Peygamber ve Düşünür

Şairlerin aynı zamanda birer düşünce adamı olmalarında bir mesele yok; mesele, düşünce adamlığı ve şairlik yerine “peygamberane” yahut “şairane” tutumun, düşünce yerine “poetik dictum”un ikame edilmesinde ve bu ikamenin, şiir ve düşünce kaçınılmaz olarak zayıfladığında, “jest”le dokunulmaz kılınmasında yatıyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Şiirin, düşünce ve düşünürler için afektüel ve entelektüel bir engel oluşturduğu iddiası doğru değildir; şiir, tam tersine, düşüncenin ufkunu açar ve tabiatını özgürleştirip, muhtevasını zenginleştirir. Düşünceyse şiire derinlik katar, şiirsel olanın sui generis tecrübî tarafının anlaşılabileceği dilsel ve kavramsal zemini oluşturur. Şiiri ve düşünceyi birbiriyle yarıştırmak ve haksız bir rekabetin kollarına atmak,  modernlerin sanatsal görgüsüzlüklerinden sayılmalıdır. Eğer şiir ve düşünce birbirine engel oluyorsa, bu şiirin ya da düşüncenin sanıldığı ve inanıldığı kadar sahicilik taşımadığı anlamına gelir. Ve eğer şiir ya da düşünceden biri diğerine ihanet ediyorsa, diyelim, poetik tutum bir zayıf düşünceye kapılanmayı gerektiriyorsa, bu şiirin de aslında zayıf olduğu anlamını çıkarsamamıza izin verir.  Sonuçta şiir düşünceyi ezecek kadar yüksek sesliyse, bu durum, ses yüksekliğinin istese de düşüncenin temsil ettiği doğruluk payının yerine geçemeyeceğini farketmenin yarattığı düşkünlükle açıklanabilir.

 

Şiirin küçümsenmesi, bildiğimiz filisten tutumlardan birisi kılığında düşünsel konformizmin kalelerinden birisi olduysa, bu şiir yazanların işlerini yeterince ciddiye almamalarıyla izâh edilmelidir. Ve doğrudur: günümüzde şiir yazmak, tekil olanın savunulmasının değil, bir şiir komününe kapılanmanın vasıtalarından birisi hâline gelmiştir. Tekilliğin ve özgüllüğün savunulması, bir komünün konvensiyonlarına itibar etmek ve orada hayatını sürdürmeye kurban edilmektedir. Düşünceye yönelik “şairane küçümseme” (yahut “azımsama” diyelim) ise Adorno’nun bir “… sonra[dan] şiir yazılmaz”[1] yargısından incinmişliğini mutlaklaştırdıkça, kötülükle koyun koyuna yaşamaya tâbi kılınmayı göremeyecek bir fikre sürüklenir.

 

T. S. Eliot, Paul Valery yahut Ezra Pound şiirden ya da düşünceden birini tercih etmeyi haklılaştıracak bir tutumun aşılabileceğinin örneklerini sunmuşlar, Nietzsche, Heidegger ya da Derrida, “poetik yazının” katışıksız bir felsefeden ayrılamayacağını göstermişlerdir. Ancak anılan bu isimlerin hiç birisi bir dünya görüşünü, sistematik olarak oluşturmayı ya da savunmayı denememiş, çığırtkanlığını yapmamıştır. Pound’un faşizmle ilgili yazdıkları, çok önceden başlayan bir eğilime dayanır. Baudelaire, modern dünya hakkında şairliğini daha da güçlü kılan bir modernite teorisyeni sayabileceğimiz sezgilere sahiptir. Goethe, Weltliteratur’un mucidi olarak, metnin evrenselleşebileceği bir dünyanın kapılarını açmıştır. Buna karşılık, Puşkin örneğinde sergilendiği üzere, millî edebiyatları zenginleştiren şiirsel heroizm, yavan olduğu kadar zengin araçlar da yaratmıştır. Şiir ve düşüncenin birbirini baskıladığı ve gölgelediği numuneler, bize vakit geçirmeden hem burada sözü edilen düşünceden hem de şiirden vazgeçmeyi buyurur. Ayrıca, şiirin ve düşüncenin lehine olmak üzere, olumsuz örnekleri hatırlamak için genellikle arkeolojiye müracaat etmek gerekmiştir hep.

