Pandemi ve Felaketler Yeni Normalimiz Artık

Dünyada birçok ekonomist artık büyüme konusunu bırakın diyor. Büyüme konusundan konuştuğunuz takdirde kaynakların yetmeyeceği çok açık. Ondan sonra ne olacak; birkaç tane büyük ekonomi kalacak dünyada diğerleri de onların hakimiyetine girmek zorunda kalacak. Sonuç olarak da hakikaten çok kötü bir dünya bizi bekliyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Pandemi süreci toplumların sağlığa, çevreye daha çok bakması için bir sebep oldu. Herkes sağlıklı olmadan biz sağlıklı olabilir miyiz sorusu çözümü beraberinde getirmedi belki ama artık bütün insanlığı ülke sınırlarından bağımsız olarak doğrudan etkilediğinin herkes farkında. Çevre de bu anlamda daha çok gündemde. Bir yanda artan bir bilinç diğer yanda bu farkındalıkla yarışan büyük bir tüketim ve kirletme dinamiği var. Bu sarmaldan çıkılabilir mi, kirletmeden yaşamak ne kadar mümkün ve bir çok soruyu BM Gıda Hakkı Özel Raportörlüğü görevinde de bulunmuş Prof. Hilal Elver ile konuştuk.

 

Çevre ve ekoloji konusu popülerleşen, herkesin üzerinde durduğu kiminin endişeyle yaklaşığı kiminin ise abartılı bulduğu bir konu başlığı. Nüfus artışı, tüketim artışı, kirlilik, ekilebilir alanların daralması, gıda paylaşımındaki adaletsizlik sürdürülebilir tarımın yaygınlaşmaması tüm bunlara bakınca Türkiye ne kadar geç kaldı? İçinde bulunduğumuz durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Bütün dünya aslında geç kalmış durumda. Türkiye’de geç kalmışlık daha fazla tabi dünyaya nazaran.

 

İlk defa bu çevre ve ekoloji problemlerinin uluslararası alana çıkışı, Stockholm toplantısında oldu,1972’de. Ondan sonra bütün dünyaya yayıldı.  92 senesinde sürdürülebilir kalkınma diye Rio’da büyük bir BM zirvesi yapıldı. Onun arkasından 10 yılda bir devam etti. Böylece bütün dünyada Birleşmiş Milletler önderliğinde bir hareket başladı. Başladı ama bu hareketin içinde önemli bir problem vardı. Gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkelerin problemleri ayrıydı, çözümleri de ayrıydı, öncelikleri de ayrıydı.

 

Türkiye’ye biz bakmadan Türkiye’nin yeri nerede bunu görmek için önce genel dünya politikalarına bakmakta yarar var. Türkiye, gelişmekte olan bir ülke olmakla birlikte Dünya bankası verilerine göre yüksek orta gelirli bir gelişmekte olan ülke. İlk başlarda Türkiye gelişmekte olan ülkelerin politikalarını devam ettirmekle başlamıştı. Stockholm toplantısında da DPT(Devlet Planlama Teşkilatı)  vardı eskiden kapatıldı maalesef, önemli bir teşkilat idi. Maalesef diyorum çünkü  ciddi bir planlama boşluğu yaratıldığını düşünüyorum. Bu planlama uzmanları Stockholm’e gittiler, dünyada ne olup bittiğini öğrenip Türkiye’ye getirdiler. O zaman sürdürülebilirlik kavramı yoktu. 87’lerde kullanılmaya başlandı.

 

Bu kadrolar “çevre” kavramını devlet planlarının 5 yıllık planların içine soktular. Merkezi hükümet politikaları arasına çevre erken bir zamanda girdi. Bununla birlikte hiçbir zaman en birinci politika olamadı. 80’li yıllarda ve 90’a girilirken Türkiye bütün dünyada olduğu gibi serbest piyasa ekonomisi hakimiyetine girince o zaman çevre tamamen ikinci planda kaldı.

