Plan, Filistinlilere Karşı Bir Nefret Mektubu

Amerika, bugüne kadar varsaydığı ve İsrail’e de bağışıklık sağlayan iki devletli barış vizyonunu çiğneyerek bambaşka bir vizyon önermektedir.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Trump’ın “Yüzyılın Anlaşması” planı neyi temsil etmektedir? Bu plan İsrail-Filistin meselesi için ne ifade etmektedir?

 

Bir açıdan, pek fazla bir anlam ifade etmediği söylenebilir. Temelde, İsrail’in elinde yerleşimler, işgal ve güç bağlamında aynı matris olacak ve bunları kontrol edecek. İsrail’in de milyonlarca Filistinli ile ne yapacağına dair yine bir cevabı olmayacak. Filistinliler temel hak ve özgürlük olmadan devletsiz kalmaya devam edecekler ve bu kalıcı köleleştirmeyi bugünkünden daha fazla kabul edebilecek durumda olmayacaklar.

 

Halihazırda İsrail daha güçlü iken de ağırlığını hep İsrail’den yana koyan Amerika açısından meseleye ilişkin yaklaşımın da yeni bir şey olmadığı söylenebilir.

 

Fakat, durumu sadece mevcut durumun biraz ilerisi gibi görmek de yanlış olabilir. Bu ABD yönetiminden Filistinlilere karşı aşağılama ile dolu, Filistin halkından hazzetmeyen 181 sayfalık bir nefret mektubudur ve savuşturulması veya görmezden gelinmesi imkansızdır. Plan yeni bir şeyi temsil ediyor: Amerika, bugüne kadar varsaydığı İsrail’e de bağışıklık sağlayan iki devletli barış vizyonunu çiğneyerek bambaşka bir vizyon önermektedir. Burada iki devlet denebilir fakat bu plan Bantustanlar oluşturmak ve İsrail’in Filistinlileri haklarından mahrum etmelerini ve kontrol altında tutabilmelerini kalıcı hale getirmek içindir. Tarih yazıldığı zaman, büyük ihtimalle bu planın İsrailliler tarafından üstelik sıradan İsrailliler de değil, aşırı sağcı yerleşimciler ve Likud tarafından yazıldığını öğreneceğiz.

 

Plan, Netanyahu’nun 2009’da Bar Ilan Üniversitesi’ndeki konuşmasında sunduğu bir tasarının yeniden paketlenmiş halidir. Geri dönün ve o konuşmayı okuyun. Anlatı aynı anlatıdır ve parametreler aynı parametrelerdir: fiiliyatta devletle hiçbir ilgisi olmayan fakat devlet diye adlandırılabilecek bir Filistin varlığı; sadece Yahudi haklarına ve tarihsel iddialarına tanınan meşruiyet ve kabul, mülteciler de dahil olmak üzere Filistin haklarına veya Filistin tecrübesine dair hiçbir şey, İsrail yerleşimlerinin geri çekilmemesi, İsrail’e münhasır kontrol ve bölgesel normalleşme için ekonomik barış ve projelere odaklanma.

 

Yukarıdakilerin hepsinin kötü olmadığı savunulabilir. En azından şu anda biraz açıklığa sahibiz, barış süreci her halükârda başarısız oldu, iki devlet fikri zaten imkansız ya da istenmiyordu, hatta belki de hem istenmiyordu hem imkansızdı. Bu başarısız paradigmadan artık hızla uzaklaşıyoruz. Bunlar öne sürülebilir – ama bu uzaklaşma bir apartheid rejimine doğru mu yoksa eşitliğe doğru mu, bu tamamen başka bir soru.

 

Bu anlaşma İsrail-Filistin meselesinde, normatif veya pratik, ne tür politika çıkarımlarına neden olacaktır?

 

Yine, burada devamlılık unsuru var. Plan, elçiliğin Kudüs’e taşınması, yerleşim alanlarının ilhakının desteklenmesi ve bu yerleşimler hususunda ABD pozisyonun yeniden tanımlanması, Filistin mültecilerini destekleyen Birleşmiş Milletler ajansına sağlanan (UNRWA) fonun kesilmesi ve Washington’daki FKÖ ofisinin kapatılması sonucu Filistin ulusal temsiliyetinin tanınmaması ile şekillenen son üç yıldan fazladır uygulanan Beyaz Saray politikasını berraklaştırmaktadır.