 

İslâmcılık, Şair ve Şiir

 

Türkiye’de modern İslâmcılık ideolojisinin şairler aracılığıyla sürdürüldüğü, bunun İslâmcılığın ya siyasal sorunların poetizasyonuyla rasyonel söylemin ve kamusal müzakerenin dışına itilmesi veya kendisini herhangi bir yoruma açmayan, öncüllerini vargılar olarak okumayı buyuran bir partikülarizmle sonuçlandığı argümanı, hem eksik hem de kısmen yanlıştır. Necip Fazıl, 50’lili yılların başından 60’ların sonuna kadar dinsel düşüncenin kamusal temsili görevini neredeyse yalnız başına ve dergi, kitap ve konferans gibi modern iletişim araçları ve pratiklerini kullanarak yerine getirmiş; Sezai Karakoç, Büyük Doğu idealinin popülizminden uzaklaşarak daha rafine bir medeniyet ve diriliş projesinin sözcülüğünü üstlenmiş; Nuri Pakdil, bir taraftan modern, kentli bir edebiyat ve bireyin savunusuna yönelmiş, diğer taraftan antikapitalist bir direncin, gündelik hayattaki ve edebiyattaki fenomenleri üzerine yoğunlaşmış; İsmet Özel, şehirleşen, artık sadece İmam-Hatip ve İlahiyat çıkışlı insanların değil, farklı pedagojik arkaplana sahip, bilgilenim kaynakları zenginleşmiş, daha evrensel ve İslâm’ın bir seçenek olarak konumlanabileceğini düşünen genç kuşaklar için İslâmcılığın, somut konuşmak gerekirse, “millî görüş” siyasetinin temel kavramlarını (teknik, medeniyet, devlet, bilim vs.) tartışmaya açan, kışkırtıcı, uzlaşımsal olmayan bir özgül duruşu sergilemiştir. Dönemsel olarak bakıldığında, Türkiye’deki laik kültür politikalarının, eğitim sisteminin ve reel politik vasatın engellerine ve sınırlamalarına  rağmen, bu saydığımız isimlerin her birinin, şair/edebiyatçı kimliklerinin getirdiği birikimden azamî surette faydalandığını söyleyebiliriz.[2]

 

 

Sadece bu dört isimle sınırlı olmamak üzere, çoğaltılabilecek örneklerin “sapmalarının” şiirle ve şairlikleriyle bir ilgileri yoktur; tam tersine, şiirden ve şair kimliklerinden vazgeçmeye başladıklarında, bu özelliklerini bir hâtıra olarak taşımaya karar verdiklerinde, görüneni kurtarmak üzere şair olmanın bağışlatıcı sözde-bireyciliğine gönül verdiklerinde eskimeye yüz tutmuşlardır. Herkes eskir, hepimiz eskimeye yazgılıyız. Eskimek ayıp ya da kayıp değil ama eskidiğini kabul etmemekte, zamanın açtığı yaralara karşı sahte bir kahramanlık türetmekte hem ayıp hem de kayıp var.

 

