Pandemi Döneminde Eğitimin Muhasebesi

Başta eğitimciler olmak üzere, toplumun çeşitli kesimleri okulların açılmaması için özel bir çaba içerisinde olmuşlardır. Amerika Birleşik Devletleri Hastalık Önleme Merkezi (CDC) ve çeşitli bilimsel araştırma verileri okulları pandemi dönemindeki en güvenli mekanlar olarak tanımlanmasına rağmen Türkiye’de sağlık ve eğitim sektörünün en önemli aktörleri el birliği ile okulların en güvensiz mekanlar olduğunu ilan ettiler. Hatta televizyon ve sosyal medyada yapılan açıklamalar ile toplum üzerindeki hastalık korkusunu her daim canlı tuttular.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Koronavirüsün (Covid-19) küresel bir pandemiye dönüşmesinden itibaren yaklaşık bir buçuk eğitim yılı geçti. Türkiye bu sürecin başında okulları tam zamanlı olarak kapatma yoluna giderken, ilerleyen safhalarda da neredeyse okullarını hiç açmayarak dünyada istisnai bir uygulamaya imza attı. Bu süreçte başta çocuklar ve aileleri olmak üzere, eğitimciler alınan kararlardan derinden etkilendi. Pandemi sürecinde etki alanı oldukça geniş olan bu kararların bir muhasebesinin yapılması ve etkilerinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu yazıda pandemi dönemi eğitim politikaları ve uygulamaları ile başlıca etkilerinin kısa bir analizini yapacağız.

 

Eğitimle İlgili Karar Alma Sorunları

 

Genel olarak söylemek gerekirse, pandemi sürecinde Millî Eğitim Bakanlığı (MEB), eğitim ile ilgili karar almaktan imtina etmiş, Sağlık Bakanlığı, Bilim Kurulu ve İçişleri Bakanlığı gibi başka kurumların eğitim ile ilgili kararları almasını pasif bir şekilde beklemiştir. MEB hukuki olarak kendisine tanınan yetkileri kullanmaktan kaçınmıştır.

 

Pandemi dönemi boyunca, Sağlık ve İçişleri bakanlıkları -iyi ya da kötü- kararlar alıp, aldıkları kararları uygularken, MEB sıklıkla karar almayı öteledi, bazen de sınavlarda olduğu gibi ya aldığı kararların arkasında durmadı veya alınan kararlardan kısa sürede geri adım attı. Dahası alınan bir kararı da pandeminin şartları değişmesine rağmen değiştirmedi.

 

Örneğin, hastalığın yayılmasına yönelik çok daha fazla bilgi sahibi olunmasına rağmen, bir yıl önce alınan haftada iki gün okula gitme kararını değiştirmedi. Aynı durum uzaktan eğitimle ilgili olarak da yaşandı. Yaklaşık altı milyon öğrenci bir buçuk yıldır uzaktan eğitime hiç erişemedi, uzaktan eğitim derslerini düzenli takip eden öğrenci oranı ise yüksek değil. Bu gerçekliğe rağmen MEB bu çocukların okula erişimlerini sağlamak için bir çaba içinde olmadı. Dahası, bu altı milyon çocuğa yönelik MEB’in sorumluluk alarak bir açıklama yaptığı, bu çocukları okullara eriştirmek için alternatif çözümler aradığı görülmedi.

 

Günah Keçisi İlan Edilen Okullar

 

Başta eğitimciler olmak üzere, toplumun çeşitli kesimleri okulların açılmaması için özel bir çaba içerisinde oldular. Amerika Birleşik Devletleri Hastalık Önleme Merkezi (CDC) ve çeşitli bilimsel araştırma verileri okulları pandemi dönemindeki en güvenli mekanlar olarak tanımlamasına rağmen Türkiye’de sağlık ve eğitim sektörünün önde gelen aktörleri el birliği ile okulların en güvensiz mekanlar olduğunu dile getirdiler. Hatta televizyonda ve/ya sosyal medyada yaptıkları açıklamalar ile toplum üzerindeki hastalık korkusunu her daim canlı tuttular.

 

Avrupa’da ya da ABD’de okulların güvenli olduğuna yönelik yapılan açıklamalar kapsamlı çalışmaların sonucu olarak ortaya konulmuştur. Ancak, Türkiye’de ise okulların güvenli olmaması bir algı ve düşünce olarak sunulmuştur. “Okulların hastalığın yayıldığı yerler olduğunu düşünüyorum.” gibi ifadeler ya da bireysel deneyim ve görüşler bilimsel bir hakikat olarak sunulmuştur.

