Netanyahu Başarılı Olamadı, Zaman Filistinlilerin Yanında

Filistin ve İsrail’de yaşayan Araplar Filistin bayraklarını taşıdılar, Filistin marşını söylediler. Tüm bu görüntüler bize Filistinli kimliğinin var olduğunu ve var olacağına işaret ediyor. Bu açıdan bakılırsa zaman Filistinlilerin tarafında akıyor. Bunun bir nedeni de küresel siyasette yükselen yeni siyasetin olumlu çarpan etkisiyle Filistin kimliğinin nihai olarak siyasal bir otonomi kazanmasını kolaylaştıracağıdır.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Mülakat: Naman BAKAÇ

 

Son Filistin-İsrail savaşıyla birlikte Ortadoğu ve dünya bir kez daha yıllarca çözülmeyen Filistin sorununa odaklandı. Bu odaklanmanın arkasında yatan tarihsel, teolojik, siyasal ve toplumsal fay hatlarının kırılmasıyla birlikte; ölüm, acı, yıkım ve tahribat kendini tekrar baş gösterdi. Yıllardır yaşanılan bu fasit döngü, Filistin-İsrail arasındaki sorunun çözülmesini beklediği kadar, soruna ilişkin jeopolitik, sosyolojik ve siyasal okumaları da beraberinde getirdi. Tüm bu parametreleri, Necmettin Erbakan Üniversitesi’nden akademisyen Dr. Gökhan ÇINKARA ile dünyanın ve Ortadoğu’nun bu akut krizini siyasal ve sosyolojik bir perspektifle ele almaya çalıştık.

 

Uzun yıllar Kudüs İbrani Üniversitesi ile Amerika’daki Brandeis Üniversitesi’nde Filistin ve İsrail siyaseti ile toplumu üzerine karşılaştırmalı siyasi araştırmalar yapan ÇINKARA ile Filistin sorununun değişen toplumsal dinamiklerini,  Yahudi ve Filistin toplumunun siyasal tablosunu, ABD ve bölgesel güç aktörlerinin barış çabalarını, Filistinleri kimliksizleştirmeyi ve mülksüzleştirmeyi hedefleyen insanlık dışı uygulamaları hem tarihsel hem de aktüel gelişmeler üzerinden analiz eden bir röportaj gerçekleştirdik.

 

 

 

 

İsrail’in Yahudi yerleşimci işgal politikası, Şeyh Cerrah mahallesindeki demografik değişimle estirdiği terör, Mescid-i Aksa baskını gibi gelişmeler bölgeyi tekrar Filistin-İsrail savaşına götürdü. Mayıs 2021’deki Hamas-İsrail savaşına giden sürecin arka planını özetler misiniz? Tüm bunlar İsrail iç siyasetinin güncel dinamikleri bağlamında mı analiz edilmeli yoksa tarihsel olarak 1948 İşgal politikalarının bir sonucu olarak mı okumaya tabi tutulmalı?

 

Hamas ve İsrail arasında vuku bulan son çatışmaya götüren süreç, vurguladığınız gibi tarihsel ve toplumsal derinliği olan bir sürecin güncel yansıması; ikincisi ise İsrail iç politik gelişmelerinin yönetilememesinden kaynaklanan bir sorunun ortaya çıkması olarak karşımıza çıktı.

 

Bu iki fenomenin ilki, İsrail siyasetinden kaynaklanan bir siyasi krizi, ikincisi de tarihsel dinamiklerle beslenen bir toplumsal krizi işaret etmektedir. Bugünkü olayların iki kriz ekseninde ortaya çıktığını, bu iki krizin de birleşerek jeopolitik bir kriz ortaya çıkardığını söyleyebilirim. Öncelikle tarihsel ve toplumsal krizden bahsetmek istiyorum.

 

Tabii ki İsrail’in devlet olarak ilan edilme sürecinde de kendini gösteren bir gerilim ve çatışmalar silsilesidir bu durum. Neticede İsrail, meskûn olan yerleşik bir halkın nüfusu ile karşılaşarak ve onların yerlerinden edilmesi sonucu, devlet örgütlülüğünü kurmuş bir devlet. Bu devletin kurucusu olan Siyonist ideologlar ve aktivistlerin temel amacı, Yahudilere siyasal otonomi sağlamak, devlet kurmak ve bu devleti de kadim toprakları olarak gördükleri -kendileri açısından- İsrail toprağında gerçekleştirmektir.

 

İsrail toprağında devlet kurmak, travmatik bir süreci ifade eder. Filistin toprağında az olan Yahudi halkıyla, buraya göç etmiş olan Avrupalı ya da dünyanın farklı bölgelerinden gelen Yahudi nüfusun karşılaşması başlarda pragmatik bir ilişkiye dayalıydı. Fakat daha sonra ölçek büyüdükçe, Filistin topraklarında yaşayan Arap nüfus, gelen Yahudi nüfustan şüphelenmeye başladı ve göçlerle birlikte bilindiği gibi tartışmalar başladı. Yahudi göçü ile birlikte oluşan gerilim ve çatışmalar akabinde Yahudi milliyetçiliği Arap kimliği üzerinden; Filistin Arap milliyetçiliği de Siyonizm üzerinden tanımlanır oldu.

 

Bu iki büyük kimlik kavgası esasında bizim 2021’de gördüğümüz olaylarda da temel dinamik olarak karşımıza çıktı. Hem Araplarda hem Yahudilerde o tarihsel kolektif hafıza var. Birbirleri ile sert karşılaştıkları zaman hepsinin aklına travmatik olan ve 1917’lerden beri gelen hatıralar gün yüzüne çıkmış oluyor. Küçük çaplı olaylar bir anda büyük ölçekli toplumsal hareketliliğe ve silahlı çatışmalara evriliyor. En son Nisan 2021’de Doğu Kudüs’te gördüğümüz çatışma ve gerilimde de bu hafıza tekrar canlandı. Dolayısıyla ilkin tarihsel perspektiften bu okumayı yaptıktan sonra bugünkü güncel okuma olan siyasal kriz meselesine gelebiliriz.

 

İsrail iki yıl içerisinde dördüncü kez seçimlere gitti, bu seçimlerden de Netanyahu harici alternatif bir siyasal denklem kurulamadı. Netanyahu’nun kurduğu denklemler de sağ bir bloku işaret ediyordu. Netanyahu genellikle siyasi iktidarını dindar milliyetçi partilere dayandırıyordu. Bu durum politik kültür olarak, İsrail siyasetinin sağcılaşmasına, milliyetçileşmesine, dindarlaşmasına yol açtı. Bu politik kültür, İsrail’de bu fikri almayan ya da bu siyaseti benimsemeyen toplumsal grupları rahatsız etti.

 

Bu hoşnutsuzluklar, iki toplumsal grupta da kendini net bir şekilde gösteriyordu. İki toplumsal gruptan ilkini şöyle tasvir etmek mümkün; sağcı ve milliyetçi çizgi hat üzerinden siyaset yapan, Yahudi kimliğini önceleyen, tek devletli modelini benimseyen, Netanyahu’un lideri olduğu Likud partisi gibi onlarca irili ufaklı siyasal ve toplumsal gruplar olduğunu söyleyebiliriz. Diğer ikinci grup ise, İsrailli Arapların, İsrailli seküler nüfusun ve de liberal diyebileceğimiz perspektifle dünyaya bakan, İsrail’in demokratik çok kimlikli yapısını ve de iki devletli çözüm modelini savunan grup diye kodlanabilir.

