Ortadoğu’nun Kaderi: Dış Müdahaleler ve İsrail Merkezli Güvenlik

Ortadoğunun modern siyasi tarihi bize bölgenin en temel sorunlarından birinin bölgesel özerklik eksikliği olduğunu gösteriyor. Bölge ülkeleri kendi aralarında sağlıklı bir işbirliği zemini oluşturamazsa Ortadoğunun geleceği yine dış aktörlerin stratejik hesapları tarafından belirlenecektir. Ortak bir stratejik vizyon geliştirilemezse bölgenin kaderi dış güçlerin tasarladığı güvenlik projeleri tarafından şekillendirilmeye devam edecektir.

abd israil ortadoğu ortaklığı

Ortadoğu bir kez daha büyük bir jeopolitik kırılmanın eşiğinde. ABD ve İsrailin İrana karşı başlattığı savaş ilk bakışta iki taraf arasındaki bir güvenlik krizinin sonucu gibi görünebilir. Ancak gelişmeler, bu çatışmanın yalnızca İran’ın askerî kapasitesini sınırlamayı hedefleyen bir operasyon olmadığını, Ortadoğunun siyasi ve güvenlik mimarisini yeniden şekillendirme girişimi olduğunu gösteriyor. Öncelikle şunu belirtmek gerekir; ABD ve İsrail ittifakı açısından asıl mesele, Ortadoğunun siyasi ve güvenlik mimarisinin nasıl şekilleneceğidir.

Iraktan Suriyeye, Gazzeden Lübnana, Yemenden Kızıldenize kadar geniş bir coğrafyada yaşanan krizler, bölgesel sistemin istikrarsızlığını daha görünür hale getirdi. Ancak bu krizler aynı zamanda yeni bir düzen arayışının da işaretlerini taşıyor. İrana yönelik savaş bu arayışın en kritik aşamalarından birisi. Ortaya çıkan tablo, savaşın iki temel stratejik hedef etrafında şekillendiğini gösteriyor. İlki, İranda rejim değişikliğini sağlamak ya da Batı ile uyumlu bir siyasal dönüşümü mümkün kılmak. İkinci ve daha önemli hedef ise Ortadoğunun yeni güvenlik mimarisini İsrail merkezli bir eksen etrafında yeniden tasarlamak.

Rejim Değişikliği Stratejisi ve Hegemonya Siyaseti

Soğuk Savaş sonrasında ABDnin uluslararası sistemde üstlendiği rol, büyük ölçüde küresel hegemonya arayışıyla şekillenmişti. Bu hegemonya yalnızca askeri üstünlük üzerinden değil, aynı zamanda siyasal düzen kurma kapasitesi üzerinden inşa edilmekteydi. ABDnin son otuz yılda yürüttüğü askeri müdahaleler bu stratejinin önemli bir parçasıydı. Irak, Afganistan ve Libya müdahaleleri incelendiğinde, işgallerin yalnızca güvenlik tehditlerini ortadan kaldırmayı hedeflemediği görülür. Asıl olan bu ülkelerin siyasal sistemlerini dönüştürmekti. Bu nedenle rejim değişikliği stratejileri, ABDnin küresel düzen kurma girişimlerinin en tartışmalı araçlarından biri haline geldi.

Ortadoğu halklarının kolektif hafızasında bu müdahalelerin bıraktığı izler hâlâ canlı. Irak işgali sonrası yaşanan devlet çöküşü, Afganistandaki uzun savaşın neden olduğu toplumsal yıkım, Libyadaki siyasi parçalanma, Suriyede milyonlarca insanın katledilmesi, Gazzenin işgali ve Yemen iç savaşı dış müdahalelerin ne kadar öngörülemez sonuçlar doğurabileceğini göstermişti. Bu nedenle bölge halkları açısından dış müdahale söylemi yalnızca stratejik bir tartışma değil, aynı zamanda tarihsel bir travmanın hatırlanması anlamına gelmektedir.

