Ortak Komisyon Raporu: Şimdi Ne Olacak?
Terörsüz Türkiye süreci ile ilgili Meclis komisyonunun çokça beklenen raporu geçtiğimiz hafta çıktı. Komisyon sonuç olarak tavsiye verici bir makam niteliğindeydi. Toplum tespit değil aksiyon bekliyor. O açıdan bu sürecin ve raporun anlamlı hale gelebilmesi için iradenin yasal düzlemde devam etmesi gerekiyor.
Terörsüz Türkiye süreci ile ilgili Meclis komisyonunun çokça beklenen raporu geçtiğimiz hafta çıktı. Sosyal medyada ve televizyon kanallarında uzun zamandır raporun neleri içereceği ve nasıl bir kapı aralayabileceği üzerine sayısız tartışma ve yorum olmuştu.
Bu tartışma ve yorumları takip ettiğimizde toplumun çeşitli kesimlerinin çok fazla beklentisi olduğunu görmemek mümkün değil. Kürtler, kayyum atanmış belediyeler, KHK’lılar, barış akademisyenleri, hükümlüler, tutuklular, af bekleyenler, AYM veya AİHM kararı olup da buna uyulmasını bekleyenler.
Doğal olarak sadece iktidarın ya da MHP’nin değil ama aynı zamanda muhalefet partilerinin temsilcilerinin dinlenildiği ve söz hakkının olduğu bir komisyon olması, Türkiye’de alışık olduğumuz türden bir manzara değil. Bu da bizatihi farklı toplumsal kesimlerde dertlerinin temsil edilebileceği ve seslerini duyurabileceği beklentisini doğurdu.
Bugün sistemin temsiliyet ve cevap verebilirlik mekanizması ne yazık ki birçok yönüyle kırılmış durumda. Bu da en ufak bir temsil mekanizması doğduğunda oraya yönelik beklentiyi artırıyor. Öyle ki yasal sınırları belli olmasına rağmen toplumsal algı ve beklentinin komisyonun sınırlarını fersah fersah geçtiğini görüyoruz. Toplum sorun ve taleplerine yeterli karşılığı bulamadığında en ufak siyasi mekanizmayı dahi kendi beklentileriyle dolduruyor. Bu durum aslında mevcut sistemimizin temsil ayağının yeterli olmadığına işaret ediyor. Komisyona yönelik yoğun ilgiyi buradan okumakta fayda var. Ayrıca yeni anayasa tartışmalarında düşünülmesi gereken konulardan biri de bu temsiliyet krizi olmalıdır.
Komisyon Raporu Ne Yapabilir?
Komisyon sonuç olarak tavsiye verici bir makam niteliğindeydi. Bundan fazlası değil. Yasa yapıcı ve yürütücü bir rolü yoktu. O yüzden ondan beklentinin yüksek olması normaldi ama bir sınırı vardı. Zaten görev süresi de bu ay içinde sona erecekti.
Yine de partilerin bir araya gelmeleri ve sonuç raporuna imza atmaları bir irade göstermesi açısından oldukça değerli.
15 Temmuz’dan bu yana gelişmiş siyasal diyalogsuzluk halinin tersi bir manzara var karşımızda. İktidar tahkimine dayanan bu diyalogsuzluk kendini tehdit altında hisseden bir gücün duvar örmesiydi.
Bu duvar bugün yıkıldı mı emin değilim, kimse değil. O yüzden yorumlar yapılıyor. Bu yönüyle, yorumcular ve analistler arasındaki bu komisyonun muhalefeti böldüğü, oyaladığı, ve kontrol altında tutmaya yaradığı değerlendirmeleri anlaşılabilir.
Sürece katılmayanların “bütün yapılanlara meşruiyet kazandırıyorsunuz” ya da “bu aslında AK Parti ile DEM arasındaki bir pazarlığın topluma meşru gözükmesi için meclis kılıfı giydirilmiş halidir” eleştirileri haklı olabilir ama nihayetinde siyaset de ideal tiplerle ve doğrularla değil bu şekilde yürümektedir.
Koçi Bey Risalesi’nden TBMM Raporuna
Ancak en nihayetinde elimizde Türkiye’de son 10 yılda oluşmuş ve toplumu rahatsız eden nizama yönelik Osmanlı sadrazamlarının zamanında yazdığı türden bir rapor var. Koçibey Risalesi gibi. Tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi, nizamın – düzenin dengesini yitirmesi toplumda rahatsızlığa yol açıyor ve doğal olarak bu dış tehditlere karşı ülkeyi de daha kırılgan hale getiriyor. Dirlik bozulunca bu sistemin her tarafında ve her anında kendini hissettiriyor.
Liderler böyle değerlendirmiş midir? Bilemiyoruz. Ama hem iç hem dış dinamiklerin bu sürecin başlatılmasında rol oynadığı konusunda hemfikir olabiliriz.
