Post-Korona Türkiye ve Siyasette Değişim

Özellikle de, “sağlık-işsizlik-gıda/su güvenliği” alanlarında yaşamaya başladığımız çoklu krizler ortamında, kutuplaşmayı körüklemek yerine toplumsal uyumu güçlendirme çabasının siyasi aktörlerin başarı derecesini belirleyeceğini öngörebiliriz.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

COVID-19 pandemisi, yaklaşık altı aydır tüm dünyanın ana gündem maddesi oldu.Yarattığı “şok” ile yaşamın her alanında sadece büyük bir “belirsizlik” değil, ciddi “kırılma” noktaları da yaratan pandemi, Türkiye dahil tüm ülkeleri küresel ölçekte önemli bir değişim sürecine soktu.

 

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem gibi, “büyük dönüşüm” sürecini yaşamaya başlamış olabiliriz. “Eski”nin bittiği ama “yeni”nin tam olarak nasıl şekilleneceğini bilmediğimiz bir döneme girdiğimizi söylemek abartı olmaz diye düşünüyorum.

 

Günlük yaşamdan küreselleşmeye uzanan geniş yelpazede ve bireysel-yerel-ulusal-bölgesel-küresel eksende, yaşamın “mekansal-zamansal” kurulmuşluğunda ciddi değişim yaşayacağız. Bu değişim, siyaset alanında da yaşanacaktır. Siyaset, büyük dönüşümden muaf değil; aksine, dönüşümün kilit alanı olacaktır.

 

Değişen Parametreler

 

En az beş boyutta “siyaset”in ve “toplum yönetimi”nin (a) anlayış, (b) tarz ve (c) uygulama boyutları içinde değişim geçireceğini düşünüyorum.

 

Burada şu noktanın da altını çizmeliyim: Aşağıda sıralayacağım ve kısaca açıklayacağım değişim parametrelerini, pandemiye karşı bugüne kadar başarılı olan (Yeni Zelanda, Güney Kore, Singapur, Tayvan, Vietnam, Japonya, Almanya ve İskandinav ülkeleri) ile başarısız olan (Amerika, İngiltere, İtalya, Brezilya) ülke deneyimlerini karşılaştırarak hazırladım.

 

Devlet Kapasitesi

 

Birinci değişimi, devlet iktidarı kavramından “devlet kapasitesi” kavramına geçişle yaşayabiliriz.

 

Doğrudur: Korona pandemisinin en görünür sonucu, küreselleşmeye karşı “devletin önemi”nin artması oldu. Küreselleşme zayıflarken “devlete geri dönüş” sürecinin başladığı saptamasının kamusal ve akademik tartışmalarda sıklıkla yapıldığını görüyoruz.

 

Bununla birlikte, vurgulayalım, “Devlete geri dönüş kurumsal olarak veya söylem düzeyinde ne anlama geliyor?” sorusuna yanıt verilirken siyaset ve toplum yönetiminde ciddi değişimlerin yaşanacağının da altı çiziliyor.

 

Daha da önemlisi, devlete geri dönüşün ve devletin öneminin artmasının devletin topluma, bireye ve yerel yönetimlere karşı iktidarının güçlenmesi ve devlet güvenliğinin ayrıcalıklı konuma gelmesi anlamına gelmediği de söyleniyor.

 

Tam tersine, devlete geri dönüş, toplumsal krizlere, çalkantılara ve sorunlara çözüm bulmada ve toplumun-bireyin yaşamsal güvenliğini sağlamada kurumsal ve materyal temelde “devlet kapasitesi”nin artması anlamına geliyor.

 

Korona pandemisi, sağlık alanında insan sermayesi (sağlık görevlilerinin niteliği), hastaneler, yatak sayısından yoğun bakıma var olan mekansal altyapı, test sayıları, maske ve diğer materyallerdeki stok, vb. alanlardaki kapasitenin ne kadar önemli olduğunu bize gösterdi.

 

Devlet kapasitesi kavramının sağlık alanı gibi “ekonomi ve gıda güvenliği” ve “dijital” alanlarda da kritik önem taşıyacağını söyleyebiliriz. Devlet iktidarı ve güvenliğinden daha çok, devlet kapasitesi, siyasette ve toplum yönetiminde başarının anahtarı olacak.