Soğuk Savaş sonrası, Ortadoğuda kurulan güvenlik düzeni, büyük ölçüde ABD askeri varlığına dayanıyordu. Ancak son yıllarda Washingtonun bölgede var olan askeri yükü azaltma eğilimi, yeni bir güvenlik mimarisi arayışını da beraberinde getirdi. Bu yeni modelde ABD, doğrudan müdahaleden ziyade bölgesel müttefikler üzerinden güç projeksiyonu kurmayı tercih etmektedir. Washington artık bölgeye doğrudan askeri müdahalelerde bulunmak yerine bölgesel stratejisini büyük ölçüde stratejik ortağı İsrail üzerinden yürütmeyi tercih etmektedir.

Bu dönüşüm Ortadoğudaki güç dengelerini yeniden tanımlayan yeni bir stratejik modelin ortaya çıkmasına yol açıyor. ABD, İsrail ile kurduğu güçlü stratejik ve ideolojik ittifak (evangelist etki) üzerinden Tel Avivi Ortadoğu güvenlik mimarisinin merkezine yerleştirmeye çalışmaktadır. Bu süreç hem İsrailin güçlenmesi hem de ABDnin tasarladığı bölgesel güvenlik sisteminin İsrail etrafında yapılandırılması anlamına gelmektedir. Washington tarafından tasarlanan yeni güvenlik mimarisinin temel amacı, Ortadoğuda Batı kontrolü dışında, bağımsız bir siyasi eksenin ortaya çıkmasını engellemektir. Çünkü bölge ülkeleri arasında gelişebilecek stratejik işbirliği modelleri, küresel güçlerin bölge üzerindeki etkisini sınırlayabilir. Bu nedenle Ortadoğuda herhangi bir bağımsız güvenlik düzeninin ortaya çıkma ihtimali mevcut hegemonik sistem açısından risk olarak görülmektedir.

ABDnin bölge ülkelerine ve halklarına dayatmak istediği bu güvenlik mimarisinin en temel sorunu meşruiyet meselesidir. Çünkü bölge halklarının rızasını üretmeyen, yalnızca askerî güç dengelerine dayanan düzenler tarih boyunca kalıcı olamamıştır. Ortadoğunun yakın tarihi bu tür dayatılmış güvenlik sistemlerinin ne kadar kırılgan olduğunu defalarca göstermiştir.

Ortadoğuda Bölgesel Güvenlik ve İşbirliği Sorunu

İsrail merkezli bir güvenlik mimarisi inşa etme girişimi, Ortadoğunun siyasi gerçekliğiyle uyumlu olmayan dış merkezli bir düzen tasarımıdır. Böyle bir projenin kalıcı istikrar üretmesi mümkün değildir. Çünkü Ortadoğunun güvenliği bölge dışı güçlerin askeri planlarıyla değil, bölge toplumlarının siyasi iradesiyle şekillenebilir. Ortadoğunun modern siyasi tarihi bize bölgenin en temel sorunlarından birinin bölgesel özerklik eksikliği olduğunu gösteriyor. Bölge devletleri çoğu zaman kendi aralarındaki rekabetler, ideolojik ayrılıklar ve jeopolitik kırılganlıklar nedeniyle ortak bir siyasi vizyon geliştirememiştir. Bu durum dış güçlerin bölge üzerindeki etkisini sürekli olarak artırmıştır. 

Bölge ülkeleri kendi aralarında sağlıklı bir işbirliği zemini oluşturamazsa Ortadoğunun geleceği yine dış aktörlerin stratejik hesapları tarafından belirlenecektir. Bu durum yalnızca diplomatik bir zafiyet değil, bölgeyi dış müdahalelere açık hale getiren yapısal bir kırılganlıktır. Ortadoğuda ortaya çıkan birçok kriz, büyük ölçüde bu siyasi parçalanmışlığın küresel güçler tarafından jeopolitik bir fırsata dönüştürülmesiyle derinleşmektedir. Bu nedenle enerji hatlarından göç hareketlerine, güvenlik tehditlerinden ekonomik bağımlılıklara kadar birçok mesele, devletlerin tek başına çözebileceği sorunlar olmaktan çıkmıştır. Bölgesel işbirliği eksikliği yalnızca diplomatik bir mesele değil, siyasi parçalanmışlığı derinleştiren ve dış müdahaleleri kolaylaştıran yapısal bir sorundur. 

