Petrol Otoriterleştirir mi?

Mevcut siyasal, toplumsal ve ekonomik eğilimleri güçlendirecek bir kaynak zenginliğinin Türkiye’yi bir Venezuela, Türkmenistan veya Suudi Arabistan yapacağını iddia etmenin tarihsel alt yapısı zayıftır. Fakat aynı zamanda, kaynak zenginliğinin mevcut tecrübelerimiz göz önünde bulundurulduğunda demokratik kurumlarımızı ve normlarımızı güçlendireceğini beklemek de zordur.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 21 Ağustos Cuma günkü açıklamasıyla resmiyete kavuşan ve Karadeniz’de azımsanamayacak bir doğalgaz rezervi keşfini işaret eden “müjde”si, Türkiye’de iktidara yakın medya tarafından yoğun bir şekilde işlendi ve muhalif çevrelerde de çeşitli reaksiyonlara yol açtı. Gerek Doğu Akdeniz’de devam eden gaz arama çalışmaları gerekse de Karadeniz’de vaadedilen büyük potansiyel, Türkiye’yi önemli bir enerji merkezi konumuna getirebilir.

 

Hükümet kanadının tarihi bir olay veyahut eksen değişikliği yaratacak bir dönüm noktası olarak tanımladığı bu keşif, Türkiye’ye çağ atlatacak bir gelişme olarak yorumlandı. Muhalif kanattaki kimi çevreler ise bunu Berat Albayrak adına düzenlenmiş bir PR kampanyası olarak okurken kimileri de bu keşfin ve ardı sıra gelecek diğer rezervlerin hali hazırda otoriter eğilimler sergileyen bir rejimi; kurumsallaşmış, konsolide bir otokrasiye dönüştüreceği kaygısını yüksek sesle dillendirmeye başladı. Öyle ki Türkiye, Norveç-Venezuela skalasında çok rahatlıkla Venezuela tipi bir rejim olarak görülebildi.

 

Fakat tarihsel tecrübe ve sayısız çalışma göstermektedir ki kaynak keşfiyle gelen refah siyasi ve ekonomik dinamiklerle ancak ve ancak koşullu bir ilişkiye sahip olabilir. Hali hazırda güçlü bir devlet kapasitesine ve siyasal istikrarı temin eden yerleşik kurumlara sahip ülkeler, kaynak zenginliğinin gerek siyasi gerekse de ekonomik açıdan olumsuz etkilerini tolere edebilirken, bu bakiyeden yoksun ülkeler siyasal ve ekonomik istikrarsızlığa maruz kalmakta ve baskıcı otoriter eğilimler sergilemektedir.

 

Rant, Baskı ve Modernleşememe: Petrol Parası Lanetli mi?

 

Siyaset bilimciler uzun yıllardır doğal kaynaklar ve rejim dinamikleri arasındaki ilişkiyi çalışmakta. Mevcut çalışmalar, “Rantçı Devlet” (rentier state) ve “Kaynak Laneti” (resource curse) başta olmak üzere iki temel hipotez etrafında şekillenmekte. Bu argümanlar yüksek oranda petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip ülkelerin zayıf bürokratik kurumlara, otoriter rejimlere ve iç çatışmalara daha müsait bir siyasi iklime sahip olduğunu iddia eder.

 

Ayrıca bu ülkelerin büyük bir kısmı gelirlerini sadece petrol veya doğalgazdan edindiği için, uluslararası talebin azalması durumunda ciddi ekonomik krizlerle başbaşa kalmakta ve rejim değişikliği tehdidini de daha şiddetli bir biçimde hissetmektedir. Dolayısıyla, Suudi Arabistan, Rusya, Birleşik Arap Emirlikleri, Irak, Katar, Kuveyt, Rusya ve Venezuela gibi birçok ülke örnek gösterilerek, petrol ve doğalgaz kaynaklarının varlığı ve rejim tipi arasında nedensellik ilişkisi oturtulmuştur. Zira bu ülkelerin her birisi uzun dönemli otoriter rejimler olup aynı zamanda gelirlerinin büyük kısmını petrol ve doğalgazdan elde etmektedirler.