Öte yandan, yukarıda biraz kırparak temas ettiğimiz pozitif toplamın ihmal edilmemesi gereken başka bir boyutu daha var: bu şairler toplululuğunun düşünsel hakimiyeti bir siyasal düşünce olarak İslâmcılığa ikincil politik, teolojik ve kültürel girdilerin akışını engellemiştir. Fazlur Rahman’ın İslam kitabının temkinli tarihselciliği, sözgelimi, çevirisinden neredeyse 20 yıl sonra, o da sadece bir kısım teologlar arasında yankı bulabilmiştir. Tanpınar ya da sonraları Erol Göngör’ün “içeri girememesi” benzer bir olguya işaret eder. Daha rafine alanlara yönelememenin gerekçesi olarak gösterilen siyasete dair neredeyse üretilmiş tek metin yoktur; aradaki bir iki istisnayı dışarda tutarsak, Cumhuriyet dönemi İslâmcılığının Türkiye gerçekliğine ilişkin yazdıkları (“bir sosyal analiz” bağlamında) görmezlikten gelinebilir. Kimi entelektüel figürlerin giderek neredeyse bir aziz (ermiş) statüsüne yükseltilmeleri düşüncenin dünya karşısındaki kırılganlığında yatan eleştirelliği neredeyse sıfırlamış, kitlenin bir düşünceden beklediği pratik yarar, şairane söylem ve coşkucu hitabetin yaygınlaşmasını sağlamış, buna karşılık giderek kendilerini  emniyette hissettikleri alanın daralması nedeniyle hem düşünsel hem de şiirsel güçlerini kaybetmiş, bu kayba karşın ya varsaydıkları ya da kendilerine zaten bahşedilmiş dokunulmazlıklarıyla daha da agresifleşen bir düşünsel tona yönelmişlerdir. Bir noktanın altını öncelikle çizmek gerekecek: ermişane yönelimin düşünsel olandaki belirleyiciliğinde, kişisel tercihler mi daha büyük rol oynamaktadır yahut topluluğun bu istikametteki beklentileri mi baskın hâle gelmektedir? Kamusal temsilin dar imkânları nedeniyle içrekleşen bir dilin, eleştiri kurumunun eksiklerinin (yokluğunun da diyebiliriz) ve dinsel düşüncedeki alımlama sorunsalının taşıdığı gerilimin (sözgelimi, “söz” ya da “metin” kendisinden daha başka ve herhangi bir dolayımdan bağımsız bir “giz” taşıyor olabilir; dolayısıyla sözün ya da metnin sahibi, olağanüstü niteliklere sahip addedilmelidir), “tutumu” öne çıkaran bir “bireysel kapris”i yüreklendirdiğini düşünmekten yanayım.  Şairler ve düşünürler kendilerine yönelik ilgininin mahiyetini sorgusuz kabul ettiklerinde, kamusal aydınlanmanın önü baştan tıkanır. 

 

“İdeolocya Sultanı”

 

Tercihleriyle hep “soyluluktan düşmüş” bir küçükburjuva olagelmiş ve öyle de yaşamış Necip Fazıl’ın, verili toplumsal imgesine bir katkısının olduğunu sanmıyorum. Belki bu imge oluşmaya başladığında sergilediği “sessiz olumlama” tutumunu eleştirebiliriz. Kitleyle ilişki kurmaya başladığında, “ermişlik statüsü”nün işlevsel olacağını keşfetmemiş değildir. Bir taraftan, “kaba softa, ham yobaz” gibi yenilikçi sayabileceğimiz kısmen eleştirel bir dilin kullanıma sokulduğu, öte taraftan şimdilerde sünni ortodoksinin esas savunucusu Hayrettin Karaman ve benzerlerinin doğru yoldan çıkmakla suçlandığı bir mevcudu muhafaza etmeye tanık oluruz. Necip Fazıl, “demişler ki” dinselliğindeki geleneksel damara hep sahip çıkmıştır. Siyasi oportunizminin yarattığı savrulmaları bir kenara bıraksak bile, gevşek bir düşünsel dilin tasavvuf yüceltimine terkedildiği bir yönelim hep belirleyici olmuştur. En önemli eseri sayılagelen İdeolocya Örgüsü’nun monarşik korporatizminin ve totaliter (hiyerarşik-elitist) örgütlenme modelinin, yıllar sonra karşımıza Gülen Cemaati olarak çıkması hiç de şaşırtıcı olmayacaktır. Bütün Cemaat ideolojisinin, Said Nursi, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’dan devşirilen tema ve kavramlarla oluşturulması da. Adına ödüller ihdas edilen ve sonunda devlet tarafından hep arzu ettiği tanınmaya layık görülen Necip Fazıl’ın 100 küsur kitaptan oluşan külliyatının bugün için okunurluğu hayli kuşkuludur. Necip Fazıl’ın dizinin dibinde büyüyen insanların kendi çocuklarına ya da torunlarına şairi okutabildikleri konusunda esaslı şüphelerim var. Devr-i cahiliyesine ait saydığı şiirleri hariç, yaratılan kültü haklılaştırabilecek bir “büyük metin” maalesef yoktur.  Hatıralarından çıkartıldığı kadarıyla kendisine biçilen role epey direndiği (Üstad, bunu bir “çile merhalesi” olarak sunsa da) anlaşılıyor. Söylenebilecek en anlamlı şey, belki de Necip Fazıl’ın şiirinde, sanatında ve düşüncesinde anlamlı olan şeylerin, hep kendi oyununu oynamaya çalışan küçükburjuva personanın davetsiz bir misafir olarak arada sırada sahneye çıkmasıyla üretildiğidir.