Son yıllarda ortaya çıkan bazı girişimler -örneğin bölgesel ekonomik işbirliği arayışları, enerji koridorları veya güvenlik diyaloğu girişimleri- Ortadoğuda sınırlı da olsa bölgesel özerklik arayışının işaretlerini göstermektedir. Ancak bu girişimler henüz kurumsal bir güvenlik mimarisine dönüşebilmiş değildir. Bu nedenle Ortadoğunun geleceği büyük ölçüde şu soruya bağlıdır: Bölge kendi siyasi aklını üreterek dışarıdan dayatılan güvenlik projelerine alternatif oluşturabilecek midir? Eğer bu mümkün olmazsa Ortadoğunun güvenlik mimarisi bölge toplumlarının iradesiyle değil, dış güçlerin stratejik hesaplarıyla şekillenmeye devam edecektir. Bu nedenle Ortadoğunun geleceği büyük ölçüde bölge aktörlerinin ortak bir stratejik vizyon geliştirip geliştiremeyeceğine bağlı olacaktır.

İsrail merkezli bir güvenlik mimarisi projesinin Ortadoğuya barış getirmesi mümkün değildir. Böyle bir düzen bölgesel istikrar üretmekten çok askerî üstünlük üzerine kurulu asimetrik bir güç yapısı oluşturacaktır. Bölgesel düzenin tek bir askerî gücün merkezinde şekillenmesi, diğer bölgesel aktörlerin stratejik özerkliğini ortadan kaldıran ve güç dengesini bozarak kalıcı gerilimler üreten bir yapı ortaya çıkaracaktır. Bu durum kısa vadede bazı avantajlar üretse de uzun vadede yeni gerilimlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlayacaktır. Ortadoğu, güçlü kimliklerin, dini hassasiyetlerin ve derin toplumsal hafızaların iç içe geçtiği karmaşık bir siyasi coğrafyadır. Bu gerçek göz ardı edildiğinde, askerî üstünlük üzerine kurulan her düzen kısa süre sonra yeni direniş biçimleri ve yeni krizler üretme eğilimi gösterir.

Ortadoğu Kendi Düzenini Kurabilecek mi?

Ortadoğunun bugün karşı karşıya olduğu en büyük sorun güvenlik eksikliğinden çok siyasi vizyon eksikliğidir. Bölge ülkeleri ortak bir stratejik perspektif geliştiremedikleri sürece dış güçlerin tasarladığı güvenlik projeleri Ortadoğunun kaderini belirlemeye devam edecektir. Oysa bölgenin ihtiyaç duyduğu şey yeni askeri bloklar ya da dış güçlerin tasarladığı güvenlik projeleri değil, bölge aktörlerinin kendi siyasi akıllarını üretebilecekleri yeni bir işbirliği vizyonudur.

Bu siyasi akıl üç temel ilke üzerine kurulabilir. Birincisi, bölgesel egemenlik. Ortadoğunun güvenliği bölge dışı güçlerin müdahaleleriyle değil, bölge aktörlerinin ortak sorumluluğu ve siyasi iradesiyle sağlanmalıdır. İkincisi, güvenlik işbirliği. Bölge ülkeleri arasındaki güven eksikliği aşılmadan bölgesel güvenlik mimarisinin kurulması zor. Üçüncüsü ise stratejik denge ilkesidir. Bölgesel düzen tek bir ülkenin hegemonik üstünlüğü üzerine değil, güç dengesi ve karşılıklı bağımlılık üzerine kurulmalıdır. Bu ilkeler doğrultusunda geliştirilecek bir bölgesel işbirliği modeli Ortadoğunun kronik krizlerini aşmak için önemli bir fırsat sunabilir. Aksi halde Ortadoğunun güvenliği, küresel güçlerin stratejik önceliklerine göre şekillenecektir.

Ortadoğunun temel sorunu askeri üstünlük değil, düzen kurma kapasitesidir. Ortak bir stratejik vizyon geliştirilemezse bölgenin kaderi, ABD ve işgalci müttefiki tarafından belirlenecektir. Ancak bölgesel aktörler kendi güvenlik mimarilerini kurma iradesi gösterebilirlerse Ortadoğu yalnızca krizlerin değil, yeni bir siyasi düzen arayışının da merkezi haline gelebilir.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.