 

Dahası, kapanma sonrasında okullar diğer tüm sektörlerle birlikte açıldığında, vaka artış sürecinde en kolay şekilde suçlanan yine okullar oldu. Öğretmenler ya da öğrenciler koronavirüse yakalandığında, virüsün nereden bulaştığına dair hiçbir veri paylaşılmadı. Hastalığın yayılması konusunda kamuoyunu bilgilendiren bilim kurulu üyeleri ve çeşitli doktorlar, dünyadaki gelişmelerden bihaber bir şekilde okulların açılmasını desteklemediler hatta hastalık korkusunu daha da büyüterek okullara yönelik kaygının ve korkunun yayılmasını sağladır. Bu ise haksız bir şekilde toplum tarafından okulların salgının yaygınlaşmasının suçlusu ilan edilmesine neden oldu.

 

Türkiye Neden Okulları En Uzun Süre Kapalı Tutan Ülke Oldu?

 

Pandemi sürecinde Türkiye okulları en uzun süre kapalı tutan ve muhtemelen tam zamanlı olarak açmayan tek ülkedir. Peki Türkiye ve MEB bu alanda şampiyonluğu nasıl kazandı?

  1. Karar alma süreçlerinde dünyadaki okulları açma ve kapama politikalarını ısrarla izlemeyerek,

  2. UNICEF, UNESCO, Dünya Bankası gibi kuruluşların rapor ve politikalarını takip etmeyerek,

  3. Asla veri paylaşmayarak ve sistematik bir şekilde analiz etmeyerek,

  4. Sistematik olarak veri toplayan ve veri temelli politika önerileri geliştiren CDC gibi sağlık kuruluşlarının raporlarını okumayarak,

  5. Lancet, Science, Nature gibi dergiler ile CDC gibi kuruluşların hastalığın yayılması ile ilgili araştırmalarını takip etmeyerek,

  6. Ve en önemlisi bizim dünyadan çok farklı olduğumuzu, sadece kendimize benzediğimizi iddia ederek (Türkiye’deki genç nüfusun diğer ülkelere göre çok fazla olduğu,
    Türkiye’deki öğrenci ve ailelerin özensiz, dikkatsiz ve umursamaz olduğu, ebeveynlerin sorumsuz olduğu vb.);

Bu faktörler sebebiyle okulların bu kadar uzun süre kapalı kalması sağlandı. Kısacası, “biz bize benzeriz” yaklaşımı ile bilimsel ve sistematik verinin üretilmemesi, dünyadaki gelişmelerin takip edilmemesi ve var olan verilerin analiz edilmemesi okulların kapalı kalmasını sağladı.

 

Yalnız Bırakılan Ebeveynler ve Çocuklar

 

Pandemi sürecinde ebeveynler ve çocuklar kendi kaderlerine terk edildiler. Özellikle de fiziki, teknik ve dijital altyapısı yetersiz olan ve dijital okuryazarlık düzeyi düşük olan aileler ve çocuklar kendi başlarının çaresine bakmaya çalıştılar. Çocukların uzaktan derslere erişiminde yaşadıkları sorunlar ve bunun sonucu olarak motivasyon kaybı, çocukların okul ile bağlarının kopmasına neden oldu. Bazı öğrenciler uzaktan eğitime hiç devam etmedi, bazıları kısmen devam edebildi, bazıları ise düzenli olarak devam etti. Bu ise öğrenme kayıplarının dezavantajlılar aleyhine oldukça büyümesine ve eğitimsel eşitsizliklerin daha da artmasına neden oldu.

 

Öğrenme kaybının ve eğitimsel eşitsizliklerin etkisini bugün pek hissetmiyoruz ama önümüzdeki yıllarda bu sorunu muhtemelen daha derinden deneyimleyeceğiz. Okulların uzun süreli kapalı kalması ile çocukların akranlarından uzakta olması ilk olarak çocukların okul ile bağlarının kopmasına, sosyal, duygusal ve psikolojik olarak çeşitli olumsuzlukları yaşamasına neden oldu.

 

 

Önümüzdeki yıllarda bu olumsuzlukların etkileri görülecektir. Türkiye’deki çocukların, dünyadaki akranlarına göre temel bilgi ve beceri düzeylerinin daha düşük olması nedeniyle uluslararası alanda rekabet gücünün azalması, Türkiye ekonomisinin nitelikli işgücü ihtiyacı sorununun büyümesi gibi olguları yakın gelecekte muhtemelen yaşayacağız.