Dirilişten Gerileme

 

Kişilik özellikleri Necip Fazıl’dan bütünüyle farklı olan Sezai Karakoç, “İslam millet ve medeniyeti direnişi” idealini savunur. Necip Fazıl’la giderek sağcılaşan politik dili, sağın ve solun ötesine taşıma gayretiyle, Türkiye ve Ortadoğu halklarının dirilişini Batı’nın zulmüne ve Doğu’nun asalaklığına bir karşılık olarak tasarlar. Yine de Türkiye’den başlayacak bir atılımın nereye kadar gidebileceği konusunda çok belirgin bir tablo sunduğu söylenemez. İslamcılıktaki ve muhafazakârlıktaki esas kalıt olarak Doğu-Batı karşıtlığını derinleştirmeye devam eder. “İslâm toplumu”nun başka şeylerinin değil de, “ekonomik strüktürün” incelendiği küçük risalesinde (kuşkusuz “mülkiyeli” şair ekonomi diye bir alanın varlığından haberdardır), bu sefer kapitalizmle sosyalizm arasında yahut dışında bir seçeneği araştırır. Faiz yasağı ve “işcinin emeğinin alın teri kurumadan ödenmesi”ne dayalı kadim iktisâdi buyruk bir üretim biçimi tartışmasına girmeden tekrarlanır. Patron ve işcinin kendi sınırlarını bilecekleri, sorumluluklarını yerine getirecekleri bir barış içinde birlikte yaşama pratiği geliştirmelidirler. Moral yükümlülük, her zaman ekonomik strüktürün üstündedir- o “strüktür”, moral yükümlülüğün altını oysa da. Parasal (mâli) kapitalizm muhalefetini, kapitalizm muhalefetine indirgeyen, bir üretim biçimi tartışmasına girmeden, kapitalizm eleştirisini de ancak bu sıfatla mümkün gören geleneksel muhafazakâra tutunmak bakımından Karakoç, burada söz konusu olan isimlerle benzeşir.  Karakoç da Necip Fazıl gibi şiirden vazgeçtikçe daha yerlici ve milliyetçi bir söylemi tercih eder. Son yıllarda sadece Ayasofya üzerine yazdıkları tarih konusunda nasıl bir perspektife sahip olduğunu gösterir. Bu tarihten bir diriliş evrenselinin türeyebileceğini sanmak yanıltıcı olacaktır. Doğu-Batı karşıtlığı, anti-semitizm vs. gibi sağın ve İslâmcılığın gözde temalarını da terketmemiştir.

 

 

Devrimci Jest

 