 

Son çatışmalara ilişkin aktüel meseleler üç yerde odaklaştı. Birinci eksen; Şeyh Cerrah mahallesinde olan mülksüzleştirme uygulamaları, ikinci eksen, İsrail’in surlarla çevrili olan eski şehir de denilen Doğu Kudüs’te Ramazan ayıyla birlikte her yıl gerilimi arttığı Şam Kapısı’ndaki hadiseler oldu. Üçüncü eksen de Mescid-i Aksa baskınıyla gerçekleşti.

 

Birinci eksendeki Şeyh Cerrah’ta yaşanan olaylar, emlak sorunları merkezli fakat Filistin’in kolektif hafızasında, mülksüzleştirme politikası olarak adlandırdığımız Filistinlilerin mülklerine el koyma ile başlayan toplumsal gerilimle ortaya çıktı. Olayların büyümesinin en önemli nedeni, İsrail siyasetinde yükselen Itamar Ben Gvir adlı neo-faşist figürün bu olaylarda çok ön planda olması ve oradaki Arap nüfusu bir nevi kışkırtması işleri büyüttü. Oradaki görüntülerinin yaygınlaşması tabii ki Arapların ‘burayı da yerleşimci işgaline açıyorlar’ alarmına yol açınca mesele Şeyh Cerrah sakinleri ile kalmadı. Doğu Kudüs’te yaşayan Araplar da buraya gelip, tepkilerini ortaya koyarak, toplumsal eylemliliğin içine girmesine yol açtı. Doğu Kudüs’te 380 bin Arap yaşamakta. Doğu Kudüs’teki Arapların ekseriyeti İsrail vatandaşı değiller. İsrail onlara mavi kart veriyor, bir de ellerinde Ürdün pasaportu var. Bunların İsrail’de ikamet izni ve çalışma izinleri var. Vergi veriyorlar ama genel seçimde oy kullanamıyorlar, sadece yerel seçimlerde oy hakları sözkonusudur. Ürdün pasaportu ile de yurt dışına gidebiliyorlar. Bunların dışında İsrail vatandaşlığına az da olsa başvuranlar da var. Özetle İsrail’de yaşayan bu Arapları, devletsiz insanlar diye nitelendirmek mümkün.

 

1948 ve 1967 savaşlarından beri burada yaşamaya devam ediyorlar. Şeyh Cerrah’ta ortaya çıkan toplumsal grup, genelde demin tasvir etmeye çalıştığımız bu insanlarda oluşuyor. Doğu Kudüs’teki olayların arkasında etkili olan ise daha çok orta sınıf gençler olup, dışa açık, sosyal medyayı çok iyi kullanan bir tür Z kuşağı denilebilecek politik damarları nispeten daha düşük seviyedeki bir toplumsal grup olarak nitelendirilebilir. Bu gençler çok hashtagler açtılar ve küresel kamuoyunun dikkatini çekmeyi başardılar. Tiktok videolarını da çok kullandılar.

 

Sosyal medya kullanımlarının gençler tarafından yapılması meselenin sadece İsrail ile sınırlı kalamayacağının da işaretiydi. Tüm bu toplumsal mobilizasyonun dışında, her Ramazan ayında gençlerin Şam kapısı çevresinde yaptıkları gece oturmaları, eğlenceler, sosyalizasyon aktiviteleri esnasında İsrail güvenlik güçlerinin, Şam kapısı ve çevresindeki bu gençlere sert müdahale etti. İsrail askerlerinin şiddeti, oradaki gençleri çok rahatsız etti. Gençler ve polis arasındaki gerilim ve çatışmalarla birlikte, aşırı sağıcı İsrailli STK’lar ve dini gruplar bu bölgeye ilahiler eşliğinde yürüyüşler yaparak, toplumsal gerilimin artmasına yol açtılar. Kudüs günü etkinlikleri kapsamında bu aşır sağcı Siyonist grup ve STK’ların otobüslerle buraya gelmesi işi çığırından çıkardı.

 

Üçüncü aşama; Kadir Gecesi’nde Mescid-i Aksa’da teravih namazı sonrası ibadet eden Müslümanlara, İsrail güvenlik güçlerinin insanlık onurunu çiğneyen aşırı güç kullanımı oldu.  Burada da daha farklı toplumsal gruplar işin içine girdi. Filistin’de Mescid-i Aksa’yı önemseyen, kutsal bir sembol olarak gören Filistinliler hareketlendi. Bu toplumsal tepki ve direniş, Mescid-i Aksa civarıyla sınırlı kalmadı, Batı Şeria, Gazze ve İsrail’in Arap nüfusunun yoğun olduğu Hayfa, Yafa, Ramle, Lod, Akka, şehirlerinde de toplumsal mobilizasyona yol açtı.

 

2014 ve 2018 Hamas ve İsrail arasındaki çatışmalarda olmayan bir tür ayaklanma bu şehirlerde kendini baş gösterdi. Buradaki Filistinliler, hem yerleşimciler hem de İsrail güvenlik güçleriyle çatıştılar. Bu çok alışık olduğumuz bir tablo değildi. 2 milyona yakın nüfusunun Arap olduğu bir ülkeden bahsediyoruz. Nüfusun bu kadar eylemlerde olması ve polisin de zaman zaman yetersiz kalması İsrail’de genel nüfus içinde endişe kaynağı yarattı. Nitekim İsrail Emniyet Genel Müdürü, toplumsal olaylara hazırlıksız yakalandığını söylemek zorunda kaldı. Hatta ‘3. İntifada mı başlıyor acaba? Batı Şeria’da ve Gazze’dekilere İsrail’deki Araplar da katılacak…’ şeklinde kimi analistler ve gözlemciler tarafından bu tip yorumlarda bulunuldu. Dolayısıyla son olayların İsrail iç siyasetinin güncel dinamikleri çerçevesinde okumak mümkün olsa da, tarihsel sürecin bugüne yansımaları şeklinde ele almak da mümkündür.   

 

Mescid-i Aksa baskınıyla başlayan çatışma ve Filistinlilerin direnişi sürecinde en dikkat çekici olay, Mescid-i Aksa’daki ağaçların yanışı esnasında Burak Duvarı alanında bulunan Yahudilerin zıplayarak, neşeli halde yangını seyredişi oldu. Bu sevinç histerisinin arkasında yer alan teolojik veya tarihsel arka plana dair ne söyleyebilirsiniz?

 

Bahsettiğiniz bu olay, öncesinde meydana gelen çatışma ve toplumsal gerilimin üstünde çarpan etkisi yarattı. Bu görüntüyü İsrailli milletvekili Ayman Odeh paylaştı, Ağlama Duvarı’nda Kudüs Günü’nü kutlayan Yahudilerin eğlencesi yanan ağaç görüntüsü ile birleşti. İki toplum birbirlerinin ulusal ve dini sembollerine tepki duyuyorlar. Özellikle Yahudi milliyetçileri açısından baktığımız zaman, ulusal ve dini sembolleri üstünleştirme çabasında oldukları açık bir şekilde görülür.

 

Arap toplumunda bu durum korkutucu bir etkiye, endişeye, ‘ne oluyoruz’ düşüncesine itti. Yerleşimci dindar Siyonist grupların sürekli bir ilgisi var Mescid-i Aksa’ya. Eski Şehir dediğimiz alanda her grubun kendi ibadet yerleri vardır. Protestanların, Katoliklerin, Yahudilerin, Müslümanların vb. birçok grubun… Harem-i Şerif olan kısmı Müslümanlar, kendileri dışında hiçbir gruba açmak istemiyorlar fakat Siyonistler de oraya Tapınak Dağı diyorlar ve orada ibadet etmek istiyorlar. Tapınak Dağı’nda Mescid-i Aksa’nın bulunduğu Harem-i Şerif’e Yahudilerin kesinlikle girmemesi gerektiğini, oraya girmenin yasaklandığının altını çiziyor dini otoriteler. Dindar Yahudiler buna karşı çıkıyorlar.