 

Plan kategorik olarak daha önce gördüğümüzün çok ötesinde BM kararlarını ve uluslararası hukuku ters-düz etmekte ve normatif olarak da bu yönetimin belirlediği bir doğrultuyu başka bir seviyeye çıkarmaktadır. Bu doğrultu Amerika’nın liberal demokrasinin standart taşıyıcısı olduğu iddiasından uzaklaşmayı temsil ediyor. Plan Amerika’nın, İsrail’i ulaşması için cesaretlendirdiği etnik milliyetçi illiberal bir devlete ve teşvik ettiği bir tür Bantustan oluşumuna açık bir desteğidir.

 

Fiilî olarak konuşacak olursak, planı hazırlayanların akıllarında iki senaryodan biri var ve her ikisi de İsrail’e bir kazan-kazan olanağı sunuyor. Bir senaryoda, plan İsrail’in yorumu doğrultusunda uygulanıyor ve Filistin Bantustanları’nın var olduğu Büyük İsrail’i kurmakta başarılı oluyor. Muhtemelen Trump Filistinliler nezdinde sürdürdüğü baskının onları böyle bir anlaşmayı imzalamaya iteceğini umuyor. Anlaşılamaz olmamakla beraber, bu tarz bir liderlik ciddi meşruiyet problemi yaşayacak ve iktidarda kalmak için mücadele etmesi gerekecek.

 

En muhtemel senaryo ise (planın mimarlarından en az birkaçı tarafından niyet edildiği üzere) Filistinlilerin planı reddetmelerinden dolayı suçlanmaları ve İsrail’in ABD ile birlikte egemenliğini ve kalıcı kontrolünü yürütmekte ilerlemesi, hatta belki bu dokümanda öngörülenden daha öteye gidebilmesidir.

 

Bu anlaşma İsrail-Filistin meselesinde iki devletli çözüm paradigmasının sonunun ilanı mıdır? Eğer öyleyse, başka hangi alternatife sahibiz?

 

Anlaşma Amerika ve İsrail iki devleti destekliyormuş gibi paketlendi. Aslında tam tersi. Hiçbir dürüst ya da aklı başında insan dokümanı okuyup Filistin varlığının bir devlet olarak öngörüldüğünü düşünemez. Toprakları birbirinden kopuk, kendi sınırlarını ya da uluslararası sınır geçişlerini, kendi güvenliğini, hava ya da deniz sahasını kontrol edemeyen bir dizi Bantustanlar. Bu egemen bir devlet değil işgal bölgesi. Bu bakımdan, planın uygulanışı iki devletli yapının yerini bir Apartheid-Bantustan sisteminin almasını temsil edecektir.

 

Buna karşıt görüş olarak şu söylenebilir. Bu planın uygulanamaması için her türlü şans var ve bu yüzden iki devlet ihtimali hala masada olabilir ve uluslararası tepki iki devletli bir finalin tekrar istenmesini sağlayabilir. Fakat, plan İsrailli maksimalistleri güçlendiriyor ve İsrail içindeki tartışmalarda artık yeni bir referans noktası oluşturuyor. Amerika içinde de zaten gerçekleştirilmesi mümkün olmadığı düşünülen iki devlet ihtimalini artık çok daha zayıflatıyor.

 

Bu aynı zamanda Filistinlilere aynı mesajın verilmesi anlamına geliyor. Filistinliler’de İsrail’le birlikte egemen, bağımsız ve kendi ayakları üzerinde durabilir bir devlet olabileceği inancı zaten çok zayıftı. Şimdi bu zaten var olan trend daha da hızlanacak.

 

Kısa vadede hemen gerçekleştirilebilecek pratik ve uygulanabilir bir alternatif yok. İsrail için alternatif mevcudun sürdürülmesi – kontrolün sürekliliği için sürekli yönetim, eğer plan uygulanırsa, Apartheid’in resmileştirilmesi. Ayrıca bu ne kadar korkutucu bir alternatif olsa da sınır dışı etme mantığını da içermekte.

 

Filistin devleti kurulması yerine Ürdün’ün bir rol oynaması ve İsrail kontrolüne izin verilmesi de planda ima edildi, ama bu Ürdünlülerin kabul edecekleri bir şey değil.

