Nizâr Kabbânî Poetikasında Kadın, Vatan ve Özgürlük
Ortadoğu edebiyatının en güçlü kalemlerinden biri olan Nizâr Kabbânî, şiirlerinde tema olarak kadın, vatan, özgürlük ile Ortadoğu sorunları ve Arap toplumunun meselelerine yer vermiştir. Bir yanda coğrafyanın sorunlarının çözülmesi ve insanlarının gerçek anlamda özgür olması için kafa yorarken öte yanda aynı toplum içerisinde kadınların özgürlüğü için çalışan bir münevverdir.
Kadın tarihi ya da tarihte kadın, erkek egemen dünyada geri planda bırakılmak istenmiş olsa da özünde insanlık tarihinin en önemli kısmıdır. Zira tarihi kadınlar ve erkekler birlikte yazmış ancak ataerkil zihniyet ya da erkek egemen toplumlar bir şekilde kadınları geride tutmuşlardır. Hatta geçen zaman içerisinde Doğu ve Batı toplumları hiçbir konuda olmadığı kadar kadınların ikinci planda bırakılmasına yönelik benzer tutum sergilemişlerdir. Tarihsel süreçte kadınlar, cinsiyet eşitsizliği, ayrımcılık, şiddet, baskı, yok sayma başta olmak üzere türevi her türlü sorunla karşı karşıya kalmıştır. Dünyanın hemen her yerinde farklı zaman dilimlerinde ve farklı şekillerde kadınların yaşamı zorlaştırılmıştır. Bu zorluk kimi zaman zorla evlendirilme kimi zaman eğitim hakkından mahrum bırakılma kimi zaman ise psikolojik baskı şeklinde kendini göstermiştir. Zaman içinde örneğin, Ortaçağ’da kadının statüsü tamamen erkeğe bağlı iken, erken modern çağda daha farklı açılardan sorunlar kendini hissettirmiştir. Modern çağda ise genel anlamda kadın hareketleri ile bir nebze normalleşme yaşansa dahi yakın geçmişte dünyanın birçok yerinde kadınlar baskı altında kalmıştır. Dahası günümüzde de kimi yerlerde baskı ve ötekileştirmenin devam ettiğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Bunun en hazin örneğini Nizâr Kabbânî’nin düşünsel dünyası ve eserlerinde görmek mümkündür. Kabbânî’nin ablası ve eşinin yaşamı ve yaşadıkları, kadın, vatan ve özgürlük ilişkisinin önemini gün yüzüne çıkarmaktadır.
Nizâr Kabbânî kadın tarihi açısından önemli bir isimdir. Nitekim Kabbânî geleneksel Arap toplumunda ve coğrafyasında kadınlara yönelik tutuma/davranışa karşı direnişin simgesidir. Bu direniş ki yaşanılan yıllar açısından değerlendirildiğinde bir kırılma niteliğindedir. Kabbânî bir şiirinde “sizin Doğu’nuz sevgili beyim / mavi mektuplara el koyar / el koyar kadınların hazinelerindeki düşlere / kadınların duygularına haciz koymaya davranır” dizeleri ile Doğu’nun, daha yalın bir ifade ile Doğulu zihniyetin kadına bakışını tarihe not düşmüştür. Bu notlar/şiirler dönem ve sosyal yapı için önemli kırılmalardır.
“Şairler eziyetin rahminden mi doğar yoksa şiir bir yara mı / kalpte açılan ve bir türlü kapanmayan / yoksa bir tek ben miyim / gözleri ağlama tarihini özetleyen” diyordu Nizâr Kabbânî “Belkıs” isimli şiirinde ve elbet bunları dile getirmek için çok fazla nedene de sahipti. Önce ablasını sonra ise eşini hazin bir şekilde kaybetmiş biri olarak hüznünü, acısını ömrünün son günlerine dek kalemiyle paylaşmış ve son celsede kalbine yenik düşerek dünyaya gözlerini kapatmıştır.