 

Kapsayıcı Yönetim

 

Peki, devletler kapasitelerini nasıl arttırırlar? Ne tür bir yönetim anlayışı devlet kapasitesinde güçlenmeyi olanaklı kılar? İkinci değişimi, güç merkezli yönetim anlayışının yerine “kapsayıcı yönetim” anlayışının önem kazanmasında görebiliriz. Bu noktada, “kapsayıcılık” (inclusiveness) kavramından ne anlaşılması gerektiğini açmanın yararlı olacağını düşünüyorum.

 

Kapsayıcılık ya da kapsayıcı yönetim üzerine yapılan çalışmalarda birbirleriyle ilişkili üç ilkenin altı çiziliyor: (a) Farklı aktörlerle “işbirliğine dayalı çalışma” anlayışı, (b) topluma kimlikler ve kültürel normlar temelinde değil, “haklar ve vatandaşlık” temelinde yaklaşmak, (c) kutuplaşmayı körükleyen değil, “toplumsal uyum ve birlikte yaşama”yı güçlendiren tavır ve söylem.

 

Bu üç ilke, kapsayıcılık kavramının içini dolduruyor, “demokratik ve adil yönetim”le ilişkisini kuruyor ve bir yönetimin kapsayıcı olma derecesi ve başarısını belirliyor. Güç ve güçlü lider merkezli yönetim anlayışı yerine kapsayıcı yönetimin başarısı, işbirliği-haklar-toplumsal uyum üçgenini uygulamaya sokmasında ortaya çıkıyor.

 

Dahası, kapsayıcı yönetim anlayışı, yasama-yürütme-yargı arasında “güçler ayrımı”, “yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı”, “yerel yönetim”lerin (adem-i merkeziyetçiliğin) güçlendirilmesi ve “eşit vatandaşlık” temelinde tanımlayabileceğimiz (ülke yönetimindeki kurumlar arasındaki) “denge ve denetleme sistemi”nin etkin çalışmasına olanak sağlıyor.

 

İktidarın ve gücün sınırlanması için gerekli olan denge ve denetleme sistemi ile kapsayıcı yönetim anlayışının birleşiminin krizlere karşı devlet kapasitesini arttırmanın ve sürdürülebilir başarının anahtarı olduğunu söyleyebiliriz.

 

Devletler, kapsayıcı yönetim anlayışı çerçevesinde yerel yönetimler ve sivil toplumla ne kadar çalışır ve işbirliği yaparsa o kadar kapasitelerini arttırıyorlar ve krizlerle mücadelede başarılı oluyorlar.

 

Yerel yönetimlere ve sivil toplum kuruluşlarına “benim siyasetime, kimliğime, ideolojime yakın olanlar-uzak olanlar” ayrıştırması yapmadan yaklaşan, “kayırma-dışlama/cezalandırma zıtlığı”nda hareket etmeyen; aksine, işbirliği-haklar-toplumsal uyum ekseninde kapsayıcı yönetimi benimseyen ülkelerde pandemiye karşı başarı elde edildi.

 

Korona pandemisine karşı mücadelede başarılı olmuş ülke örneklerinin her biri ve hepsinin kapsayıcı yönetim tarzını ve işbirliği-haklar-toplumsal uyum ilkelerini belli derecede benimsediklerini ve denge ve denetleme sistemine uygun hareket ettiklerini görüyoruz.

 

Dahası, sağlık alanında yaşadığımız krizin ekonomi (işsizlik) alanına, gıda ve su güvenliğine ve iklim değişikliğine doğru yayılmasıyla; diğer bir deyişle, tek değil, fakat “çoklu krizler”in ortaya çıkmasıyla kapsayıcı yönetimin çok daha önemli ve hayati olacağını vurgulamalıyız.

 

Temel İhtiyaçlar ve Sosyal Güvenlik

 

Bu noktada, üçüncü değişimin, kimlik siyasetinden “temel ihtiyaçlar siyaseti”ne geçişle yaşanacağını söyleyebiliriz. Devlet kapasitesi ile kapsayıcı siyaset ve toplum anlayışını gerekli kılan bir diğer unsur da, yaşadığımız sağlık krizinin işsizlik krizi, gıda-su krizi ve iklim kriziyle ilişkili yapısı. Pandemi, “sağlık-işsizlik-gıda/su üçgeni”nde büyük bir meydan okuma yarattı.