 

Tabi ki dindar Siyonistler tarihe oldukça revizyonist yaklaşıyorlar. Bu revizyonist yaklaşım da mekânın sahibi olduğunu söylemelerinden kaynaklı. Bu da Filistinliler açısından bir çatışma alanına yol açıyor. Dindar Siyonist Yahudiler çatışma alanı yaratıyorlar. Filistinliler de bundan dolayı sürekli tetikte oluyorlar.

 

Burada dindar Siyonistlerin etkinliği Kudüs Günü adı altında yapılıyor. Peki, Kudüs Günü nedir? İsrail’de 1967 Savaşı dediğimiz 6 gün savaşlarında İsrail güçlerinin Doğu Kudüs’ü işgal etmesi sonrasında, bunu Batı Kudüs ile birleştirdikleri gün olduğu için bugünü kutlamaya dönük olarak anmaktadırlar Siyonist Yahudiler. Kudüs Gününde özellikle eski şehirde İsrail bayrakları kitlesel şekilde taşınır, marşlar söylenir ve Kudüs’ün birleştirilmesi coşkulu şekilde kutlanır. Eski şehirdeki Arap nüfus özellikle de Arap eşraf ve ticaret yapan Araplar bu durumdan çokça rahatsızlar. Çünkü 1967 savaşı kutlanılacak gün değil, öfkelenecek, mutsuz olunacak gün olarak tarihsel hafızalarında yer almaktadır.

 

Hep vurguladığımız gibi Arap ve Yahudi nüfusun birbirleri ile ortaklaşacağı semboller ve tarihler ve değerlerin olmamasının çok ciddi bir sorun yarattığını görüyoruz. Her iki grubun da sembolleri, değerleri ve günleri birbirleri ile sürekli çatışma yaşatacak potansiyele sahip. Filistinli kutladığında öbürü öfke duyuyor, Yahudi kutladığında ise ötekisi mutlu olmuyor. Antagonistik çelişkilerin, uzlaşmaz zıtlıkların yoğun olduğu iki toplumdan bahsediyoruz. Kudüs Günü’nde tüm bu gerçeklerin üzerinde, özellikle dindar gençlerin şarkılar söyleyerek eğlenmesi, öteki tarafta da sert bir polis şiddeti ile önceki gün boşaltılmış Mescid-i Aksa gerçeği, doğal olarak Filistinlilerde öfkeyi doğuruyor. Siyonist Yahudilerin bu sevinci karşısında hem Gazze’deki insanlar hem de Batı Şeria’daki Filistinliler hem de İsrail’de yaşayan Filistinliler öfkelendi, sokaklara çıktılar ve tepkilerini doğal olarak ortaya döktüler.  

 

İSRAİL UYGULADIĞI POLİTİKALARA RAĞMEN, ARAP TOPLUMUNUN ENTEGRASYONUNU BAŞARAMADI

 

İsrail’in 2008, 2014 ve 2018 yıllarındaki Gazze savaşında görmediği bir dinamik Mayıs 2021’de görüldü. İsrail’de yaşayan yaklaşık 2 milyon Filistinli’nin çoğunluğu sokağa çıkarak İsrail askerleri ve Yahudi yerleşimcilerle çatıştılar. Gazze’deki askeri direniş ile İsrail topraklarındaki sivil direniş sanki bu sefer örtüştü gibi. Siz bu durumu “Filistinli Olma Testi” olarak yorumladınız. Bu sivil direnişin arkasında yer alan İsrail’deki Arap toplumunun sosyolojik ve siyasal fotoğrafını çekmenizi istesek nasıl bir tablo önümüze koyarsınız?

 

İsrail nüfusu şu an 9 milyon, yüzde 20’si Arap ve bununda yaklaşık 2 milyon olduğu söyleniyor. Bu 2 milyon nüfusun, şu an İsrail’de bazı sektörlerde oldukça baskın olduklarını görüyoruz. Örneğin İsrail’de yaşayan Arap nüfus, tıpta ve eczacılık sektöründe çok etkinler. Geçmişe nazaran, bir önceki nesle göre sınıfsal olarak çok farklılaştıklarını görüyoruz. Çünkü İsrail hükümetleri de kendi içerisinde yaşayan İsrailli Arapları, Filistinli kimliğinden ayırmak istediler. Daha farklı bir kimlikle kodlamak istiyorlardı. Onların daha çok Arap olduğu yönünde politika vardı ve temel tez şuydu; İsrail size sosyal, kültürel, ekonomik ve pedagojik açısından oldukça iyi imkânlar sunacak. Devlet olarak sizden beklediği, İsrail devletine sadık yurttaşlar olmanız şeklinde özetlenebilir. Sizlerin okula gitmenizi sağlayacağız, sosyal haklar konusunda istediğinizi almanızı sağlayacağız, bedava hastane, bedava sigorta ve sosyal hizmetler sunacağız, asgari ücreti diğer birçok kesimden daha fazla alacaksınız gibi yaşamsal haklara sahiptiler bu Arap nüfus. Yalnız İsrail ordusunda asker olamıyorlardı. Onlara askerlik hizmeti zorunlu tutulmuyordu.

 

İsrailli Arapların vatandaş olmalarına rağmen bürokraside görev almaları hiç kolay değil. Bu gibi de facto bariyerler, İsrailli Arap nüfusunda, İsrail’in genel nüfusu ile entegrasyon konusunda hızlı bir süreci ortaya çıkarmadı. Özellikle yaşlı jenerasyon açısından bu entegrasyon istenilen manada gerçekleşmedi. Eskisine nazaran yeni neslin, İsrail genel nüfusu ile ilişkileri yoğun ve sıcak. Neden? Çünkü aynı üniversiteye gidiyorlar. Hayfa Üniversitesi, Kudüs İbrani Üniversitesi’nde hem Yahudiler hem de Arap gençler okuyor. Aynı kampüslerde yaşıyorlar. Gençler harika şekilde İbranice konuşuyorlar. İngilizceyi çok iyi konuşuyorlar. Akademik olarak iyiler. Kendi anadilleri olan Arapça’dan da vazgeçmiyorlar.

 

Tüm faktörlerle, birçok analist, bu olaylar çıkıncaya kadar, İsrail’deki genç nüfusa bakınca bunların genel nüfusa entegrasyonun tamamlandığını düşünüyordu. İsrail’de yaşayan bu 2 milyona yakın nüfusun siyasal profiline dair ise şunlar söylenebilir. 120 üyeli yasama Meclis’i olan Knesset’te, Arapların çatı partisi olan “Birleşik Arap Listesi” bir önceki seçimde 3. büyük parti idi. Farklı siyasal partilerin birleşiminden oluşmuştur. Hadaş gibi daha sosyalist, komünizm yönelimli parti olduğu gibi; Ta’al ve Balad gibi milliyetçi yönelimli, merkez sağ partiler de vardır. Bir de Raam Partisi vardır. Raam daha İslami yönelimli ve kimi analistler tarafından Müslüman kardeşlerin Arap şubesi olarak okunuyordu.