Nuri Pakdil’i esas olarak bir edebiyat erbâbı (“man of letters”) görmek gerekir. Mümkün her alanda yazmıştır. Bir eski dünya pratiği olarak, arkadaşlarına ve izleyicilerine gönderdiği mektuplar ilgi çekicidir.[3] Anti-emperyalizmi, “anamalcı düzen karşıtlığı”, Filistin ülküsü, anti-batıcılığı (Batılılaşma=yabancılaşma), resmî ideolojiyi yok sayıcı tutumu,  nominalizme yenik düşse de devrimciliği de. Gelgelelim, kendisine ait bütün bildiklerimiz ve hatırladıklarımız, “jest”le sınırlıdır, irili ufaklı, grandiyöz, sürekli ve dışardan bakıldığında bıktırıcı da olabilecek bir jestler dizisi… Bu jeste karşılık gelen bir metin var mıdır, kuşkuluyum. Sonuçta “mutlak öğreti” ve “yerli düşünce”nin düzene sokacağı bir düşünce ve sosyal hayat tasarısına varması, karşısına aldığı insanlarla açık bir özdeşlik taşır. Yol bellidir: Mutlak Önder, Mutlak Kitap. Mutlak Düzen… Bu kavramlar Necip Fazıl da vardır, Sezai Karakoç da vardır, günümüze gelinceye kadar bir tür yarı-kültürlenmiş dinsel söylemin kavramları da olagelmiştir. Edebiyat dergisinde yazanların büyük bir kısmına “ad koymuş”tur öte yandan. Bu bir baba jesti esasında ve bunun örgütsel pratikle de bir ilgisi olmalı. Kişiliğinin geldiği yer burasıydı; artık onu terketmek zorundasın, yeni bir adın var ve ona göre davranmalısın. Kendini yeniden yarat: sana bu fırsatı veriyorum! Dergilerin bir örgüt temsiline dayanması yahut giderek derginin kendisinin örgütleşmesi çok yabancısı olduğumuz bir durum sayılmaz. Ancak bir kültür sanat dergisi, örgüt gibi davranamaz; bir örgütün parçacıl karakterine temsil olamaz. Bugün İslâmcı çevrelerde bir çok edebiyat dergisi var; ancak bu dergilerin hepsi aynı zamanda birer örgüt, “edebiyat örgütü.” Çünkü bu dergilerin öncülleri hep öyle davranmış, dışarlamayı esas pratiği saymış. Başka türlü olabilir miydi?

 

 

Kozlu’da En Önde Beykoz’a Uğramıyor

 

İsmet Özel’in, ne yazıp söylediğinden bağımsız olarak önemli bir özelliği vardı. Ve bu özellik onu, yukarıda saydığımız isimlerden büyük ölçüde farklılaştırmaktaydı. Belki sosyalizmden tevarüs ettiği bir şey, bir tür eşitlikçi tutumdu bu. Başlangıçta ne davranışları ne söylemi bir bağlanma (biat) talebi içeriyordu. Oysa Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil (buna burada söz konusu edemediğimiz benzerleri dahil) okuyucularından açık bir bağlanma beklentisi içinde oldular ve hep öyle kaldılar. Bunda Karakoç’un Necip Fazıl, Pakdil’in de Karakoç’tan beslenmelerinin bir payı vardı kuşkusuz. “Aile Babası”nın edebî nutrisyonu, bağlanma talebini mecburi kılıyor, bağlanma sadece tutumdan ibaret kalmıyor, giderek aynı söylemin benimsenmesi, aynı kavramların kullanılması, aynı enerjinin dolaşımda tutulmasına yol açıyordu. Büyük Doğu, Diriliş ya da Edebiyat, açık ya da örtük bağlanmanın yarattığı ve sürdürdüğü dergilerdi. Çok fazla Necip Fazıl, çok fazla Sezai Karakoç ve çok fazla Nuri Pakdil vardı. Benzeşimin ve simbiyozun mekânları olarak varoldular. İslâmcılığın kendi tarihinde sokmakta gönüllü davranmadığı Türk Düşüncesi ya da Hareket gibi dergiler de bile böylesi bir ortaklıktan söz edilemez. İsmet Özel’i okuyanlar ve ondan etkilenenler uzun müddet İslâmcı hareket içerisinde de ayrıksı kaldılar. Başka yerlerle eklemlenmeleri daha sonraki bir zaman dilimine tekabül eder.

 

İsmet Özel son zamanlarda neredeyse ikinci tabiatı olagelen bir özyüceltimle kısa bir süre önce İstiklal Marşı Derneği’nin web sitesinde şöyle yazdı: “ Bir emekli başkomser oğlu olarak Türk şiir dünyasında zirveden geriye bir adım bile atmadım. Bu tutum bir kozu ele geçirmem demekti. Solcu politikacıların ihtiyacı olan desteği sosyalist olmayan sol gücünü toparlayıncaya kadar esirgemedim. Müslümanlık benim sayemde siyasi bir dolap olmaktan sıyrılıp hesap vermeğe hazır, hesap sorma olgunluğunda bir siyaset anlayışı haline geldi. Türk tarihi itibarıyla bu bir başlangıçtı. (İtalikler bana ait.) Başlayan şey örtülü ödeneğin imkânlarını hiçe sayıp birlikte yaşanılan insanların ve üzerinde yaşanılan toprakların ethos değerlerini şairin bulunduğu yere çekme başarısıydı. Benim bir iç dünyam vardı ve bu dünya yeryüzü çapında dönen dolaplara meydan okuyordu.”[4]