 

Gelişmekte olan ülkelerde, hatta gelişmiş ülkelerde de çevre ile ilgili politikalar daha çok ekonomi politikaları ile konuşulmaya başlandı. O zaman sürdürülebilir kalkınma kavramı çıktı, 1987’de. 87’de Norveç Başbakanı Gro Harlem Brundtland, ‘Ortak Geleceğimiz’ diye bir rapor hazırladı. Orada, esas sorununun aslında dünyadaki bu ikilemden ortaya çıktığını, gelişmekte olan ile gelişmiş ülkelerin çevre sorunlarının bir araya getirilmemesini ve fakirliğin en büyük çevre sorunlarından biri olduğunu ileri surdu. Biraz da bu rapor iki grup ülkenin bir araya gelmesini sağlamak için yapılmış idi. Gelişmiş ülkeler çevreye son derece önem veriyorlardı, ekonomik kalkınmalarını gerçekleştirmişler, çevreyi on plana almaya başlamışlardı. Ama gelişmekte olan ülkeler dedi ki; ‘bir dakika durun, siz bütün dünyayı kirlettiniz, şimdi kalkınma sırası bize geldi’ gelişmiş ülkelerde ‘hayır yapmayacaksınız çevreye zarar veriyorsunuz’ dedi. Böyle bir önemli uluslararası politika çıkmazına girdi dünya. O çıkmaz hala devam ediyor. Bir şekilde bazen az bazen fazla.

 

Soğuk savaş dönemindeki sorunlar biraz farklı idi. Soğuk Savaş döneminde Batı Kapitalizmi ile Sovyet Sosyalizmi arasında önemli sorunlar vardı. Sovyet sosyalizmi aslında çevreye fazla önem vermiyordu; o ekonomik ve, sosyal açıdan konuya bakıyordu ama Batı diyordu ki; ‘siz her yeri kirlettiniz.’  Bu ayrı bir problemdi, Soğuk Savaş döneminde.

 

Türkiye’yi sordunuz ama dünyadan bahsettim. Dünyada ne olduğunu da görmemiz lazım. Türkiye tek başına bir ada değil. Sürdürülebilir kalkınma sorunları, çevre problemleri aslında dünyanın bütün gündemine oturduğu gibi, iç ilişkilerde de herkesin milli politikalarına da yerleşti. Böylece bir paralellik olmaya başladı. En azından pratik olarak olmasa bile teorik olarak ülkeler bu genel prensipleri benimsediler.

 

 

Bir çok ülkede Çevre Bakanlıkları, müsteşarlıkları kuruldu. Çevreyle ilgili her şey, çevre etki değerlendirme, , hava ve su kirliliği gibi yönetmelikler çıkarıldı. Ülkemizde 90’lı yıllarda Özal Başbakan iken, Çevre Bakanlığı Bas Hukuk müşaviriydim, bütün bu yönetmelikleri tercüme ederek Türkiye’ye uyarlamaya çalıştık. Turgut Özal’ın bir sözü vardı; iyi hatırlarım, birlikte çalışırdık. Su ve hava ile ilgili yönetmelikleri kabul ediyorum ama ÇED’i etmiyorum dedi, çünkü ‘Çevre Etki Değerlendirmesi bütün endüstriyi sona erdirir, sanayicimiz hiçbir şey yapamaz’ dedi. ‘Mahvoluruz’ dedi. CED i o zaman anlamıştı. Büyük ölçüde diğer devlet adamları anlamamışlardı. Çok akıllı şekilde onu kavradı.

 

Daha sonra ÇED yönetmeliği ortaya çıktı ama çok sulandırdılar. Uzun lafın kısası; biz dünyadaki trendi geç de olsa, geriden de olsa takip ettik. En azından teoride takip ettik, pratikte de az çok takip etmeye çalıştık. 90’lı yıllardan sonra AB’ye giriş sureci başladı. O zaman Avrupa Topluluğu dedi ki, bütün regülasyonlarınızı bizim düzenlemelere benzeteceksiniz. Bir ölçüde yapıldı bir ölçüde yapılmadı. Yapılamayanlara zaman verildi, 10 yıl içinde yapın denildi, hemen yapmayın dediler. Kolaylıklar da gösterildi.