 

Bu tip rejimlerin demokratikleşmesini önleyen mekanizmaların[1] başında “rantiye” etkisi gelmektedir. Bu etki, kaynak zengini ülkelerin, kaynak fakiri olanlara nazaran vatandaşlarından daha az vergi almasını ve onlara çeşitli rantlar dağıtarak rejim ve halk arasında bir nevi patronaj ilişkisi oluşturmasıyla ortaya çıkar. Böylece kitleler arasında demokratikleşme ve temsiliyetin artmasına yönelik bir talepte oluşmayacaktır. Bir diğer etki ise “baskı”dır. Kaynak zengini ülkeler çok yüksek oranda askeri harcamalar yapmakta, iç istihbarat ve güvenlik teşkilatlarına büyük kaynaklar ayırmaktadırlar.

 

Bu harcamalar doğal kaynaklardan elde edilen gelirler ile kolayca karşılanabilmektedir. Böylece bu devletler, olası bir başkaldırı veyahut sivil itaatsizlik anında daha etkili baskı yöntemlerine sahip olup, demokratikleşme taleplerini ortadan kaldırabilme kapasitelerini arttırmış olurlar. Son önleyici etki ise “modernizasyon” etkisidir. Bu mekanizmaya göre kaynak zenginliği ile gelen refah, burjuva devrimleriyle gelen refahın aksine toplumsal değişiklikleri tetikleyememekte ve böylece demokratikleşme önünde engel teşkil etmektedir. Petrol parasıyla zenginleşen toplumlarda kurumsallaşmış sivil toplumun eksikliği, konuşma özgürlüğünün pratiğe döküleceği platformların olmayışı, eğitim seviyesinin düşüklüğü ve dolayısıyla eğitimli insan kaynağının oluşmayışı toplumların modernleşememesi ve temsiyiliyet talebinin oluşmamasına sebeb olarak gösterilmektedir.

 

Fakat yine de kaynak zenginliği ve rejim tipi arasında deterministik bir ilişki oturtmak zordur. Örneğin Vikipedi’de en çok petrol ihraç eden ülkeler içerisinde Amerika Birleşik Devletleri dördüncü, Kanada beşinci, Meksika on ikinci, Norveç on dördüncü, Birleşik Krallık yirminci, Brezilya ise yirmibirinci sıradadır. Hepsi demokratik rejimlere sahip olan bu ülkeler arasında, özellikle Norveç ve Kanada yüksek demokrasi standartlarıyla ön plana çıkmaktalar. Dolayısıyla kaynak zenginliği ve rejim dinamikleri üzerine yapılan her analiz, ayakları yere basan sonuçlar üretebilmek için daha geniş bir bölgesel perspektife sahip olmalıdır. Bu da Ortadoğu dışına çıkıp, doğal kaynak ihracatı yapan bütün ülkelerdeki otoriterleşme eğilimlerini incelemeyi zorunlu kılar.

 

Mekansal genişlemeye ek olarak zamansal boyutlar da genişletilmelidir. İhracatçı ülkelerin petrol ve doğalgaz kaynakları bulunmadan önceki, bulunduğu andaki ve ihracat süreci başladıktan sonraki rejim dinamiklerinin analizi faydalı sonuçlar verebilir. Böylece petrol ve doğalgaz kaynaklarından bağımsız olarak devamlılık gösteren kurumsal reflekslerin varlığı tespit edilebilir. Bir başka deyişle, doğal kaynak zengini olmadan önce de halihazırda konsolide bir otoriter rejime sahip bir ülkenin, otoriter yapısının sürekliği kaynak zenginliğinden bağımsız bazı farklı sebeplerle ilişkili olabilir. Bu durumda kaynak zenginliği, bir rejimi otoriterleştirmekten ziyade, hali hazırda otoriter olan bir rejimin hayatta kalma ve konsolide olma imkanlarını arttırır.