Şair ve diplomat Nizâr Kabbânî 1923 yılı Mart ayında Suriye’nin Şam kentinde dünyaya gözlerini açmıştır. Şam Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuş, akabinde Dışişleri Bakanlığı’nın görevlendirmesiyle Kahire, Ankara, Londra, Beyrut, Pekin ve Madrid gibi önemli kentlerde diplomat olarak görev yapmıştır. Hiç şüphe yok ki bu kentlerin her biri Kabbânî’nin ruhunda, düşünce dünyasında, yaşamında ve kaleminde önemli izler bırakmıştır. Bu kentlerin yanı sıra Kabbânî’nin yaşamına ve kalemine etki eden diğer husus ise yapmış olduğu iki evliliktir. İlk evliliğini akrabası Zehra hanım ile gerçekleştirmiş ve bu evlilikten iki evladı olmuştur. Şair ilk çocuğuna babasının adı olan Tevfik ismini vermiştir. Tevfik Kabbânî çok genç yaşta kalp krizi geçirerek hayata veda etmiştir. Oğlu Tevfik’in vefatı Nizâr Kabbânî’yi kedere boğmuştur. Şair, eşi Zehra hanımdan bir süre sonra ayrılmıştır. Elem dolu zaman, Bağdat’ta tanıştığı Belkīs er-Râvî hanımla hafiflemiş ve kendileriyle ikinci evliliğini gerçekleştirmiştir. Bu bağlamda, Kabbânî için Bağdat’ın da ayrı bir yeri vardır. Zaman içerisinde yaşadığı hadiseler Nizâr Kabbânî’nin hayatında kapanmayan yaralar açmıştır. İlk olarak 1938 yılında zorla evlendirilmek istenen ablası Visâl intihar ederek yaşamını sona erdirmiş, akabinde ilk çocuğu Tevfik’i 1973 yılında kalp krizi neticesinde kaybetmiş ve eşi Belkıs hanım 1981 yılında bir saldırı sonucunda vefat etmiştir. Tüm bu elim hadiseler Kabbânî’nin düşünce dünyasını, tavrını ve eserlerini anlama noktasında önemlidir. Doğduğu toprakların kaderi olan acı ve hüzün insanına da sirayet etmiş, şairin ömrü boyunca şiire sarılmasına vesile olmuştur.
“Kadın Özgürlüğü Bir Hurafedir”
Genç yaşta başlayan şiir yazma serüveni ömrünün son nefesine kadar devam etmiş ve Ortadoğu edebiyatının en güçlü kalemlerinden biri olarak günümüze kadar gelmiştir. Şiirlerinde tema olarak kadın, vatan, özgürlük ile Ortadoğu sorunları ve Arap toplumunun meselelerine yer vermiştir. Kabbânî, bir yanda coğrafyanın sorunlarının çözülmesi ve insanlarının gerçek anlamda özgür olması için kafa yorarken, öte yanda aynı toplum içerisinde kadınların özgürlüğü için çalışan bir münevverdir. Benzer şekilde kadın ile vatanı bir düşünüp, ikisinin de özgür yaşamasını arzulayan modern bir şairdir. Zorla evlendirilmek istenen ablası Visâl’in intihar etmesi, yaşadığı topraklarda kadının yeri ve önemini anlamak ve şairin ruh dünyasını çözümlemek adına yeterlidir. Yaşadığı olaylar ve entelektüel birikimi şairin kadınlara yönelik düşüncesini kendi toplumundan farklılaştırmıştır. Kabbânî’ye göre, -bir şiirinde de dile getirdiği üzere- kendi topraklarında kadın özgürlüğü bir hurafedir. Erkeklerin özgürlüğü dışında bir özgürlük de yoktur. Mücadelesi ve direnişi de tam olarak bu zihniyetledir. Ablasının vefatından sonra benzer zihniyete sahip babasıyla da arası açılmıştır. Babasına karşı hislerini “açarım babamın sandığını / yırtarım vasiyetini” dizeleri ile dile getirmiştir. Babasından miras dahi istemeyen Kabbânî her şeye rağmen oğluna da babasının adını vermiştir.
Kabbânî’nin kendi insanına, coğrafyasına, yaşayış biçimine dair düşünceleri ortadayken eşi Belkıs hanımın öldürülmesi ile tekrar derinden yaralanır. Bu kaybın üzerine kaleme aldığı şiirinde “teşekkürler / teşekkürler / sevgilim öldürüldü artık bir kadeh içebilirsiniz / şehidin kabri üzerinde / şiirim katledildi / var mı ki -bizden başka- yeryüzünde / şiiri katledilen bir millet” dizeleriyle üzüntüsünü, sitemini, isyanını dile getirmektedir. Bu isyan ki Belkıs ile başlayıp, coğrafyadaki tüm kadınların ortak sorunlarının tercümesidir.