 

Şu anda Türkiye, AB’ye çok da yabancı olmayan bir çevre politikası takip ediyor ise de pratikte böyle olduğunu düşünmüyorum. Teoride durum fena değil ama pratikte durum pek iyi değil. Türkiye’deki çevre bilinçlenmesinin bence yurtdışına oranla daha yavaş gittiğini düşünüyorum. Biraz Türkiye’deki STK’ların yavaşlaması ve yavaşlatılmasından da kaynaklanıyor. İnsanlar çekiniyor açıkçası birtakım problemleri ileri sürmeye politik nedenlerden. O nedenle çevre derneklerinin ve STK’ların biraz yavaşladığını, büyük derneklerin de büyük şirketler tarafından desteklendiğini görüyorum.

 

Desteklemek etki altında olmayı da gerektiriyor.

 

Doğrudan olmasa da dolaylı etkilediği oluyor tabi. Şu da var; bütün Batı ülkelerinde çevre örgütleri, STK’lar devlet tarafından destekleniyor, Türkiye’de böyle bir şey olmadığı için ya hiç fon alamıyor ya da destekler sanayici ya da dış ülkelerin bir takım önemli kişileri tarafından destekleniyor. O zaman tabi bağımsız olmaları söz konusu olamaz. Böyle bir ikilemdesiniz Türkiye’de.

 

BÜYÜME RAKAMLARI İLE GURUR DUYMAYI BIRAKMAK ZORUNDAYIZ

 

‘Pratikte çok iyi değiliz’ dediniz. Burada net şekilde kamunun öncülük etmesi ve bunun düzenlemelerini uygulamaya sokması mı gerekiyor? Aksi taktirde sadece kişisel hassasiyetler, tüketimde dikkat etmeye çalışmak gibi adımlar ne kadar etkili olur? Plastik poşet kullanılmaması ile ilgili hızlı karar alındı, alışkanlıklar dramatik şekilde değişebildi, maliyeti de oldu belli bir kesim, buna benzer somut inisiyatif alıp uygulamaya mı koyması mı gerekiyor? Bu olmadığı sürece sanayiye ve tüketicilerin alışkanlıklarını değiştirmesine bırakmak zaman kaybı mı?

 

Tabii ki devletin sorumluluğu yani devletin kanun kural koyma ve denetleme sorumluluğu var. Aksi taktirde bütün dünyada şirketlerin savunduğu bir yol var; ‘bırakın kendimiz yapalım’. Yani isteğe bağlı yapmaya çalışıyorlar.  Dünyanın hiçbir yerinde isteğe bağlı önerilerle sonuca ulaşmanız mümkün değil. Ulaşırsınız belki ama çok geç ulaşırsınız. O kadar da zamanımız yok. Ciddi düzenlemeler gerekiyor. Bunu yaparken de çok dikkat etmemiz gerekiyor.

 

Bu plastik torba meselesi beni son derece rahatsız ediyor. Plastik torba olayından beri Türkiye’de o kadar büyük bir plastik torba kullanma problemi çıktı ki ben inanamıyorum. Şimdi dediler ki; kovid yüzünden her şey plastiğe girecek falan, hiçbir şey değiştirmedi, belki dediğiniz gibi belli bir kesim bu 25 kuruşun önemini biliyor. Ona göre davranıyor. Zaten o 25 kuruşun önemini bilen kesim çok fazla plastik kullanmıyor. Böyle bir durumda biz Türkiye’de plastik kullanımını istemiyorsak bunu tamamen yasaklamamız lazım.

 

Bütün dünyada bu yapılıyor. Sonra her şeyi plastik içinde torbalanmış bir markete giriyoruz. Burada torbaya 25 kuruş 50 kuruş vermek yerine eline kendisinin getirdiği torba ile  alışverişini yapan kaç kişi var dünyada ya da Türkiye’de. Onun için bence bu yanlış bir tutumdu.