 

Raam Partisi son seçime, tek başına girdi. Birleşik Arap listesinden ayrılmasını daha çok seçmen tabanına bazı konuları açıklamakta zorlandığını ileri sürüyordu. Eşcinsellik mevzusu bunlardan biri idi. Daha böyle dinsel alanlarda çatışma yaratabilecek kimi konularda, Raam Partisi bunu öne sürerek seçime ayrı gitti ve Birleşik Arap Listesi’ni oluşturan üç farklı parti ise ayrı seçime girdi. Son seçimlerde Birleşik Liste’den 6 kişi, Raam partisinden 4 kişi meclise girdi. Toplamda 10 milletvekili. Bir önceki seçimde 15 milletvekili çıkardılar. İsrail’in hükümet kurma süreci başladı ve İsrail tarihinde ilk kez bir Arap Partisi Netanyahu ile hükümet kurma müzakeresine girdi.

 

Raam Partisi, Mansur Abbas, İslami hassasiyeti çok yüksek bir parti. Likud gibi sağ Siyonist diyebileceğimiz bir parti ile hükümet kurma müzakere sürecine dâhil oldu ve epey de yol kat ettiler. Mansur Abbas, Netanyahu ile konuşurken bir yandan da karşı taraf ile konuştu. İsrail siyaseti 23 Mart seçimleri sonrası Değişim bloku ve Netanyahu bloku olarak 2 bloka bölündü. Şu an Netanyahu bloku 4 partiden oluşuyor; Likud Partisi, Aşkenaz dindarların oluşturduğu, UTJ (Birleşik Tora Yahudiliği; United Torah Judaism); Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan gelenlerin oluşturduğu Şas Partisi, bir de milliyetçi duyguları yüksek, dini değerlere de milliyetçilik ile atıf yapan Dindar Siyonist partiden bahsediyoruz. Karşı taraf ise Değişim bloku merkez, merkez sağ, sol, Arap ve daha aşırı sol partilerden oluşan bir görüntü çiziyor. Onlar da hükümet kurma sürecine girdiler. Netanyahu kendisine tanınan 15 günlük sürede hükümet kuramadı, hükümet kurma sürecini İsrail Cumhurbaşkanı Rivlin, değişim blokuna verdi. Gazze’ye operasyon olduğunda müzakereler hala sürüyordu.

 

Mansur Abbas, Değişim Blokunu yani Netanyahu’nun içinde olmadığı bloka ‘ben sizi desteklerim’ dedi. Dışarıdan bir destek olacaktı. Dolayısıyla Gazze saldırısı olmasaydı büyük bir ihtimalle Netanyahu dışındaki bu blok, hükümet kuracaktı ve Netanyahu’nun uzun iktidar süreci sona erecekti. Mansur Abbas bu destek karşısında, Değişim blokuna, İsrail’de yaşayan Arap nüfusa bazı imkânları vermesi talebinde bulundu. ‘Finans Komitesi başkanlığı” gibi. Bazı dışlayıcı yasaların kaldırılmasını ve Arapların yoğun yaşadığı bölgelere kamu bütçesinden daha fazla pay ayrılmasını talep etti. İsrail’de polis gücünün, Arapların çok yoğun olduğu yerlerde olmasını istedi. Çünkü Arapların yaşadığı bu bölgelerde, mafyalaşma, adli vakalar, yasadışı işler oldukça arttığından suç oranları giderek yükseliyordu. Tabiri caizse bir tür Harlem’e dönüşmüştü Arap nüfusun yaşadığı kimi bölgeler. Bunun önüne geçmesini talep etti Mansur Abbas. Bunun dışında kimi mülk sorunlarının halledilmesi noktasında, talepleri oldu Ra’am partisinin. İhtilaflı araziler üzerine İsrail devletinin kamulaştırmasına karşı çıkıyordu.  Mansur Abbas, bu tip talepleri, ideolojik mesele olarak görmeyen perspektifi ile tek amaç olarak İsrail’de yaşayan Arap toplumuna kamusal tedbirleri daha etkin şekilde kullanmalarını sağlamak istiyordu. “Kendi dini inancına ihanet eden, zıtlaşacak bir şey yaptığıma inanmıyorum’ şeklinde de basına açıklamalarda bulunuyordu. Daha pragmatik, ideoloji yönelimi olmayan İsrailli Arap siyasetini merkezine alıyordu. İsrail siyasetindeki tüm aktörlerle konuşup, müzakere edebileceği şeklinde bir özgüveni de sözkonusu idi. Çok başarılı da oldu İsrail’de. İktidar ortağı olmak isteyen bir Arap nüfusu olduğunu gösterdi İsrail siyaset sahnesine. İsrail’in sağ siyasetçilerine bunu göstermesi oldukça ilginç ve değerliydi.

 

Sorunun diğer kısmı olan, Gazze dışındaki Filistinlilerin sivil direnişi kısmına, Z kuşağı olduğu şeklindeki okumanıza da değinmenizi istesem.

 

Benim bahsettiğim Gazze dışında İsrail’de yaşayan 2 milyon Arabın isyanının temel güdüleyicisi görebildiğim kadarıyla bunun içerisinde de Z kuşağı diyebileceğimiz toplumsal kesiminin öneminin altını çizmek isterim. Bu coğrafyadaki olaylar ilkin, 23 Nisan’da iki Arap gencin Kudüs tramvayında dindar iki Yahudi genci tokatlayan Tiktok videolarıyla başladı. Sosyal medyada kısa sürede bunu kopya eden videolar bir anda yapıldı. Organize değil, kişisel inisiyatif ile yapıldı bu video çekimleri. 15-17 yaşlarında gençler idi çoğunlukla. İçinde hem politik aktivizm hem de eğlence karışımı olan bir duruş olduğunu söylemek mümkün.

 

Yafa’da bu tip videolar çokça yayılınca, İsrail’deki aşırı sağcılar mobilize olup, tepkilerini ortaya koydular.  Yafa’daki toplumsal çatışma ve gerilimin arkasında ayrıca dindar zengin Yahudi Vakıfların kitlesel şekilde Arap mülklerini satın alması sonrasında burada yaşayan Arap kiracılarda tedirginlik ve hoşnutsuzluklar da yatıyordu. Bu mülk satın almaların çoğu da Amerika’dan gelen aşırı sağcı zengin kurumlardır. Bu mülksüzleştirme politikaları Arap kimliği belirgin olan Yafa’da halkın kitlesel tepkisine yol açtı. Bunun dışında Hayfa, Akka, Ramle ve Tel Aviv’de de yaşayan Arap nüfus, tepkilerini ve isyanlarını ortaya koydular. Aşırı sağcı Yahudiler de, toplumsal olarak bu tepkiye karşılık verince yer yer linç sahneleri yaşandı, karşılıklı kavgalar, kargaşalar ile beraber Emniyet Müdürlüğü bir ara Lod şehrini kontrol edemeyecek noktaya bile geldiğini ifade etmek zorunda kaldı.

 

İsrail Cumhurbaşkanı Rivlin “İsrail iç savaşa gidiyor, temkinli olunmalı” şeklinde açıklamalar yaparak mevcut toplumsal gerilimi düşürmeye çalıştı. Bir anda Thomas Hobbes’ın “Doğa Durumu” nu andıran bir evreye geçilmişti sanki. Çünkü taraflar kamusal otoriteye değil, birbirlerine saldırıyorlardı. Sokaktaki komşusunun evine, arabasına, bahçesine saldırılıyordu. Bu yoğunluktaki saldırılar, ilk kez oluyordu. Tüm bu olayların merkezinde yer alan ve kutsal görülen Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın varlığı da Filistinli Arapları İsrail topraklarında bunlara sahip çıkma güdüsüne ittiğini de eklemek gerekir. Son olarak aşırı sağcı Yahudi parti ve grupların, Arap kimliğini ötekileştirici hatta zaman zaman terörize edici davranışları da bu toplumsal huzursuzluğu ya da sivil direnişi tetiklediğini de not olarak düşmekte fayda vardır.  