 

Sonuç olarak, meseleye zamansal ve mekansal sınırları genişleterek yaklaşan çalışmalar kaynak zenginliğinin demokratikleşmeye engel teşkil etmediğine kanaat getirmişlerdir. Daha ziyade, düşük devlet kapasitesi ve zayıf kurumlara sahip ülkeler kaynak zengini olduklarında bir yandan otoriter eğilimler göstermekte öte yandan da yüksek oranda kaynak bağımlılığı lanetine maruz kalmaktadırlar.[2]

 

Nihayetinde, doğal kaynak zengini olmadan önce yerleşik demokratik kurumlara sahip olan Norveç, ABD, Kanada, Birleşik Krallık, Hollanda, Avustralya ve Yeni Zellanda gibi ülkeler büyük rezerv keşifleri sonrasında da otoriter eğilimler göstermemişlerdir. Fakat birçoğu Ortadoğu ve Orta Asya’da olan petrol zengini totaliter rejimler ise rezerv keşifleri öncesinde de zayıf bir devlet otoritesine, düşük kurumsal kapasiteye sahip ülkeler olup, kaynak zengini olduktan sonra sadece dağıtılan rantlar ve kitlelerle kurulan patronaj ilişkisiyle rejimlerinin hayatta kalabilme şansını arttırmışlardır. Dolayısıyla bu ülkeler petrol ve doğalgaz kaynakları bulunmadan önce de demokratik değillerdi, sadece yerleşik diktatörlükler haline geldiler.

 

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

 

Hollanda Hastalığı

 

Fakat gelişmiş kurumlar ve güçlü devlet kapasitesi, doğal kaynak keşifleriyle gelen ani zenginleşmenin olumsuz etkilerine karşı bağışıklık kazandırmayabilir. Her ne kadar yukarıda bahsedilen hipotezler doğal kaynaklar ile siyasal kurumlar arasındaki ilişkiye dikkat çekse de, “Hollanda Hastalığı” (Dutch Disease) isimli üçüncü bir görüş de, özellikle doğal kaynak keşifleri sonrası ani bir zenginliğe kavuşan ülkelerde ortaya çıkan ekonomik sorunlara işaret eder.

 

1959 yılında Hollanda’nın Groningen kentinde elde edilen büyük doğal gaz keşfinin Hollanda ekonomisi üzerindeki etkilerinden hareketle oluşturulan bu görüşe göre, doğal kaynak keşfi veyahut spesifik bir sektördeki aşırı bir yoğunlaşma (örneğin 1980’lerin İngilteresinde aşırı büyüyen finans sektörünün imalat sektörüne olan olumsuz etkisi), hemen peşi sıra başka sektör veya sektörlerde gelir azalmasına ve zayıflamaya yol açar. Ani zenginlik ülkenin para biriminin de aşırı değerlenmesine yol açarak ihraç ürünlerinin küresel piyasada pahalanıp daha az rekabetçi bir konuma gerilemesine neden olur. Böylece doğal kaynak dışı sektörler uluslararası piyasalardaki rekabetçi konumunu kaybeder ve süreç içerisinde de yok olurlar. Bu bir yandan sektörel bağımlılığı artırırken, öte yandan da ekonomide sektörel çeşitlenmenin önünü kapatarak işsizlik ve insan kaynağı kıtlığı gibi sorunlara yol açar.

 

Dolayısıyla Hollanda Hastalığı savı göstermektedir ki doğal kaynak keşifleri sadece zayıf devlet kapasitesine ve kurumlara sahip ülkelerde değil, içerisinde Avustralya, Hollanda, Kanada, İngiltere ve Norveç gibi ülkeleri barındıran ekonomik açıdan gelişmiş Batı demokrasilerinde dahi olumsuz sonuçlar doğurabilmektedir. Bu ülkelerde Hollanda Hastalığının gözlemlenen etkileri arasında imalat ve tarım gibi sektörlerde gerileme sayılabilir. Sanayisizleştirilme ve tarıma olan yatırımın azalmasıyla birlikte bu hastalıktan muzdarip ülkeler birçok sektörde dışa bağımlı hale gelmiş ve ulusal ekonomilerinde de gerileyen sektörlerdeki işsizlik oranından ötürü ciddi siyasi problemler yaşamışlardır. Fakat bahsedilen ülkelerin tarihsel gelişim seyri göstermektedir ki bu hastalık, tedavisi mümkün olmayan ölümcül bir nitelikte değildir.