 

Bir kere üretim müthiş fazla, Türkiye’de de dünyada da. Üretimi kısıtlamayan hiçbir politika çevre konusunda sürdürülebiliriz diyemez. Hatta bu sürdürülebilirlik kavramı o kadar çok yanlış kullanılmaya başlandı ki, imalatçı sürdürülebilir deyip üstüne bir etiket koyduktan sonra fiyatını istediği kadar artırabiliyor; bunu da kimse kontrol etmiyor. Acaba bu sürdürülebilir mi? Ne yapıyor da sürdürülebilir oluyor? Bunları da düşünmek lazım.

 

ŞU ANDA ÜRETTİĞİMİZ GIDA 13 MİLYAR İNSANA YETER

 

Üretimi kısıtlamadıkça üstesinden gelemeyiz diyorsunuz. Bu dediğiniz mevcut ekonomik sistemin ana paradigmasına tamamıyla ters. Daha fazla üretmek, tüketmek, büyüme dediğimiz şey ekonomik büyüme rakamlarıyla gurur duymak sistemin merkezinde. Herşey daha çok üretiyor olmak ve daha çok tüketiyor olmak üzerine kurulu. Siz de diyorsunuz ki daha az üretim daha az tüketim. Bunun için de toplumda bir tabiat sözleşmesi mi kurmamız gerekiyor sıfırdan? Nasıl olacak da daha az üreteceğiz? Ütopik olmak kötü değil belki ama uygulanabilir mi?

 

Artık ütopik değil realite. Okyanusları düşünün balıkların azalmasını, kirlilikler. En önemli şey endüstriyel balıkçılık. Bu önlenmediği takdirde ben size söyleyeyim, 10 yıl 20 yıl sonra dünyada balık yiyen çok az kişi olacak. Bu durumda tabiat ile mi sözleşme yapalım, neyle yapalım bilmiyorum ama yürümüyor. Sürdürülemeyen bir ortama girmiş durumdayız.

 

Üretimi azaltmadan büyüme rakamlarıyla gurur duymayı bırakmadan bunu yapamayız. Dünyada birçok ekonomist artık diyor ki; büyüme konusunu bırakın. Büyüme konusunu konuştuğunuz takdirde kaynakların yetmeyeceği çok açık. Ondan sonra ne olacak? işte birkaç tane büyük ekonomi kalacak dünyada diğerleri de onların hakimiyetine girmek zorunda kalacak. Sonuç olarak da hakikaten çok kötü bir dünya bizi bekliyor. Büyüme artık bundan sonra ekonomik gururun bir parçası olmamalıdır. Olduğu takdirde de biz hiçbir zaman çevresel sorunları çözemeyiz.

 

İstediğiniz kadar kural getirin, sürdürülebilir tarım deyin. Sürdürülebilir tarım endüstriyel ölçeklerde olur mu hayır olamaz. Sürdürülebilir balıkçılık; endüstriyel büyük balık çiftliklerinde olur mu? Katiyen olmaz. Ne oluyor onlar olmazsa aç mı kalıyoruz, hayır kalmıyoruz. Şu anda dünyada ürettiğiniz gıdanın tüketilebilmesi için bizim 13 milyar falan olmamız lazım. Böyle bir dünyada yaşıyoruz şu anda. Herkes diyor ki BM raporlarına bakıyor 1 milyar aç var. Evet var ama 13 milyarı doyuracak kadar gıda var. Ne oluyor, demek ki bir sorun var. Ticarette sorun var. Eşitsizlik ve fakirlik var. Jeopolitik baskılar var gelişmekte olan ülkeler üzerinde. Bütün bunları düşünürseniz sorunlar daha da büyük. Çevre sorunlarını ekonominin dışında çözmemizin olacağına inanmıyorum yok öyle bir şey.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Başta dediniz ki; kendince de gelişmekte olan ülkeler haklıydı. Gelişmiş ülkeler sömürü düzeniyle olabilir, kitlesel üretimle, endüstri devrimiyle olabilir, çevre meselesini hiç ele almadan üstüne de diğer ülkelerin doğal kaynaklarını kimi zaman ormanlarını kimi zaman yer altı kaynaklarını kullanarak sermaye elde ettiler. Bu sermaye gücü ile bugün çevreyi düşünebiliyorlar. Öbür tarafta az gelirle ve düşük yaşam standardı ile hayatını sürdüren ülkeler buraya erişmeye çalışıyorlar. Başka alternatif yolları da yok. Nasıl olacak da bu mutabakatı sağlayacağız?