 

Dahası, öğrenme kayıplarının farklılaşması, Türkiye’deki eğitimsel eşitsizliklerin daha da derinleşmesine, yüksek öğrenme kaybı olan çocukların okul terk oranının artmasına ve eğitim düzeyi beklentisinin azalmasına neden olması hayli yüksek bir ihtimaldir. Daha açık ifade edersek, Türkiye’de üst liglerdeki üniversitelere ve yüksek talep gören tıp, mühendislik gibi programlara bu çocukların girme şanslarının oldukça azalacağı tahmin edilebilir.

 

Diğer önemli bir konu ise Avrupa’daki birçok ülkede okulların kapalı olduğu dönemde özellikle kritik sektör çalışanlarının çocukları için okullar açık tutulurken, Türkiye’de bunun gündeme bile gelmemiş olmasıyla ilgilidir. Okullar salgın nedeniyle kapatılırken, kimi sağlık çalışanı çocuklarını bırakacak kimse bulamadığından pandemi hastanelerinde salgının en yoğun döneminde çocuklarını yanlarında götürmek zorunda kaldı. Sağlık Bakanlığı da Eğitim Bakanlığı da buna yönelik bir önlem almadı.

 

Okullar riskli görülüp kapatılırken, sağlık sektöründe çalışan ebeveynler ise kesintisiz olarak hastanelerde çalışmaya devam etti. Bu sağlık çalışanlarının çocuklarını ise kimse düşünmedi. Sağlık çalışanları yoğun çalışma temposuna ilaveten yüksek hastalık riski altında çocuklarının eğitimi ile ilgilenmek ve çocuklarına öğretmenlik yapmak durumunda kaldı.

 

Telafi Eğitiminin Önemi Fark Edilmedi!

 

Yaklaşık altı milyon öğrenci uzaktan eğitim sürecinde derslere hiç katılmadı. Az sayıda öğrenci düzenli olarak derslere katılırken, geri kalan öğrenciler farklı düzeylerde derslere katıldı. Bu veri aynı sınıf içindeki çocukların öğrenme kayıplarının bile önemli ölçüde farklılaştığını göstermektedir. Buna rağmen MEB hala oldukça merkezi bir şekilde mevcut programın uygulanmasını ve telafi eğitimini tasarlamaktadır.

 

Oysa telafi eğitiminin kişiye özgü olarak planlanması gerekmektedir. Bunun için de okullar tam zamanlı olarak yüz yüze eğitime açılmalı, çocukların bilgi ve beceri düzeyleri tespit edilmelidir. Ancak bu yönde şimdiye kadar herhangi bir adım atılmadı.

 

Telafi eğitiminin merkezi olarak planlanmasını ve müfredatın da bu şekilde uygulanmasını esas alan kararların bilançosu oldukça acı olacaktır. Büyük ihtimalle bu kararların uygulanmasıyla bir kısım çocuk daha önce öğrenmesi gereken konuları öğrenmediğinden yeni konuları öğrenemeyecek ve öğrenme kayıpları zaman içinde telafi edilemeyecek, bilakis daha da büyüyecektir. Buna ilaveten, yeni konuları öğrenemediklerinden dolayı çocukların derslere yönelik ilgi ve motivasyonları azalacak ve okul terki riskleri daha da artacaktır. Özellikle dezavantajlı kesimlerden gelen öğrencilerin öğrenme kayıpları telafi edilmediğinde, avantajlılar lehine farkın daha da büyümesi, aradaki makasın daha da açılması ve eğitimsel eşitsizliklerin daha da derinleşmesi muhtemeldir.

 

Bir Buçuk Yıl Sonra Okullar Açılınca…

 

Bir buçuk yıl sonra okullar haftada iki gün açıldı. Bu karar -geç de olsa- doğru bir karardı.  Bakanlıkça yapılan açıklamalara göre, Haziran ayından önce okulların yüz yüze eğitime açıldığı dönemde öğrencilerin oldukça büyük çoğunluğu yüz yüze eğitime devam etmişti. Ancak Haziran ayında okulların açıldığı dönemde Bakanlığın aldığı sınav ve sınıf geçme kararları okulların açılmasını önemsizleştirdi ve değersizleştirdi. Kimsenin kalmayacağının ilan edilmesi ile öğrencilerin zaten okula yönelik nerdeyse olmayan motivasyonları iyice olumsuz etkilendi.