 

İSRAİL’DE GÜNCEL DURUM GETTO TOPLUM MODELİDİR

 

Filistin ve Yahudi toplumu ile siyaseti üzerine Kudüs ve Amerika’da iki üniversitenin İsrail araştırma merkezlerinde akademisyen olarak çalışmaktasınız. İsrail’de 1980 sonrası doğumluların sağcı, güvenlikçi, tek devlet yanlısı, yayılmacı, Yahudi üstünlüğü politikalarını benimseyen, Yahudi kimliği milliyetçi kimlikle bütünleşik, Siyonist damarın gençlik kesiminde arttığına dair bir yazınızı okumuştum. 2018 yılında kabul edilen “Yahudi Ulus Devlet Yasası” ile İsrail’deki 2 milyon nüfuslu Arap toplumunun asimilasyonunu da gözönünde bulundurulacak olursak, İsrail toplumunu sosyolojik, siyasal ve dinsel olarak nasıl tasvir edersiniz bizlere?

 

İsrail toplumuna bakınca, büyük aşiretlere ya da kompartmanlara bölündüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. İsrail toplumunda öncelikle seküler aşiret var, aşırı dindar aşiret var, Arap aşireti var ve bir de dindar milliyetçi aşiret var. Türkiye’deki aşiret gibi değil, kompartman demek belki daha doğru olur.

 

Aşırı dindarlar, dindar Siyonistler, Sekülerler ve Araplar olarak da nitelendirmek mümkün. Bu dört sosyolojik küme, İsrail toplumunun temel sütunlarını oluşturuyor. Bunların altında irili ufaklı çok farklı gruplar ve bölünmeler var. Bunları bölen temel iki hat olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi Siyonizm hattı, diğeri ise Siyonizm karşısında duran Filistinliler hattı. İsrail toplumunda Siyonizm, sağ ve sol hatlara bölünmüş durumda. Bu toplumsal ve siyasal öbekler, birbirlerine karşı oldukça şüpheciler ve de güvenmiyorlar.

 

İsrail dindarları, sekülerlerden hoşlanmıyorlar. Neredeyse her toplumsal ve siyasal öbek, kendi mahallesinde yaşıyor. Seküler insanlar İsrailli dindarların mahallelerinde yaşamıyorlar. Arapların da kendi mahallesi var, her toplumsal grup kendi gettosunda yaşıyor. İsrail toplumunun bu gruplarının kendi değerlerini kendi kurumlarını ve kendi liderlerini üstünleştirici bir tarafları var. Herkes kendisinin en iyi en ideal olduğunu düşünüyor. Zaten bu yüzden İsrail’de iktidar çok kolay bir şekilde kurulamıyor.

 

Sosyal bilimler açısından getto toplum modelinin İsrail’de güncel olduğunu söyleyebiliriz. Bunun tabi ki tartışmaya açık olduğunu da söylemek lazım. En nihayetinde İsrail’de her toplumsal grubun kendi sınırları ve kendi coğrafi alanları var. Bu gruplar birbirlerinin alanlarına girilmesini istemiyorlar. Bir tür de facto otonom bölgeler oluşmuş durumda denilebilir. Tüm bunlara rağmen vatandaşlık kurumunun olmadığı çıkarsaması yapılmamalı. Yalnız bu vatandaşlık Yahudiler için daha çok işliyor. Araplar açısından eşit, adil ve özgür bir şekilde uygulandığını söyleyemeyiz.

 

İsrail’de şu an gerginlik öncelikle İsrailli dindarların etrafında dönüyor. İsrailli dindarlar kendi kurumları olan, kendi dini ve siyasal özerkliği olan, hatta kendi ayrıcalıkları olan bir toplumsal grubu ifade ediyor. Özellikle aşırı sağcı Yahudiler, aşı olayından tutun, dini merasimlerine kadar birçok konuda özerk halde hareket ederek, ayrıcalıklarını genişletmeye çalışıyorlar. Dini kurumlara kamusal bütçeden büyük paylar aktarılır, askerlik hizmetinden muaf tutulmaktalar, bazı sektörlerde vergi muafiyetlerine tabidirler, dini merasimlerini otonom bir şekilde icra etmek istemektedirler. Tüm bunlar İsrail’de genel nüfus açısından oldukça rahatsız edici durum olarak karşılanıyor. Bu özerk alanları, siyasi partileri ve STK’larıyla aşındırmak istiyorlar.  Bu aşındırmaya iki örnek vererek somutlaştırabiliriz.

 

 

Meron Dağı’ndaki izdiham sonrası 150 Yahudi vefat etti. İkincisi de Givat Zeev’de bir Sinagog’ta demir olan oturma standın çökmesi oldu. Bu iki olayın arka planında bu otonom isteklerinin yattığını görüyoruz. Bu aşarı Yahudiler kimseyi kendi dünyalarına almıyorlar, kendi kontrollerini kendileri yapıyorlar, kamusal otoritenin denetim mekanizmalarından uzak kalıyorlar, şeffaf değiller ve devlet içindeki bu otonom yapılarına dokunulmasını kesinlikle istemiyorlar.

 

Siyaset alanında, bu tür talepleri sıklıkla dile getiriyorlar. Çünkü İsrail siyasi sistemi buna oldukça teşne. Seçim barajı çok düşük. Önceleri seçim barajı %1 iken şu anda %3,25. Düşük olmasından dolayı, neredeyse her aşırı Yahudi grup ya da Siyonist dindar grup mecliste temsil ediliyor. Bu yüzden çok parçalı bir siyasi tablo var önümüzde. Siyasette bir tarafın tek başına iktidarı mümkün değil. Büyük partiler, küçük partileri iktidar ortağı yapmak için onların küçük tavizlerine kapı aralıyorlar. Tavizler birike birike İsrail’in genel kurucu değerleri dediğimiz ilkelere ve normlara tehdit potansiyeli taşımaya başlıyor. Son iki yılda yapılan dört genel seçimde, hükümet kurulamamasının nedenlerinden biri de bu parçalı siyasi tablodan kaynaklanmakta.  

 

Peki, 1980 sonrası doğan gençliğe yönelik çizdiğiniz profile ilişkin ne dersiniz?

 

90’lı yıllarda doğanlar, 1. İntifada hikâyeleri ile büyüdüler, travmalar yaşadılar. Ardından Oslo anlaşması geldi. Sonra 2. İntifada ortaya çıktı. Bu intifadalar sürecinde, intihar eylemleri İsrail’in bu nüfusunda çok büyük travmalar yarattı. İnsan kayıplarının olması, neticede çok milliyetçi olmayan yani kararsız seçmeni de milliyetçileştirdi. İnsanlarda intifadalar sonrası “Araplar ile ortak gelecek kurmamız mümkün değil” anlayışı belirginleşti. “Biz Oslo’da onlarla anlaşmaya oturmayı istiyorduk, niye intifadalar çıkıyor” gibi kendi kendilerini meşrulaştırıcı düşüncelere girdiler.

 

Tüm bu düşünceler, İsrail’in daha korunaklı ve güvenlikli hale getirilmesi fikriyatını da güçlendiriyor. Kilometrelerce duvarlar örülmesi de bu yüzden. Arap nüfustan izole bir hayat sürdürmeyi düşünenler olduğu gibi, Araplarla birlikte yaşamayı isteyenler var ve onlarla bunu götürebiliriz şeklinde düşünceye sahip olan İsrailliler de sözkonusu. Tüm bu dinamikler, sağcı partilere özelde ise Netanyahu’nun partisine rağbeti artırdı.