 

Hali hazırda gelişmiş kurumlara ve yeterli insan kaynağına sahip bu ülkeler gerekli reaksiyonları göstererek hastalığın etkisini minimize etmişlerdir. Örneğin Norveç, Kanada ve Avustralya gibi ülkeler varlık fonları oluşturarak kaynak akışının altyapı ve eğitim gibi kritik sektörlere yönlendirilmesini sağlamış ve para biriminin aşırı değerlenmesini zaman içinde önlemişlerdir. Yine bu ülkeler, gerileyen sektörleri sübvansiyonlarla destekleyerek çeşitli teşvik paketleriyle kurtarmaya çalışmışlardır.

 

Öte yandan kaynak zengini otoriter rejimlerin henüz Hollanda Hastalığına bir çare bulamadığını söylemek yanlış olmaz. Bu ülkelerde hizmet ve imalat sektörü hala yeteri kadar gelişmemiş ve yalnızca doğal kaynak bazlı sektörler iç ve dış yatırımı çekmektedir. Sektörler arasındaki dengesiz büyüme toplumsal ekonomik eşitsizliği de tetiklemekte ve de siyasi istikrarsızlığa uygun bir zemin oluşturmaktadır. Ayrıca, kaynak gelirleriyle büyüyen sektörler ya otoriter yönetimlerin kendilerine yakın iş dünyasını palazlandırmasına yol açmakta ya da 2000’li yıllara dek Rusya’da gözlemlenen  oligarklar doğurabilmekte ve siyaset üzerinde orantısız bir baskı aracı oluşturabilmektedir. Bunun bir sonucu olarak siyaset ya iş dünyası ile göbekten bağlı duruma gelmekte (eş-dost kapitalizmi) ya da iş dünyasına karşı korumasız bir pozisyona gerilemektedir.

 

Elitler, sürekli olarak doğal kaynakların kontrolü üzerine bir kavga içerisindedir. Zira kaynakların kontrolü ciddi bir siyasi ve ekonomik gücü de beraberinde getirir. Sonuç olarak yine aynı tartışmaya dönüyoruz; ülkelerin kaynak zengini olmadan önceki kurumsal kapasitesi ve siyasal istikrar karneleri, kaynak zenginliği ile birlikte gelen muhtemel siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklara verecekleri reaksiyonları da belirliyor. Gerek Hollanda Hastalığı sarmalından kurtulamayan istikrarsız otoriter rejimlere muzdarip ülkeler, gerekse de hastalığı tedavi edebilmiş gelişmiş Batı demokrasileri mevcut kurumsal bakiyenin önemine dikkat çekmektedir.

 

Rejim İstikrarsızlığı ve Hollanda Hastalığı Arasında Türkiye

 

Peki mevcut çalışmalar Türkiye gibi bir yandan enerji rotalarının geçiş noktası konumunda bulunan bir yandan da kendi rezervleri ile ilk etapta iç ihtiyacını karşılayıp uzun vadede de enerji ihracatı yapmayı amaçlayan ülkeler için ne ifade etmektedir? Bugüne kadar elde edilen veriler doğal kaynak zenginliğinin direkt olarak otoriterleşmeye yol açmadığını, ancak ve ancak koşullu bir ilişkiden söz edilebileceğini göstermekte. Bu da Türkiye gibi potansiyele sahip aday ülkelerin rezerv keşfi öncesi kurumsal analizini zorunlu kılmakta.