 

Kamu okullarında görev yapan öğretmen, okul yöneticileri, öğrenciler ve veliler ile yaptığım görüşmelerde, özellikle Haziran ortasından itibaren oldukça az sayıda öğrencinin okullara devam ettiğini belirttiler. Hatta, bu az sayıda öğrenciye yönelik okula gelmeme telkinleri ile son iki haftada neredeyse kimsenin okula gelmediği ifade edildi. Bakanlığın yayınlayacağı devamsızlık verileri, bu sınırlı gözlemimin doğruluğunu ya da yanlışlığını gösterecektir.

 

Kısacası, bir buçuk yılın sonunda okullar bir ay gibi Türkiye standartlarına göre oldukça uzun süreliğine açılmış fakat alınan kararlar ve uygulamalar çocukların okula gitme motivasyonlarını olumsuz etkilemiştir.  

 

Eylül’de Okullar Açılabilecek mi?

 

Eylül’de çocuklara tam zamanlı olarak gel diyebilecek miyiz? Başka bir ifade ile Eylül’de okullar tam zamanlı olarak (haftanın beş günü) açılacak mı?

 

Bu sorulara şimdiye kadar MEB’den amasız ve çekincesiz bir şekilde okulların açılacağına dair açık ve net bir cevap gelmedi. “Çocuklarımız bir buçuk yıldır evlerinde uzaktan eğitimde çok yoruldular, sosyal ve psikolojik olarak çok yıprandılar ve öğrenme kayıpları yaşadılar. Çocuklar için en uygun yer akranları ile okul ortamıdır. Bundan dolayı her şartta ilk ve en temel önceliğimiz okulları açmaktır.” türü net bir açıklama ile henüz karşılaşmadık.  Eylül ayında spor müsabakaları seyircili bir şekilde yapılacak. Ama okullar açık olacak mı henüz bilmiyoruz. Halen okulların açılması konusunda çalışmalar yapıldığı türünden açıklamalarla yetinilmektedir.

 

Şimdiye kadar okulların açılması ile ilgili en önemli engellerden biri olarak öğretmenlerin aşılanmaması gerekçe gösterilmişti. Öğretmenlerin aşılanma süreçleri tamamlandı. Okulların açılması için artık görünen bir engel kalmadı. Ancak MEB sorumluluğunun bilincinde bir tutum ve kararlılıkla okulların açılacağını ifade etmedi. Bu durumda, okulların kapanmasını isteyen eğitimci ve toplumun diğer kesimlerinin sıklıkla kullandığı argümanlar ile yoğun bir şekilde karşılaşabiliriz: “Çocukların maskeleri yok”, “hep aynı maskeyi kullanıyorlar”, “aileleri özen göstermiyor”, “risk hala yüksek” gibi.  

 

Delta varyantı etkisinin tartışıldığı ve aşı karşıtlığı olgusunun olduğu bu ortamda maalesef bu olumsuz algıyı yönetecek bir Eğitim Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı bulunmuyor. Eğitim camiasının aşılanmasına, çocuklardaki hastalığın yaygınlığı ve seyrinin oldukça az olmasına rağmen, halen toplumda okullar ile ilgili korkuyu azaltmaya yönelik bir çaba görülmemektedir. Buna ilaveten, halen çok küçük bir kesim haricinde okulların açılmasını talep eden, okulların açılması gerektiğini vurgulayan, öncelikli olarak okullar açılsın diyen bir kitle de yok.

 

Maalesef ne aileler ne eğitimciler ne de siyasal aktörler eğitime turizmcilerin, AVM içerisindeki işletmelerin kendi işlerine sahip çıktığı kadar sahip çıkmıyor. Eylül ayında okulların açılma zamanı geldiğinde turizm sezonunun bitişi ile vaka sayılarının artışa geçtiği bir ortamda okullar tam zamanlı olarak eğitime açılabilecek mi? Tam zamanlı olarak okulları açık tutmak için etkin ve kararlı bir çalışma yürütülecek mi?

 

Ne yazık ki bu sorulara olumlu bir cevap veremiyorum. Hatta şimdiye kadarki okul açma politikaları ile hastalık eğilimleri gibi hususlar dikkate alındığında okulların tam zamanlı olarak açılması şansını üzülerek düşük bir ihtimal olarak görüyorum.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.