 

Oslo ile başlayan Filistinlilerin özerk yönetim statüsünün ilerletilmesi de tüm bu gelişmelerin gölgesinde defacto olarak neredeyse ortadan kalktı. İki devletli model tartışmaları olmayınca da, ya da güçlü bir siyasal gelenek bunu dillendirmeyince, Trump planı ile birlikte bu model de sönümlendi. Her ne kadar öncesinde İsrail’de Barış kampı adı altında İsrailli sekülerler görünür olsa da, iki devletli model yerle bir oldu. Tüm bu siyasal ve toplumsal gelişmeler, sağcı partileri güçlendirdi. Netanyahu bu tabloyu seçmen davranışlarına konsolide eden yani araçsallaştıran politik hamleleri uzunca bir süre bu iktidarda kalmasını sağlamakla kalmadı, siyasal iktidarını tahkim etti. Böylelikle İsrail siyasetine sağ siyaset damgasını vurdu. Netanyahu, oluşan toplumsal gerginlikleri, korkuları, 11 Eylül 2001 saldırısını, İntifada eylemlerini, intihar eylemlerini kendi politik geleceği için siyasette araçsallaştırarak, İsrail siyasetinde yükselen bir figür oldu.  Tüm bunlar, Netenyahu’nun iktidarda kalmasının ve sağcı siyasetinin de İsrail’de benimsenmesine yol açtı. Gençler içinde bunu başarılı bir proje olarak görenler olunca da sağcılaşma toplumsal tabanını genişletti.

 

İSRAİL’İN BAŞARI ELDE EDEMEMESİNİ, İSRAİL’İN GÜVENLİK BÜROKRASİSİNİN TUTUMUNA BAĞLIYORUM

 

ABD’nin askeri mühimmat desteği ve milyonlarca dolarlık hibe desteğine rağmen Demirkubbe sisteminin Gazze’den fırlatılan ucuz maliyetli roketlerle (Tel Aviv, Aşkelon, Aşdod vs kentlerine düştüler) delinmesi çokça konuşuldu bildiğiniz gibi. Ateşkese varılmasında Gazze’nin askeri kapasitesinin caydırıcılığından bahsedilebilir mi? İsrail’in asimetrik askeri gücüne rağmen, (Davud’un Sapanı, Demirkubbe, Ok-2, Ok-3 hava savunma sistemleri) İsrail 2008, 2014 Gazze savaşlarında olduğu gibi neden başarılı olamıyor?

 

Meselenin askeri ve teknik kısmına dair vukufiyete sahip olmamakla beraber şunu söyleyebilirim, Demir Kubbe sisteminin yüzde 90 oranında bir başarı yakaladığı söyleniyor. Gazze’den 4300 roket atıldı, 600’ü Gazze’ye geri kalanı İsrail’e düştü. Özellikle Aşkelon, Aşdod, Lod ve Tel Aviv’e düşen roketler, hem kimi stratejik tesislere hem de 12 cana mal oldu. Özellikle Aşkelon ve Aşdod’a düşen füzeler, Netanyahu’ya tepkilerin artmasına yol açtı, zira buraları sağ seçmenin güçlü olduğu yerler. Gerekli tedbirlerin, yatırımların yapılmadığı şeklinde eleştirilerle halkın mağdur edildiği konuşuldu.

 

Netanyahu karşıtı diğer sağcı partiler de örneğin Gideeon Saar gibi (Yeni Umut Partisi lideri) gibi aktörler de bu durumu çok gündeme getirdiler. Askeri güç noktasında; İsrail’de Netanyahu bu operasyonlarda bir başarı elde edemedi, siyasi olarak bunu sermayeye dönüştüremedi. İsrailli sağ seçmen iki şey bekliyordu; hem Hamas’ı yok etmesi; hem de geniş çaplı bir askeri operasyon ile Gazze’nin tehdit olmaktan çıkarılmasını. Yalnız bu iki hedefin gerçekleştiğini ileri sürmek oldukça zor. Askeri olarak İsrail’in başarı elde edememesini de İsrail’in güvenlik bürokrasisinin tutumuna bağlıyorum. İkinci olarak da, ABD yönetiminin rezervli desteğinin de önemli olduğunu düşünüyorum.

 

“İnsan hakları kırmızı çizgimizdir” söylemi ile Demokrasiyi dış politikasının ana ekseni olarak dillendiren Joe Biden’ın, son Gazze savaşında İsrail’in tarafını ve güvenliğini tutan tutumu, sivillerin katledilmesini kınamaması, BM Güvenlik Konseyi’nde yapılan 4 oturumu İsrail lehine engellemesi gibi gelişmeler, ABD’nin Ortadoğu’daki jeopolitik ve jeostratejik durumunu nasıl şekillendirecek sizce?

 

Joe Biden’ın son operasyona nasıl yaklaştığını ve Netenyahu’nun da bu yaklaşımdan dolayı jeopolitik denklem içine nasıl girdiğini ele almak istiyorum ilkin.

 

Operasyon başlayınca ABD’den gelen ilk tepkiler, İsrail’in kendisini savunma hakkının olduğuna dair idi. Bu tür argüman üzerinden savunuldu.  Avrupa’da bir dizi ülke Netenyahu’ya destek açıklaması yaptı. Avusturya, Macaristan, Almanya, Çekya, Polonya gibi ülkeler de açıktan destek ilan ettiler. Sanırım Dışişleri bakanları sıra halinde İsrail’i ziyaret ettiler. Avusturya Başbakanı, İsrail bayrağı astı. Bu da İsrail’in uluslararası alanda destek bulması açısından önemliydi. Almanya’dan aldığı destek önemliydi. Süreç içerisinde yoğun hava operasyonuna girişti. Kendince önemli gördüğü alanları bombaladı. Bir dizi İslami cihad yetkilisi, askeri veya teknik yetkililer bu operasyonlarda hayatlarını kaybettiler.

 

ABD’de daha önce görmediğimiz bir takım ilginç gelişmelerin devrede olduğunu da gördük. Orada Demokrat Parti içerisinde yer alan azınlık mensubu siyasetçiler, İsrail’in son operasyonlarını şiddetli şekilde eleştirdiler. Bunlar; Filistin asıllı Rashida Tlaib, Somalili Ilhan Omer, Latin kökenli Alexandria Ocasio-Cortez, Senatör Bernie Sanders ve Senatör Elizabeth Warnen gibi bir dizi siyasetçi, İsrail’in bu operasyonlarının bir an evvel bitirmesi gerektiğini söylediler. Biden yönetiminin altını çizdiği “kendini savunma hakkı” söyleminin tam tersi bir yerde konumlandılar.

 

Biden yönetiminin tutumu aslında baktığımız zaman daha çok İsrail’e yaptığı işi normalleştirecek bir alan açıyordu. İlginç bir şekilde İsrail’e karşı, ABD’de sadece siyasetçilerden değil, toplumsal kesimlerden de tepkiler oldu. New York’ta, Washington’da, Chicago’da insanlar sokağa döküldü ve Filistin yanlısı bir tutumu dile getirdiler. ABD siyasetinde daha önce göremediğimiz bir yaklaşımdı bu. Tüm bunlar Biden yönetimi üzerinde güçlü bir baskı oluşturdu ve Biden, Netenyahu’ya mesajını şu şekilde vermek zorunda kaldı: ‘operasyonları çok genişletme, sınırlı tut ve yaklaşık birkaç hafta içinde bitir.’