 

 

Doğrudur: İsmet Özel, Üç Mesele’yle, en başta İslâmcılara olmak üzere, Türkiye’deki “medeniyet muhafazakârlığına” başka bir perspektif sundu (münhasıran “müslümanlara” ne sunduğunu ve bunun Türk tarihi için bir başlangıç olup olmadığını bilemem). Bir taraftan tasavvufî-spiritüel  geleneksel bir dinsel yorumun diğer taraftan Millî Görüş kalkınmacılığına ve ahlâkçı muhafazakârlığın açık eleştirisiyle kültürel kimliğin özgünlüğüne vurgu yaparken, dinin otantik bir konumun korunması kaygısıyla, toplumsal ve siyasal açılımının karşısındaki muhtemel engellere işâret etmekteydi. Özel’in 68’in karşı-kültür hareketinin verimlerinden kalkarak getirdiği eleştiriyle, bilim ve teknolojinin İslâmcılar nezdindeki  dinsel kutsallıklarını yıkıma uğrattı.[5] Medeniyetle sömürü arasındaki dolaysız ilişkiyi göstererek, “medeniyet dini”ni yahut “dinsel medeniyeti” reddetti. Dinin her türlü dolayımdan beri olduğuna inandığından, kültürel (gelenekçi) ve siyasal (yenilikçi) dinsel yorum ikileminin dışında durdu. Zor Zamanda Konuşmak, 12  Eylül sonrasındaki yorgunluk atmosferinde bu bir nevi dışardan bakmanın zihinsel temrinlerini sergiler. Waldo Sen Neden Burada Değilsin? sadece bir hayat hikayesi değil, o hayatın duraklarının haklılaştırılmasının yalın bir örneği olarak kaydedilmelidir. Özel sonraki eserlerinde pek de karşımıza çıkmayan bir alçakgönüllülükle, kendi dönüşümü aracılığıyla Türkiye siyasi tarihinin önemli bir dönemine ışık tutmaktadır.

 

 

Tabiatıyla bu kısa değerlendirmenin tüketemeyeceği bir olguyla karşı karşıyayız. İsmet Özel aynı zamanda bir “kamusal entelektüel figürü”dür. Gazete yazıları, tartışmaları, onayladıkları ki pek azdır ve onaylamadıklarıyla ki pek çoktur, her zaman “sahnede” olmuştur. 1990’ların ortalarından itibaren düşüncesindeki dönüşümün kendi fikirsel geçmişinde bazı izleri bulunmakla birlikte, yine de artık agresif bir dil ve herhangi bir uzlaşımın baştan reddedildiği bir gerileme (öne çıkma) şairin yeni döneminin ipuçlarını verir. “Görkemli yalnızlığı”ndan vazgeçerek bir dernek kurup “sıradan insanlarla” iş tutmaya karar verdiğinde,[6] bundan sonra edebiyat ortamı ve entelektüel pazarın hiçbir normunu gözetmeyeceğini ilân eder.[7] Çünkü zaten bunların üzerinde olduğu inancında olagelmiştir. Artık tutarlılıktan değil, bir solipsizmin herşeyin üzerine kapanmasından sözedebiliriz. Hüseyin Etil’in “partizan” kimliğiyle anlatmayı tercih ettiği şair,[8] sonsuz bir masumiyet ve mutlaklık karinesiyle sarıldığı “müslüman olan”ın ırksal, sınıfsal ve kültürel dışlayıcılığının savunuculuğunu yapar. Sosyalist hareketten tevarüs ettiği şeyin, entelektüel değil afektüel oluşunu, şairin blazer ceketiyle ve kravatıyla Kozlu Yürüyüşü’nde en olmasına rağmen, (onun gibi söylemeyi deneyeyim) Beykoz’daki grev yapan işcilerin yanına bile uğramayışıyla açıklayabiliriz. İddia edildiğinin aksine, düşünsel bir süreklilik yoktur; “iç dünyası olan büyük bir ben”in duyuş ve sesleniş sıçramaları vardır.  Ve bu konuda, Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil’le sanıldığından daha fazla ortaklığı vardır. Tarihte kendisiyle bir başlangıç oluştuğu vehmindeki her insanın, bu vehmini kendisine iade etmekten başka yapılabilecek bir şey yok sanırım.