 

Şimdi eğer gelişmiş ülkeler büyüme üzerine büyük bir yarış yapmazlarsa o kadar fazla üretip, dünyanın hakimiyetini ellerinde tutmaya kalkmazlar. Şu anda gelişmiş olan ülkeler, çevre kurallarını da ortaya koyarak, insan hakları da bazen buna giriyor, istedikleri zaman bazen insan hakları da diyorlar istedikleri zaman unutuyorlar. Aynı şekilde çevre konularında gelişmekte olan ülkeler uluslararası alanda çevreye uymayan ticareti oldukça azaltacaklar.

 

Örneğin AB öyle bir yeşil politika başlattı ki; bundan sonra Türkiye’den AB’ye ihraç edilecek herhangi bir markanın karbon ayak izi belli durumda değilse hepsini gümrükten geri döndürecek. Ne olacak? Türkiye Avrupa’ya mal satamayacak. Satmak için bu kuralların yerine getirilmesi gerekecek. Sanayiciye bu büyük bir yük getirecek.  Bu sanayicinin yükünü devlet sübvanse edecek mi edemeyecek mi? Gelişmiş ülkeler yıllarca etmişler. Böyle de bir sorunumuz var. Yani biz global ekonominin bir parçası olacak isek; bu kuralları şimdiden başlatacağız. Yok diyebilirsiniz ki biz kendi kendimize yetiyoruz; dünya ekonomik sisteminde de çok iddialı değiliz; ha o zaman başka ülkelerle yaparız anlaşmalarımızı. Bu da bir yol. Eğer AB ile ABD ile Batı’nın şu anda ileri sürdüğü dünya ticaret politikaları, çevre politikalarını düşünürsek ciddi bir sorun var. Gelişmekte olan ülkelerin bunlara dahil olması açısından.

 

Gelişmiş olan ülkeler seviyesine ulaşabilecek maliyetleri yakalamanız bu sistemde mümkün değil. Ama bunu çevreyi korumak için yapmamız gerekiyor. İkinci boyutu da siz tek başınıza yaşamıyorsunuz istediğiniz kadar çevreci olun, Çin milyarlık nüfusu ile öyle bir kirletiyor ki; sizin yaptığınız her şey boşa gidebiliyor.

 

Eğer Çin bu kadar üretmeseydi biz nasıl yaşayacaktık. Çin kirletiyor, hepimiz için kirletiyor. Bunu hiç düşündünüz mü? Elimdeki tükenmez kalem Çin’den geliyor. O zaman almayalım kalemi kendimiz yapalım, kendimiz kirletelim, o zaman Çin de bu kadar satamaz. Böyle bir sorun var. Biz aslında sorumluluğu Çin’in başka ülkelerin üzerine atıyoruz birlikte yaşarken.

 

Ekonomi mantığı ile ucuz üretiyor. İnsan gücünü ucuza mal ediyor. Doğu Türkistan’da neler yaşanıyor biliyoruz, pamuk üretirken nasıl ürettiğini biliyoruz. Ekonominin mantığı da insanlar ucuzunu alıyor. Çevreyi kirletmemiş ürünü alma bilinci henüz tam olarak yok. Ama bilincin de ötesinde de bir imkân var. Tükenmez kalem örneği var, eğitim görmesi öğrenciler var masrafları var ellerindeki kısıtlı bütçe ile eğitim masraflarını görmeleri lazım. Haliyle de ucuz olandan karşılıyor. Devlet veya gelişmiş ülkeler çevre standardına uygun karbon nötr üretimleri sübvanse ederse o rekabette Çin geriye düşecek doğal olarak. Bu bilinci ya da tüketim alışkanlığını bireylerden beklemek ne kadar mümkün?