 

Öncelikle Türkiye için, Ortadoğu ve Orta Asya ülkelerinde görülen türden bir zayıf devlet otoritesi veyahut düşük devlet kapasitesinden söz etmek zor. Bilakis Türkiye, Tanzimat dönemiyle birlikte yönetimin kademelerinin iyice merkezine oturan karmaşık bir bürokratik yapı ve devlet merkezli bir ekonomiye sahip güçlü bir kurumsal gelenekten ortaya çıkmış bir idari yapıdan oluşmakta. Bu da yönetimin ve ondan zuhur eden gücün, monarşik rejimlerde olduğu gibi tek merkezde toplanması ihtimalini düşürmektedir.

 

Fakat kaynak zenginliğinin var olan eğilimleri güçlendireceği tezinden hareket edersek, olası rezervlerin Türkiye’de tetikleyeceği sorunlar olmayacağını iddia etmek ise naif bir yaklaşım olur. Demokratikleşme atılımlarının 1876 yılına kadar geriye götürülebileceği ülkemizde, Birinci ve İkinci Meşrutiyetten sonra gelen Birinci Meclis ve de Demokrat Parti ile de devam eden demokratikleşme deneyimlerinin her biri otoriter rejimler doğurdu. 1960-1980 yılları arasındaki siyasi istikrarsızlık ve 1990’lı yılların fırtınalı siyasi iklimi ise askeri darbelerle son buldu. 2000’li yıllar sonrasında gelen demokratikleşme açılımları ve AB reformları ise günümüzde yerini parlementer ve başkanlık rejimleri arasındaki bir sıkışmışlığa ve giderek artan otoriter eğilimlere bıraktı.

 

Nedenlerinden ve normatif yargılarından bağımsız olarak konuya yaklaştığımızda, Türkiye’nin son 150 yıllık demokratikleşme çabasında göze çarpan en önemli nokta, otoriter eğilimlerin tekerrürü ile damgalanmış bir rejim istikrarsızlığıdır. Dolayısıyla Türkiye, 1876’dan bu yana ne demokrasinin ne de otoriter rejimlerin tam manasıyla konsolide olabildiği bir ülke konumundadır. Buna ek olarak toplumsal ve siyasal alanda süregiden kutuplaşma, çarpık bir güç ilişkisine dayanan sivil-asker ilişkileri, tartışılması dahi düşünülemeyen ideolojik dogmalar, devlet kurumlarından bağımsız bir şekilde hayatta kalamayan zayıf sivil toplum ve siyaset ve iş dünyasının menfaatleri arasında sıkışmış medya kuruluşları ülkemizdeki rejim istikrarsızlığın farklı yansımaları olmuşlardır.

 

Muhtemel bir diğer sorun alanı ise mevcut ekonomik dinamiklerle ilgilidir. Türkiye bugün Hollanda Hastalığına çare bulamamış kaynak zengini birçok ülkenin aksine ekonomide sektörel bağımlılıktan muzdarip olmaktan çok; sanayi, tarım ve turizm gibi önemli kalemlerin başta geldiği sektörel çeşitliliğe sahip. Dolayısıyla muhtemel bir kaynak zenginliğinin Türkiye’de en azından kısa vadede otoriter eğilimleri daha keskin bir şekilde tetikleyeceği veyahut kalıcı hale getireceğini iddia etmek ekonomik açıdan da pek mümkün görünmüyor. Aksine ilk etapta cari açığı kapatıp kaynakların daha üretken sektörlere ve nitekilikli insan kaynağına yönlendirilmesine imkan tanıyarak olumlu gelişmelere dahi yol açabilir.

 

Fakat yine de, Türkiye’ye nazaran kurumsal kapasite ve insan kaynağı sermayesi bakımından daha avantajlı konumda bulunan ülkelerin dahi Hollanda Hastalığından bir şekilde etkilenmiş olmaları, ülkemizin de olumsuz etkilere karşı tam bağışıklığa sahip olmadığını gösteriyor. Cari açığı ve enerji bağımlılığını bitiren ve de ülkemizi enerji ihracatçılar ligine sokacak bir kaynak zenginliğinin ekonomik etkileri siyasi etkilerinden daha yıkıcı olabilir. Özellikle hali hazırda olumlu gelişmelerine şahit olduğumuz imalat sektörünün ihmali, kaynak zenginliğinin ülke ekonomisine vuracağı en büyük darbe olabilir. Ayrıca ortaya çıkacak ekonomik pasta siyasi elitlerin çarpışma alanına da dönüşebilir.