 

ABD, burada aslında Ortadoğu’dan ayrılma planlarını düşünürken, bölgenin önemli ülkelerinin kendince inisiyatif alabileceğini ve burada istikrarlı bir düzeni devam ettirebileceği fikrini taşıyordu. Öncelikle İsrail, BAE (Birleşik Arap Emirlikleri), Körfez Ülkeleri ve Suudi Arabistan üzerinden bu düzenin kurulacağını arzuluyordu. Ama evdeki hesap çarşıda tutmadı. İsrail’in kendi iç dinamikleri ve İran’ın bölgedeki misyonu, bu jeopolitik kurguyu çok işler duruma sokmadı.

 

ABD aynı zamanda şunu gördü; Trump döneminde devreye sokulan İbrahim Anlaşmaları sonucunda ortaya çıkan ittifak sisteminin Filistin sorunu konusunda etkisinin çok derin olmadığı gerçeğini. Neden? İbrahim Anlaşmaları’nın müzakere süreçleri iki ülke merkezinde yürüdü. Barı Şeria kısmına Ürdün, Gazze kısmına ise Mısır baktı. Mısır ABD ve bölge açısından pozisyonunu tahkimleştirdi. Taraflarla masaya oturdu ve anlaşmaya itti. Mısır diplomatları ve Mısır siyaseti açısından bu bir başarı olarak okundu.

 

Ürdün de kısmi müzakere sürecinde önemli bir uğrak ülke durumunda. Bölgeyi ziyaret eden ülkeler Ürdün’ü de ziyaret ettiler. Çünkü Ürdün, Mescid-i Aksa merkezinde meşruiyeti olan bir aktör. Kral 2. Abdullah ve Haşimi hanedanlığını es geçemiyorlardı. Burada Biden yönetimi Trump’tan farklı olarak Filistinli aktörleri de sürece dâhil etti. Trump Kudüs’te, ABD’nin Konsolosluğunu bilindiği gibi kapatmıştı. Biden yönetimi Konsolosluğu tekrar açtı. Yalnız Ramallah’ta açmadı, Doğu Kudüs’e açtı. Biden yönetiminin burada da; Filistin yönetimine bir mesaj verdiğini düşünüyorum. Aynı zamanda Filistin yönetimine de böyle jestler yaparak Hamas karşısında onları daha güçlü bir pozisyonu yerleştirmek istiyorlar. Çünkü Hamas’tan ziyade El-Fetih’i muhatap almayı yeğliyorlar. Güçlü bir Hamas istemezler küresel aktörler.

 

ABD VE BİRÇOK AKTÖR FİLİSTİN YÖNETİMİNİN İKTİDARINI YENİDEN TAHKİM ETMESİNİ İSTİYOR

 

Son İsrail-Filistin savaşının ardından gelen ateşkesle birlikte bir bilanço çıkarılacak olunursa; İsrail tarafı askeri, stratejik, toplumsal ve siyasal olarak ne kazandı ne kaybetti? Hamas tarafı askeri, stratejik, toplumsal ve siyasi olarak ne kazandı ne kaybetti? Siz “iki tarafın elle tutulur kazancı yok” tespitinde bulunmuştunuz daha önce. Öyle mi gerçekten? İsrail eski başbakanı Ehut Olmert Netanyahu’yu çok sert eleştirmişken ve İsrail’de kimi muhalefet partileri Netanyahu için “rezil oldun” çıkışında bulunmuşken, hala aynı görüşte misiniz?

 

Gazze’de Filistin yönetimi yok gibi, etkin değiller. Gazze’de olan Hamas’ın kurduğu siyasal ekosistemdir. 2006 seçimleri sonrası Filistin Meclisi’nde 1. parti Hamas çıktı. Bir dizi siyasi anlaşmazlık sonucunda Hamas’ı tanımadılar, sonra Hamas da Gazze’deki Filistin Kurtuluş Örgütü mensuplarını Gazze’den çıkardı.

 

Düşük yoğunluklu çatışma yaşadılar. En nihayetinde Hamas, Gazze’de kontrolü almış oldu. Batı Şeria’daki FKÖ (Filistin Kurtuluş Örgütü) merkezli odak ile Gazze’deki Hamas merkezli yönetim odağını ayırmak gerekiyor. Çıkarların örtüştüğü alanlar sınırlı, çatıştığı alanlar daha fazla. İsrail bunu sürdürmekte kararlı oldu. Gazze’yi özellikle FKÖ’den ayırmak istedi, Ramallah’tan ayırmak istedi. Kendi ajandaları olmasını istedi. Bunu da pekiştirecek kurumsallaştıracak argümanı da onların eline sundu. En büyük şeyi nedir; Gazze’ye Katar’ın mali, finans yardımlarının önünü açmaktır. Son kertede Gazze’yi fonlayan Katar oldu. Hamas da o fonlarla idaresini öyle ya da böyle devam ettirme imkânı buldu. Son tablo, İsrail’e, ABD’ye ve küresel güçlere şu mesajı verdi. Gazze’yi ayırarak doğru bir iş yapılmıyor. İnsani yardımların ve yeniden inşa faaliyetlerinin Hamas üzerinden değil, Ramallah üzerinden yapılması düşüncesi şu an belirginleşen bir tutum haline geliyor.

 

Doğu Kudüs’te ve Filistin topraklarında Gazze ve Batı Şeria’da Filistin yönetiminin meşruiyetini canlandırmak temel hedef gibi.

 

Neden bu iş başta zor gibi? Çünkü Filistin’de 15 yıldır seçim yapılmıyor. Seçim en son 2006’da yapıldı. 2021 Mayıs’ın da seçim yapılacaktı. Mahmud Abbas, Doğu Kudüslülerin seçime katılamaması nedeniyle seçimleri ertelediğini açıkladı.

 

Biden yönetimi ise bu siyasi meşruiyet kaybına konsolosluk adımı ile ilk aşısını yaptı. Yani Mahmud Abbas yönetiminin güçlendirilmesi adımı. İkinci adımı da Doğu Kudüslülerin oy kullanma meselesi noktasında, İsrail yönetiminin yumuşak bir tavır sergilenmesi bekleniyor. Şeyh Cerrah ve Mescid-i Aksa konusunda da İsrail’den daha ılımlı bir tavır bekleniyor. Tüm bu adımlar ve beklentiler, Filistin yönetiminin lehine olacak şekilde gerçekleştirilmesi isteniyor. Hamas’ın aldığı bu ön stratejik mevziyi tersine çevirme hedefi taşıyorlar. ABD ve birçok aktör Filistin yönetiminin meşruiyetini sağlama peşinde. En son Körfez ülkeleri de diplomasi sürecine dahil oldular. Ürdün’e BAE Prensi geldi. Körfez ülkeleri Hamas’ın güçlü bir aktör olarak ön plana çıkmasını istemiyorlar. Hamas güç elde ederse bölgedeki İhvan’ın bir aktör olacağı düşüncesi, bu diplomatik temasların artmasını sağladı. Dikkat edilirse, Mısır ve Ürdün’ün devreye sokulması da bundan dolayıdır. İkinci aşamada da Filistin yönetimine yatırım yapıp, onun gücünü tahkim etme stratejisini uyguluyorlar. Bu noktada İsrail üzerinde baskı uygulanmaktadır. Hamas’ı tasfiye etme karşılığında. Hamas da tek blok değil, orada da yaşlılar ve gençler şeklinde ikili bir yapı olduğu şeklinde okuma yapan analistler var. Ya da sertlik yanlısı ile ılımlılar şeklinde.

 

Mısır, Ürdün, Batı da Hamas’ın içinde Yahya Sinvar’ın tercih edilebilir aktör olduğunu altını çiziyorlar. Yahya Sinvar da ön planda zaten. Diğer aktörlerin, bu başarıdan haddinden fazla pay almasını istemiyorlar. Zaten Sinvar’ın Gazze toplumu üzerinde ahlaki liderliği de mevcut.