 

Tek tek bireylerin de bir takım sorumluluğu var. Tamam dediğiniz doğru öyle bir dünyada yaşıyoruz ki; yapıyoruz ama komşumuz yapmıyor o zaman ne olacak. Bir de şu var; çevre kurallarında tam bir eşitlik de yok. Gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkelerin sorumlulukları da farklı, bu iklim değişikliği sözleşmesine bakarsanız her ülkenin sorumlulukları da farklı.

 

Gelişmekte olan ülkeler en önce sorumluluklarını kabul ettiler. Daha önce Kyoto Sözleşmesi var idi, Paris’ten önce yapılan sözleşme; orada gelişmekte olan ülkelere hiçbir sorumluluk verilmemişti. Gelişmiş olan ülkeler karbon salınımlarını düşürmüşlerdi, dünyada zaten bu eşitsizlik belli. Ama öyle bir noktaya geliyoruz ki; bu bile artık yetmiyor, kurtarmıyor.

 

Evet şu anda çok tuhaf Çin, gelişmekte olan ülke değil mi? Dünyanın bir numaralı kirleticisi. İki numara ABD. ABD birinci idi sanıyorum 2007-2008’de Çin birinci oldu. Çin de diyor ki; biz sizin için üretiyoruz onun için kirletiyoruz. O da bir argümandır, tamam. Bu durumda ne yapıyoruz? Gelişmekte olan ülkelerin biraz daha ılımlı kurallarla kendilerini ilerlemeye doğru itmelerini dünya kabul etti zaten, ‘Tamam’ diyor; biz kirlettik zengin olduk şimdi siz de biraz daha kirletin sorumluluklarınız daha az olsun diyor.

 

Uluslararası hukukta bu prensipler var.” Ortak ama farklı sorumluluklarımız” var. Bu güzel bir kural. Bu kural yavaş yavaş unutulmaya başlandı. Paris Sözleşmesi’nde bu yok. Biz evrensel olarak sorumluluklarımızı yerine getireceğiz.

 

‘Türkiye’nin sorunu mu?’ O çok daha karmaşık ve zor. Türkiye’nin sorunu şöyle; birçok kişi bilmeyebilir, 1992’deki İklim değişikliği sözleşmesi yapılırken; meşhur çerçeve sözleşme; ülkeleri ikiye ayırdılar birinci grup-ikinci grup. Yani ‘gelişmiş’ ve ‘gelişmekte’ olan ülkeler olarak. İkisinin sorumluluklarını ayırdılar. Hatta bir de fon kurdular bu fonla da gelişmekte olan ülkelere yardım yapıyorlardı. Türkiye nereye girdi? Gelişmiş ülkelere girdi. Neden? Çünkü biz OECD’nin üyesiydik. O zaman ki Başbakan Özal’a ‘yapmayın bunu’ dedik; ‘biz OECD ülkesiyiz, gelişmiş ülkelere gireceğiz’ dedi…. Bakın sorumluluklar var dedik dinlemedi. O günden beri Dışişleri Bakanlığı her iklim sözleşmesinde yalvarıyor bizi buradan çıkarın; biz gelişmiş ülke değiliz tamam biz OECD ülkesiyiz ama durumumuz farklı. Hala tam olarak dünyaya kabul ettiremedik. Bizim de böyle bir problemimiz var; özel durumumuz.

 

KORKUNÇ BİR AŞI MİLLİYETÇİLİĞİ VAR

 

Pandemi döneminde aynı çevre gibi kimsenin tek başına sağlıklı olamayacağını ortaya koydu. Trump’ın ilk başta sırtını dönmesine rağmen gelinen noktada, aşı milliyetçiliğine rağmen, ‘birlikte anlamlıyız’ bilinci ortaya çıktı. Pandemi biraz farklı konu ama bu bilinç anlamlı noktaya geldi mi? Buradan çevreye uyarlanabilecek bir iş birliği yol haritası var mı sizce?

