleyenlerin tam olarak en düşük ücretli ve en düşük statülü meslek grupları (temizlikçiler, ulaşım ve bakım işçileri) olduğunun farkına vardı.

 

Ama maalesef geçerli olan kural şu: İşiniz ne kadar az “uydurma” olursa düşük ücret alma ve işyerinde kötü muameleye maruz kalma olasılığınız da o kadar yüksek olur. Düşük ücretlerle çalışan bakıcılar yaşlılara yardımcı olmak için ev ev dolaşırken, pazarlama danışmanları verandalarında oturup, Microsoft Teams toplantılarına katıldılar. Neden böyle olsun ki?

 

Çalışmayı nasıl organize edeceğimizi yeniden düşünmenin zamanı geldi.

 

21’inci yüzyılda hem ofiste hem de ofis dışındaki kıymetli işlerin ne gibi özellikleri olmalı? Kurumsallaşmış fosil yakıt çıkarımı ve özel tüketimin gezegeni mahvettiği bir çağda nasıl çalışmalıyız?

 

İşyeri ve çalışma hayatına ilişkin politikaları geliştirenler ve merkeziyetçi siyasetçiler, sadece birkaç yıl önce ütopik gibi görünen, haftada dört gün çalışmadan Evrensel Asgari Ücret’e ve teknolojinin kamu mülkiyeti olmasına kadar, bu sorunların çözümlerini tartışıyor.

 

Bu tartışmaların sonucuna bağlı olarak gelecek, en güvencesiz işçilerimizin maruz kaldığı cehennemden ziyade Keynes’in torunları için hayalini kurduğu cennet gibi olabilir.

 

Gerçek olan şu ki, güneş pırıl pırıl parlarken birileri yine de içeride oturup çevrimiçi yayınlanacak yazılar yazmayı seçebilir ve bu da pekâlâ kendi seçimleri olur.

 

Bu yazı Open Democracy sitesinde yayınlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.