 

Bilançonun İsrail ile Filistin tarafındaki tablosuna gelince, İsrail’in hedefi neydi? Hamas’ın elindeki askeri sığınakları vurmak, askeri kapasitesine darbe vurmak ve İsrail’in kendi caydırıcı gücünü kanıtlamak. Netanyahu bu saldırılarla, İsrail kamuoyuna bu işi kontrol altına aldığını ve Hamas’ı caydırdığını, güçsüzleştirdiğini, sembol birkaç isme suikast düzenleyerek İsrail genel kamuoyuna somut bir başarı elde ettiğini, muzaffer bir komutan olduğunu bir şekilde göstermek istiyordu. Örneğin İslami Cihat komutanlarından Muhammed ed-Deyf’i hedef almak istiyordu. Oysa hem askeri hem de siyasal kazanım açısından Netanyahu eli boş döndü bu operasyondan. Başarı elde edemedi. Küresel anlamda medya ayağında bir kayba, itibar kaybına uğradı. Küresel kamuoyu kendisini Netanyahu’nun politikaları karşısında konumlandırdı. Zaman zaman bu sosyallik İsrail karşıtlığına evrildi. Küresel medya, İsrail yanlısı tutum almadı. New York Times, Washington Post bunlara örnek olarak gösterilebilir. Onların tavrı Gazze’de olanları gündeme getirmek ve bunun bir insanlık faciası olduğuydu. Kısaca ABD merkez medyası İsrail yanlısı tutum benimsemedi. Çünkü bunun maliyetli olduğunu düşündüler. Bu açıdan da eskisine nazaran ABD yönetimi de İsrail meselesine daha dengeli tutum takınmanın optimal bir siyasal tercih olacağını düşündü.

 

İsrail’in kendi içindeki Arap nüfusun ayaklanması, sonrası yaşanan toplumsal gerginlikler ve bunun yarattığı maddi kayıplar İsrail toplumunda huzursuzluk oluşturdu. Sınır bölgelerinde insanların çok mağdur olması, bu bölgelerin de Likud’un oy deposu olduğu göz önüne alınacak olunursa, Netenyahu’nun elinde, elle tutulur bir başarı olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Netanyahu siyaseten bir şey kazanmadı. Hükümet kurma çabaları hız kazandı. Şayet Değişim Bloku hükümet kurarsa Netanyahu da siyasi tasfiye sürecine girecektir.

 

TÜRKİYE-İSRAİL İLİŞKİLERİ ŞU AN DONDURULMUŞ VAZİYETTE

 

Türkiye’nin İsrail’i “terör devleti” nitelemesi, Biden Hükümetini ise “Kanlı ellerinizle tarih yazıyorsunuz” çıkışıyla birlikte ele alındığında, son Gazze Savaşıyla Türkiye’ye karşı İsrail ve ABD’nin politikası nasıl şekillenecek? Sertliğe mi normalleşmeye ya da yumuşamaya mı evrilir?

 

Türkiye-İsrail ilişkilerinin şu an dondurulduğunu düşünüyorum. Türkiye-İsrail ilişkilerinin olumlu veya olumsuz bir istikamete gitmediği söylenebilir. Ne ileriye dönük ne de geriye dönük adım atılacağını düşünüyorum. Bölgedeki jeopolitik gelişmeler, iki ülke arasındaki ilişkileri tekrar ısınma sürecine sokabilir. Fakat şunu eklemek lazım; Türkiye-İsrail ilişkileri eskisi gibi Ortadoğu merkezli olmaktan çıkacaktır. 

 

İlişkilerin ortaklaştığı birçok alan yükseliyor. En önemlisi Karabağ Savaşı’nda Azerbaycan’ın yanında Türkiye ve İsrail’in çok net tavır takınmasında gördüğümüz olay gibi. Bu iki ülkenin Azerbaycan’a desteği sadece diplomatik değildi. Askeri ve teknik materyal desteğine uzanan derin ve geniş bir spektrumdan bahsediyoruz. Azerbaycan bu açıdan hem İsrail’i hem de Türkiye’yi stratejik aktörler olarak görüyor. Türkiye’yi bu gerçeklik, İsrail ile bu noktada Azerbaycan ve Kafkasya özelinde; Orta Asya özelinde, ortak politikalar izlemeye itiyor. Ortak strateji geliştirmeseler bile öyle bir süreç var ki; onları ortaklaştırıyor ve günün sonunda aktörlerle ilişkiye girdikleri için yakınlaşacaklarını düşünüyorum Türkiye ve İsrail’in. En nihayetinde temel mesele nedir; Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünün sağlanması ve dış tehditlerin engellenmesidir. İsrail de Türkiye de bunu istiyor. İşte bu mesele, onları ortaklaştırıyor bence. Fakat Türkiye ve İsrail ortak strateji izlemese bile jeopolitik gelişmeler Azerbaycan örneğinde gördüğümüz gibi ortak bir tutum almaya itebilir.

 

ZAMAN FİLİSTİNLİLERİN YANINDA AKIYOR

 

Filistinlilerin; işgale, sürgüne, mülksüzleştirmeye, ekonomik kuşatmaya, tutuklamalara, savaş suçu uygulamalarına maruz kalmalarına ve de üstelik İsrail’in uluslararası arenada güçlü destek görmesine rağmen pes etmeyişlerini, oyun bozucu dirençlerini neye bağlıyorsunuz? Motivasyon kaynakları nelerdir?

 

Filistin halkının güncel siyasal durumunu bu sorunla güzel özetledin. Filistin milli kimliğine bakınca bunun toplumsal kaynaklarının oldukça güçlü olduğunu görüyorum. Bu açıdan Filistin milli kimliği canlı ve aktiftir. Bunu nereden anlıyoruz? Filistin ve İsrail’de yaşayan Araplar Filistin bayraklarını taşıdılar, Filistin marşını söylediler. Tüm bu görüntüler bize Filistinli kimliğinin var olduğunu ve var olacağına işaret ediyor. Bu açıdan bakılırsa zaman Filistinlilerin tarafında akıyor. Bunun bir nedeni de küresel siyasette yükselen yeni siyasetin olumlu çarpan etkisiyle Filistin kimliğinin nihai olarak siyasal bir otonomi kazanmasını kolaylaştıracağıdır. ABD merkezli gördüğümüz bu yeni siyaset azınlıkların yeniden sol siyasetin taşıyıcı aktörü olmaları, siyasetin daha insani ve toplumcu boyutunun ön plana çıkması; üçüncüsü de ezilmişlik ve dışlanmışlık duygusu yaşayan insanların şu an ABD’de siyasetin temel güdüleyici ve yürütücüleri olarak merkeze yaklaşmaları, Filistinlilerin lehine olan dış dinamikler olarak not edilmelidir.

 

Filistinlilerin direnişini salt küresel dinamiklere mi bağlıyorsunuz? Burada Filistinlilerin özgür iradeleriyle direnişlerinin etkisi yok mudur?

 

Filistinliler şu an temel mücadele alanlarının din yönelimli değil ulusal nitelikli olduğunun altını çiziyorlar. Muhayyel ümmetin mensubu olarak Filistinlilikten ziyade Filistin toprağının çocuğu olarak Filistinlilik ulus kimliğinin yükselişe geçtiği görülüyor. Bu bir yönüyle toprağa bağlı ve yönelimli bir ulusal kimlik meselesidir. Direnişlerinin motivasyon kaynaklarının da bu olduğunu görüyorum. İsrail’deki Arap nüfusun da ön planda tuttukları şeyin Filistinli kimliği olduğunu gözlemliyorum.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.