 

Kovid yüzünden anlamlı bir birliktelik yaşandığını düşünmüyorum. Dünya bunu nereden çıkarttı bunu da anlayamıyorum. Dünyada aşıyı yapanlar belli; Bion-Tech/Pfizer; Astrazeneca, Moderna ve bir de Çin ile Rusya var. Zaten dünya ve DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü); Çin ve Rusya’yı tam kabul etmedi. DSÖ nün özel bir uygulaması var,, gelişmekte olan ülkelere yardım ediliyor. Afrika’da şu anda kimse aşı bulamıyor, yardımlaşma gibi bir şey söz konusu değil.

 

Bütün dünyanın aşılanması için önümüzdeki 10 yıl gerekiyor. Dünyada aşı konusunda işbirliği sadece; ‘biz size yardım edelim siz para ödeyin, aşınızı alın.’ Demiyorlar ki; burada patent yoktur, bu kamu malıdır. Dünya sağlığı için çok önemlidir. Alın bu formülü siz de üretin diyen bir yaklaşım yok şu anda.Ciddi bir sorun.

 

Bunu düşünürseniz çevre konusunda ortaklığa nasıl ulaşacağız? Müthiş bir aşı milliyetçiliği söz konusu. Aynı zamanda bir aşı ‘apartheid’ diyeceğim, var şu anda var. ABD’nin elinde şu anda kendi nüfusunun 2 katına yetecek kadar aşı var. Onları yavaş yavaş jeopolitik ihtiyaçları düşünerek verecek. Meksika’ya veriyor. Kanada’ya veriyor. Astrazeneca veriyor. Başka ülkelere de aynı şeyi yapacaklar. Hangisi en önce gerekiyor hangisi fakir falan değil, jeopolitik olarak bana hangi ülkeler daha yardımcı olabilir şeklinde, yani gene gıda bankalarında olduğu gibi bir kural olarak değil, insan hakkı olarak değil, bağış şeklinde oluyor.

 

Başa dönerek bitirelim; hepimiz çok geç kaldık demiştiniz tüm bu fotoğrafa bakınca; önümüzdeki 10; 20; 30 yıl bize ne vaat ediyor? Bizi ne bekliyor? Aşmamız için ne yapmalıyız? Özetleyecek olsanız ne dersiniz?  


Hepimiz büyük bir toplum şeklinde birlikte yaşamaya alıştık dünyada. Bu da pandemileri yükseltiyor. Doğal problemlerden, kaynaklardan yaşanan seller, fırtınalar, orman yangınları bildiğiniz gibi son 10 yıldır dünyanın her tarafında olağan karşılanıyor. Bunlar yeni normal denilmeye başlandı. Bu yeni normallerin 10 sene 20 sene içinde daha fazla olacağını hepimiz görüyoruz. Buna ekonomik olarak nasıl çözüm buluruz bunu düşünmeye başladılar.

 

Aynı şekilde gıda konusunda da yapılan yanlış kararlar sonucunda da ileride daha sorunsal bir iklim değişikliği bizi bekliyor. Şu anda doğan çocukların çok zor durumda olacaklarını düşünüyorum,  önümüzdeki 20-30 yılda. Tabi bir de insan kabiliyeti var. Bir de onu düşüneceksiniz. İnsanın gelişmişliği, düşüncesi. Yani, teknolojiye güvenen grup var. Ne olursa olsun teknoloji sorunu çözecektir diyorlar. Teknolojinin çözdüğü sorunların yan etkilerini ise düşünmüyorlar; bir de o var.

 

Teknoloji bir noktada yardım edecektir ama sonuçlarını da daha bilemiyoruz. Önümüzdeki 20-30 sene içinde daha güvenli yaşamak istiyorsak üretimi ve tüketimi azaltacağız. Üretimi ve tüketimi azalttığımız takdirde; tabi bu nüfusun da azalması anlamına geliyor. Ekonominin de daralması anlamına geliyor. Kendi sınırlarınız içine inmeye çalışmamız lazım. 20. Yüzyıla baktığımız takdirde kullanılan enerji, kullanılan kimyasal, plastikler aklınız almaz o kadar yüksek ki; yüzde 400; yüzde 500 artışlar var. Yeni bir dünya yok ki. Bu ikisini yapmadığımız takdirde, çok uzakta değil 20-30 yıl içinde de zaten birtakım değişiklikler yapılmak zorunda.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.