 

Sonuç Yerine

 

Bunun sadece İsmet Özel’e atfedilemeyeceğini, bu “patolojinin” İslâmcı düşüncenin bütününde yürürlükte olduğunu  belirtmeliyiz. Şu satırlar mesela Nuri Pakdil hakkında yazılmıştır: “Çelik Adam’ın geçmişe ve geleceğe ilişkin bütün değerlendirmeleri, umutları ve korkuları, düşünsel, kültürel, sanatsal kurguları, sonuna dek sadık kaldığı, hiçbir koşulda ve yarar umma mantığı düşüncesiyle değiştirmediği ilkeleri, inandığı ve doğru bildiği konusunda ödünsüzlüğü, çizgisindeki ısrarı, buna karşın adeta bütün bir dünyayı elinin tersiyle itercesine vazgeçmişliği, hiç kimsenin önemsemediği ayrıntılarda bütün insanlığın geleceğinin imarını görmesi, kaybedilenin de kazanılanın da imanî ve insanî duyarlıklarımızla, bu duyarlığın sonuna kadar korunmasıyla doğru orantılı olduğuna dair bilinci… Artık onun varlığı haline gelen ateşi, en yakınındakini yakıp kül ederken, yüzünü görmediği bir insanın uğradığı zulümden ve yeryüzünün tümünde olup bitenlerden kendisini sorumlu görür; bu acıyla da kendisi yanar.”[9] Burada bir kalem erbabını anlatmaktan daha fazla bir şey var. Neredeyse yarı peygamberane, mitik, benzersiz bir personanın tasviriyle karşı karşıyayız. Oysa, Pakdil, yaratmaya çok emek verdiği, oluştuğunda da en başta kendisini boğan o imgeden kurtulup bir çocuk haylazlığıyla yaşamaya başladığında hiç de öyle olmadığını görecektik. Necip Fazıl’ın, Karakoç’un, Pakdil’in Özel’in her birinin kendisine özel, handiyse resmiyet kazanmış imgelerinin, düşüncelerine, sanatlarına ve belki de kişiliklerine bir katkısının olmadığını, tam tersine bu imgenin kurumsallaşmasının düşünsel ve sanatsal bir regresyona yol açtığını söylemek zorundayız. Söylemin düşüncenin, jestin eylemin, çenebazlığın sanatın yerini aldığı bir çaresizlik vadisinde, sonraları pek de önemsemedikleri şair/sanatçı kimliklerinden başka onları öne çıkaracak bir şeylerinin kalmaması da acıdır.

 

Bir kere daha vurgulamak gerekirse, bu yazıya konu olan insanların farklılıkları şair olmalarından, sanatlarından gelen bir özgünlüğe sahipti. Onlara mücadele gücü veren şey sanatlarıydı, bu sanata bağlı kaldıklarından ve başka şeyleri azımsadıklarından değil, sanatlarında vaadettiklerinden vazgeçtikleri için kendilerinin bile gerisine düştüler. İslamcı düşünce için yayıp ettiklerinin pozitifi, kendi sanatlarına sahip çıkmaya devam ettiklerinde aktif hâle gelmişti. Öncüllerinin olmamasına rağmen, her birinin şahsi emekleriyle kazandıkları yer bu gözlemi doğrular. Ancak daha vahim olanı, maalesef, bir ardıllarının olmaması: bir kişiden değil, devam eden bir düşünceden, bir bakıştan söz ediyorum. Ne düşüncelerini ne sanatlarını devredebilecekleri bir birikim var. Kendilerine benzeyen bir sürü insan ürettiler ama bu insanların hiç birisi ortadaki mirası sürdürebilecek niteliklere sahip olmadığından, şarkılarını söyleyecek kimse kalmadı ve olmayacak da. Büyük bir enerji ve çaba gerektiği ortada olan külliyatları okunmayacak. Hâlen gösterilen saygının, görmezlikten gelmenin en iki yüzlü yolu olduğunu vurgulamak gerekir. Şairler ve düşünürler peygamber olmak zorunda değiller; olsalar bile, onları artık şair ve düşünür sayamayız. Peygamberliğin hakikatine değil, insanların varsa doğrularına ve bir o kadar da yanlışlarına değer verdiğimizde, bu ikilemi aşma yönünde bir adım atmış olacağız.