 

Kaynakların kontrolü üzerine verilecek her türlü kavga, Türkiye’deki siyasi istikrarsızlığa katkıda bulunacaktır. Bu noktada hastalık sarmalından başarıyla kurtulan ülke reçeteleri, Türkiye’nin siyasi ve ekonomik ihtiyaçlarına uyarlanarak uygulanabilir. Etkili işleyen bir varlık fonu, nitelikli insan kaynağına ve eğitime ayrılan bütçenin artırılması, dezavantajlı konuma düşen sektörlere sağlanacak teşvikler akla ilk gelen önlemlerden. Aksi takdirde kaynak zenginliğinin mevcut ekonomik birikimlere uzun vadeli zararlar vermesi ve elitler arası çatışmaya yol açarak siyasi istikrarsızlığı tetiklemesi kaçınılmaz olabilir.

 

Sonuç olarak, Türkiye’yi kaynak zengini ülkeler sınıfına dahi sokmayacak türden bir rezerv keşfinde dahi Venezuela ya da Rusya olma korkularını merkezine alan partizan-popülist reaksiyonlar temelsizdir. Benzeri bir şekilde, çağ atlama ve eksen değişikliği gibi söylemlere sarılmak için de henüz erken. Cari açığımızı azaltacak olan potansiyel rezervler, enerji ithalatına harcanan kaynaklarımızın daha verimli sektörlere yönlendirilmesi açısından da olumlu birer gelişmedir.

 

Kaynakların doğru kullanılması durumunda Türkiye ekonomik bir bölgesel güç olabilir. Bu doğrultuda, mevcut siyasal, toplumsal ve ekonomik eğilimleri güçlendirecek bir kaynak zenginliğinin Türkiye’yi bir Venezuela, Türkmenistan veya Suudi Arabistan yapacağını iddia etmenin tarihsel alt yapısı zayıftır. Fakat aynı zamanda, kaynak zenginliğinin mevcut bakiyemiz göz önünde bulundurulduğunda demokratik kurumlarımızı ve normlarımızı da güçlendireceğini beklemek de zordur. Aksine, rejim istikrarsızlığıyla mühürlenmiş, yoğun toplumsal ve siyasal kutuplaşmadan ötürü siyasetin bir intikam aracı olarak kullanıldığı, devlete ve siyasete bağımlı bir iş dünyası, sivil toplum ve medya gruplarına sahip ve de toplumsal temsiliyetin hala büyük oranda edinilen kazançlar ve kazanılan mevzilerin savunulması üzerinden yürüdüğü bir ülke olarak Türkiye’de, olası bir kaynak zenginliğinin mevcut istikrarsızlığa katkıda bulunacağını ve 150 yıldır tekerrür eden demokratikleşme-otoriterleşme sarkacını sallamaya devam edeceğini söylemek şimdilik muhtemel.

 

Gereken önlemler alınmadığı takdirde, Hollanda Hastalığına yakalanmamız da kaçınılmazdır. Bu hastalıktan etkilenmiş gelişmiş Batı ekonomileri göz önüne alındığında Türkiye’deki ekonomik etkilerinin daha yıkıcı ve uzun vadeli olabileceği ihtimali şiddetli bir biçimde göz önünde bulundurulmalıdır. Özetle, mevcut kurumsal bakiye ve devlet kapasitesinin yarattığı koşullu etki dikkate alınmadan kaynak zenginliği ve onun yaratacağı siyasal ve ekonomik etkileri tartışmak yersiz olacaktır.

__

[1] Michael L. Ross, 2001. “Does Oil Hinder Democracy?,” World Politics, Vol. 53, No. 3, pp. 325-361.

[2] Stephen Haber & Victor Menaldo, 2012. “Do Natural Resources Fuel Authoritarianism? A Reappraisal of the Resource Curse,” The American Political Science Review, Vol. 105, No. 1, pp. 1-26.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.