Genç yaşta öldürülen Belkıs hanımdan sonra büyük bir hüzne boğulan Kabbânî eşine sesleniyordu şiirlerinde: “Belkıs bak biz bir daha giriyoruz cahiliye çağına / bak bir daha giriyoruz vahşete / geriliğe, çirkefliğe, zillete / bir daha giriyoruz barbarlık çağlarına.” Yaşadığı acılardan sonra Belkıs hanımla yüzü bir nebze gülen ve eşine büyük bir muhabbet besleyen şairin eşine duyduğu büyük aşkı ve özlemi, kaleme aldığı “Sınırsız Aşk” şiirinde görmek mümkündür: “Kadınım! / seni aydınlanma çağında sevmiş olmayı öyle isterdim ki / resim çağında / öncüler çağında / seninle karşılaşmayı öyle isterdim ki günün birinde / Floransa’da / Kurtuba’da / Kufe’de / Halep’te ya da Şam’ın mahallelerinde herhangi bir evde”…
Çağının ötesinde düşüncelere sahip olan ve kadın şairi olarak bilinen Kabbânî zaman içerisinde sosyal ve politik meseleleri kaleme alan bir şair haline dönüşmüştür. Hakeza Kabbânî, “Oku Beni” isimli şiirinde “ben tek bir kadın hüznü yazmıyorum / ben kadın tarihini yazıyorum” dizeleri ile yapmaya çalıştığı şeyi yalın bir şekilde açıklamıştır.
Kabbânî’nin anavatanı olan Suriye ve diğer Ortadoğu ülkelerinde, kadınların yaşamı benzer zihniyetin gölgesinde geçmiştir. Bu zihniyet ki toplumun yarısını oluşturan kadınları, emeklerini, katkılarını görmezden gelmiş, duygu ve düşüncelerini ikinci plana atmıştır. Şairin ablası Visâl bu toprakların acı realitesinin bilinen, şairden dolayı ortaya çıkan örneğidir. Doğu-Batı fark etmeksizin kaç farklı ülkede, kaç Visâl’in benzer şeyleri yaşadığını tahmin etmek zor olmamalıdır. Bu zihniyetin yaşadığı yerlerde kadın tarihi, kadınlara yönelik işlenen suçun, baskının ve zulmün karanlık tarihidir. Bu sebepten mütevellit şair “seni aydınlanma çağında sevmiş olmayı öyle isterdim ki” demeyi ihmal etmez. Kabbânî’nin, aydınlanma serüvenini yaşamamış ya da yaşayamamış kitlelere “Ben kadın tarihini yazıyorum” demesi de egemen zihniyete karşı bir başkaldırı niteliğindedir.
Tüm yaşamı boyunca ait olduğu topraklarda yaşanan zulme, kadınlara yapılan haksızlıklara karşı direnç ve duruş sergileyen Kabbânî, kendi öz yurdunu tanımlarken, “yıldızlar bile korkar vatanımdan / bilemiyorum nedenini / gezegenler, gemiler, bulutlar bile / defterler, kitaplar bile / güzellikle ilgisi olan her şey” şeklindeki betimlemesi son derece dikkat çekicidir. Kendine has üslubu, sade ve anlaşılır dili ile şiirlerini kaleme alan şair, diplomat kimliği, hukuk formasyonu ve edebi kişiliğiyle meselelere yaklaşmıştır. Bu çok boyutlu yaklaşımı şiirlerine yansımış ve doğal olarak kitleleri de etkilemiştir. Kabbânî’nin hukuk eğitimi almış olması, yapısal özellikleri ve yaşamış olduğu hadiseler, kadın hakları ve özgürlük konularına olan hassasiyetini artırmıştır. Şairin şiirlerinde dert edindiği en önemli mesele özgürlüktür. Şair vatan özgürlüğünün yanı sıra toplum içerisinde kadınların özgür olmasını özellikle dert edinir ve belirtir. Şiirlerinin önemli bir kısmında bu hususları görmek mümkündür.
Yaşamı boyunca hüzne demlenmiş şair için hüznün adı kadındır, vatandır, özgürlüktür ve bilhassa Belkıs’tır. Kabbânî’nin ifadesiyle, “ey hüzünlü vatanım / … / dilimizdeki kasideler buruk, kadınların örgüleri buruk”. Şair de kendi burukluğuyla uzun yıllar ülkesinden uzakta farklı kentlerde yaşamıştır. Ait olduğu coğrafyaya ve insanına duyduğu isyanı ve hüznü “ey en güzel vatan / adam nasıl yaşayacağını bilemiyor bu vatanda” diyerek dile getirmiş ve kendi vatanından, topraklarından çok uzak bir yerde Londra’da kalbine yenik düşerek yaşama veda etmiştir.
HALİL İBRAHİM AYDIN