 

___

[1] Auschwitz elbette; ancak Auschwitz böyle bir moment olarak dondurulduğunda, araçsal aklın saldırganlığına verilecek bir taviz olacak. Auschwitz’i barbarlığın hep bizimle kalacak yegâne uğrağı saymak kötü duygusallıktır. İnsanlık Auschwitz’i bile geride bırakacak bir kötülük kudretine sahip olduğunu daha nasıl kanıtlayabilir?

[2] Bu oldukça kısa yorumun, her türlü özet gibi yeterli olmadığının, belli bir düzeyde haksızlık da etmiş olabileceğini belirtmek isterim.

[3] Şahsi kanaatim, eğer büyük jestin bir parçası olarak yazılmamış olsalardı, sadece mektuplarının Pakdil’i değerli kılmaya yeteceği şeklindedir.

[4]http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/Yazi.aspx?YID=1807&KID=79&PGID=0. Örtük bir biçimde kendinden önceki herşeyi ve herkesi “örtülü ödeneğin” tekinsizliğine bırakmaya ne denilir, bunu da bilemedim.

[5] Bunun iki pozitif sonucu oldu. İlkin, İlhan Kutluer’in Modern Bilimin Arkaplanı’ndan başka çok örneği olmasa da, bilimin düşünsel  ve toplumsal kökenlerine yönelik bir sorgulama başladı. İkincisi,  Türkiye’de  “bilimin/bilginin islamizasyonu” projesi pek fazla yankı bulamadı.

[6] Yalnızlığını neredeyse bir bayrak gibi taşıyan Karakoç’un da parti kurduğunu belirtmeliyiz. Burada oldukça ilginç bir boyut var: Althusser gibi bir insanın FKP’ye angajmanınını şartlar ne olursa olsun sürdürmesini eleştirmek kolaydır, mızrak çuvala sığmıyordur. Ancak, bir partiye kaydolup alıcısı asla olmayacak bir ortaklığın savunulması çaresizliğinin değil, herşeyi kendinden başlatılabileceği bir yeri seçmek daha da kolaydır.

[7] İsmet Özel’in şiir yayınlamayı (“yazmayı”?) bırakması, kendisini sadece “şair” olarak görüp düşüncelerine itibar etmeyen insanları cezalandırmanın bir aracı olsa da, bu yazı da sık sık sözünü ettiğim büyük jestlerden bir tanesi olarak da anlamlıdır.

[8] Hüseyin Etil, İsmet Özel ve Partizan: Aynı Adamın Öyküsü, İstanbul: Küre Yayınları, 2019. Kitabın, son günlerdeki en heyecan verici metinlerden birisi olmasına rağmen, Etil’e, “öykünün” aynı kaldığını ancak “adamın” farklılaştığını düşündüğümden pek katılamıyorum. Kaygıların aynılığı, kaygının sonuçlarının da özdeşliğini gerektirmiyor. Sonraki adamın partizanlığının artık bir jeste dönüştüğünü (partizanlık kaygısı aynı sonuçları doğurmuyordur şimdi) ise maalesef belirtmem gerekiyor. Hüseyin Etil’in kitabındaki vargıları, başka bir yerdeki şu yazıyla karşılaştırmak sanırım bu yargıyı haklılaştıracaktır. Bkz., https://www.birikimdergisi.com/guncel/10224/islamci-zihinsel-tikanmanin-kulturel-kokenleri-uzerine-bir-deneme

[9] Bu satırların yazarı ve alındığı yeri anonim kılmak isterim. Belli bir dönemde Edebiyat dergisi çevresindeki bir yığın insanın benzer düşüncelere sahip olduğunu sanıyorum. Bu konuda Hece Dergisi’nin Nuri Pakdil özel sayısı faydalı olabilir.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.