Rapor 7 bölümden oluşmakta ama öneriler bölümü belki de en canlı ve en tartışma yaratan kısmı. Sosyal medyada yapılan yorumlarda insanların beklentileri de o noktada yoğunlaşıyor.
Demek ki toplum tespit değil aksiyon bekliyor.
Üç temel yönelim çıkıyor rapor sonrası kamuoyunda:
1) Raporun Türkiye tarihinde önemli bir döneme kapı araladığını söyleyen optimistler
2) Süreci muhalefeti bölme-oyalama ve seçime hazırlık olarak gören pesimistler
3) Mevcut önerilerin mevcut yasalarla zaten kolayca çözümlenebileceğini söyleyen realistler
4) Sürece şüpheyle yaklaşıp sonuç bekleyenler.
Gerçek çoğu zaman bütün perspektiflerin arasında gizlidir. Bu yönüyle ben baktıkları pozisyon ve zaman itibariyle hepsinin doğru olduğu kanaatindeyim.
Böylesi kutuplaşmış ve güven kırılımı yaşamış topluluklarda bu tartışmalar oldukça normal ama yol aldırıcı değil.
O açıdan bu sürecin ve raporun anlamlı hale gelebilmesi için iradenin yasal düzlemde devam etmesi gerekiyor. Ve düzenlemelerin hızlıca yapılması gerekiyor.
Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’un “hayırlı olanı hızlıca yapacaksın” sözü doğru. Şartlar sürekli değişiyor ve irade dediğimiz çıkarlar bütünü her an sarsılabilir.
Ortak İrade ve Yasal Süreç
Öte yandan uzun zamandır ilk kez ortak bir irade oluşmuş durumda, mesele artık bu iradeyi yasallaştıracak ve geleceğimizi belirleyecek mekanizmanın kurulması ve harekete geçirilmesidir.
Komisyon yaklaşık 15 ay çalıştı. 15 ay daha tartışılabilir. Yukarıdaki üç kanat 15 ay için yeterince malzeme barındırıyor elinde.
Mekanizma İnşası
O yüzden sürece küçük mekanizma adımlarıyla bakmakta fayda var. Yasal süreci bir mekanizma inşası olarak görmekte fayda var. Eğer mekanizma iradeyi arkasına alırsa adımlar hızlıca atılabilir. Peki, nereden başlamak gerekiyor?
Lafı uzatmadan söyleyeyim: En hızlı adım AYM ve AİHM kararlarına uyulması konusunda yürütmenin yapacağı bir düzenleme ve Haziran ayı gelmeden bu mekanizmanın işlediğini gösteren somut örnekler.
Bu somut örnekler Diyarbakır’daki toplum kadar İstanbul’daki kamuoyunu da rahatlatacak ve gösterecektir ki adalet yeniden işliyor.
Süreç tartışmalarla dolu ama sürecin sembolik değişimlere ihtiyacı var. Argümanlar ve tartışmalar değil, bu sembolik değişimler toplumu ikna edecek.
Yukarıda saydığım gruplar özelinde adımların atılması devlet için çok zor değil. Yeter ki samimiyetle ve dirayetle üzerine gidilsin.
Ayrıca, ne olursa olsun Türkiye topraklarında lidere/otoriteye/başa saygı kanunları da tamamlayan bir örfi gelenektir.
AYM ve AİHM gibi, Türk anayasasının kabul ettiği normlar hiyerarşisi – hem yazılı hem örfi gelenek – bozulduğunda nizam da bozuluyor.
Toplumdaki şikayetlerin büyük kısmının temelinde bu düzen bozukluğu var, dirlik de bozuldu derlerdi eskiden. Sadece AYM ve AİHM’e uyulmaması meselesi değil bu. Yüzyıllardır hukuki sistemini besleyen ilke ve normlar yara alıyor, değişiyor. O anlayış yara aldığında toplum da yara alıyor.
Ben bu yüzden bu komisyon raporunu, tavsiyelerini ve onun ardından gelebilecek yasal düzenlemeleri oldukça önemsiyorum.
Mesele yeni bir nizam inşa etmek değil, bozulan parçaları yerine oturtmak. Bu noktada devletin bütün erklerine – yasama, yürütme, yargı – görev düşüyor.
Buna ek olarak, yasal düzenlemeler kadar bu düzenlemeleri uygulatacak mekanizma gerekiyor. Akın Gürlek’in Adalet Bakanlığı’na atanması ve HSK başkanı olması yargıda oluşabilecek dirence karşı bir mekanizma mı? Zamanla göreceğiz.
Elbette yargıya müdahalede bulunulamaz ama yargıçlar da mevcut yasalara karşı duramaz. Bu muammayı çözecek bir tutum alınması ve nihayetinde ona uygun davranışlar gösterecek bir mekanizmanın oluşturulması ve Mart-Haziran ayları arasında uygulanması bu yüzden elzem.
ALPHAN TELEK