 

Demokrasiye ve adalete inanan herkesin hedefi olabilecek son alternatif ise Kutsal Toprakların bölünmediği ve değişik varyasyonlarda olabilecek konfederal ya da iki milliyetli bir devlet ve herkes için demokrasi.

 

Plana itiraz eden aktörler ve ülkeler (AB, Rusya, Türkiye ve bölgesel devletler başta olmak üzere) karşılık vermek için hangi seçeneklere sahipler?

 

Uluslararası aktörlerin oynayabileceği rol açısından, yüzleşmeleri gereken 3 ya da 4 problem bulunuyor. Birincisi, plana yumuşak tepki göstermelerinin nedenlerinden biri, dost ve düşmanlarına karşı benzer şekilde mantıksız ve öngörülemez hareketlerde bulunan ve daha önce benzeri görülmemiş zorba davranışlara meyilli bir Amerikan yönetimiyle her devletin kendi mücadelesini yürütmek zorunda olduğu bir devirde yaşıyoruz.

 

İkincisi, birbirine daha uyumlu olması gereken bölgesel blok ülkelerinin (Orta Doğu ve Arap Ligi’nde de, ayrıca Avrupa Birliği içinde de geçerli) Filistin-İsrail sorunu da dahil bir çok konuda kendi içlerinde hiç olmadığı kadar bölünmüş olduğu bir dönemdeyiz. İsrail Avrupa’dan gelebilecek güçlü bir tepkiyi engelleyecek hem ideolojik hem ticari müttefiklere sahip ve özellikle Amerika ile ortak müttefiklik ya da İran’a karşı ortak muhalefet pozisyonları hesaba katıldığında bu Orta Doğu için de kısmen geçerli.

 

Üçüncüsü, Filistin meselesinde inisiyatif almak ve Amerikan liderliği ile İsrail dokunulmazlığına karşı çıkma konusunda uluslararası camia uzun zamandır çok hazırlıksız ve yetersiz. Bu da sorunda bir Amerikan tekeli oluşmasına neden oldu.

 

Dördüncüsü, Ramallah’taki Filistin liderliği uluslararası ölçekte değişim için atağa geçmek için fazlasıyla arada kalmış zayıf bir durumda bulunuyor. Filistin’in siyasi yapısı bölünmüş durumda ve tümüyle Oslo sürecine kendi aleyhine sıkışmış vaziyette.

 

Yine de, anlaşmaya karşı koymak için yapılabilecek şeyler var; retorik olarak net ve güçlü bir itiraz oluşturulmalı ama retoriğin ötesine gidilmeli, devletler uluslararası forumlarda uluslararası hukuku ve BM Güvenlik Konseyi kararlarını sonuna kadar savunmalı, İsrail’i yaptıklarından sorumlu tutmalı ve uluslararası hukukun ihlali nedeniyle yaptırımlar hazırlamalı, böylece İsrail için ilhakı gerçekleştirme ve Bantustanlaştırmayı resmileştirme noktalarında bir caydırıcılık yaratılmalı ve iki devletli çözüme alternatifin bir apartheid rejimi değil İsrail’in yarattığı tek bir devletin içerisinde eşitlik olduğu açık bir şekilde ortaya konulmalı.

 

Son olarak, Filistinlilerin yeniden bir araya gelmeleri, birlikte hareket etmeleri için özellikle müttefiklerden oluşan ortak bir uluslararası baskı oluşturulmalı.

 

Filistin sorununda nereye doğru gidiyoruz?

 

Yukarıdakilerin tamamının bize söylediği şey çatışma ve hatta şiddetlenmiş çatışma bir sonraki aşamayı belirleyecek. Aynı zamanda Amerikalıların tükenmekte olan barış sürecine bir balyoz vurmasıyla bir değişime gidilmesi de olası. Filistinliler şimdi bu koşullar altında devam etme ya da bunları altüst etmek arasında bariz bir seçim yapmalılar. İsrailliler ise gitmek istedikleri yolun “Büyük İsrail ve Apartheid” olup olmayacağına karar vermek zorunda olacaklar ve Amerika ya bu karışıklığı sahiplenecek ya da Amerika’ya çok bağımlı olan İsrail’e karşı geç olsa da nüfuzunu kullanacak.

 

Çeviri: Rumeysa Yetimoğlu

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.