 

Vurgulayalım: Bu üçgen, iklim değişikliğiyle çok daha karmaşıklaşıyor; özünde insan yaşamındaki “temel ihtiyaçlar”la (basic needs) ilişkili olup temel ihtiyaçları siyasetin merkezine taşıyor. Temel ihtiyaçlar, siyaset ve toplum yönetimi alanlarında merkezi konuma gelirken, son yıllarda bu alanları şekillendiren kimlik siyasetinin önüne geçme ve kimlik siyasetini ikincil plana itme potansiyelini de içinde taşıyor.

 

Korona pandemisiyle mücadelede başarılı olma gibi, post-korona dünyada sağlık, işsizlik, gıda/su vb. alanlarda toplumun ve bireylerin temel ihtiyaçlarına yanıt veren siyasi aktörlerin daha başarılı olacaklarını ve toplumdan daha fazla destek alacaklarını öngörebiliriz.

 

Kimlik siyaseti devam edecektir; ama tek başına siyaseti şekillendirmesini artık varsayamayız. Sağlık-işsizlik-gıda/su güvenliği üçgeninde başarılı ve inandırıcı olma, siyaset ve toplum yönetiminde de başarının önemli bir unsuru olacaktır.

 

Toplumsal Uyum

 

Dördüncü değişim, siyasi, duygusal, kimliksel kutuplaşma sorununu körüklemek ve bu sorundan fayda sağlamak yerine “toplumsal uyum ve birlikte yaşama”yı temel alan bir siyaset ve toplum yönetimi anlayışının siyasi alanda önem kazanmasıyla yaşanabilir.

 

Korona pandemisiyle mücadelede başarı örneklerin hepsinde siyasi ve duygusal kutuplaşmanın endişe verici boyutta olmadığını; buna karşın, “toplum ve bireylerin normlara ve kurallara uyması ve kurumlara güvenmesi” anlamına gelen “toplumsal uyum”un ve birlikte yaşama kültürünün güçlü olduğunu görüyoruz.

 

Altını çizelim: Toplumsal uyumun güçlü olması için, kültür kadar devlet-yerel yönetim-sivil toplum üçgeninin kapsayıcılık ilkesi içinde işbirliği yapması da çok önemli. Kurumsal kapsayıcılık ve denge ve denetleme sistemini içselleştirme, toplumsal uyum ve güveni de arttırıyor.

 

Özellikle de, “sağlık-işsizlik-gıda/su güvenliği” alanlarında yaşamaya başladığımız çoklu krizler ortamında, kutuplaşmayı körüklemek yerine toplumsal uyumu güçlendirme çabasının siyasi aktörlerin başarı derecesini belirleyeceğini öngörebiliriz.

 

Sürdürülebilir Kalkınma

 

Beşincisi, ekonomik büyüme ve zenginleşmeden “sürdürülebilir kapsayıcı kalkınma”ya geçiş: Devlet-toplum-birey kadar, her türlü canlı yaşam ve doğayla ilişkimizde, krizlere karşı dayanıklı (resilient) olmanın ön koşulunun “kapsayıcı kalkınma” olduğu bir döneme girdik.

 

Korona pandemisi, temel ihtiyaçlar ve yaşamsal (ontolojik) alanlarda büyük bir riski ortaya çıkararak bize bunu gösterdi. Kapsayıcı kalkınmanın dayanıklı ve sürdürülebilir olmanın ön koşulu olduğunu gördük.

 

Birleşmiş Milletler’in “Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları”nın siyaset ve toplum yönetiminde giderek önem kazanacağı bir döneme girdik. Devletin kapasite artışı için, gerek yerel yönetimler ve sivil toplumla gerekse uluslararası örgütlerle işbirliği yapmasının merkezinde sürdürülebilir, kapsayıcı kalkınma anlayışı olacak. Bu, siyasi aktörlerin başarılı ya da başarısız olma derecesini de etkileyecek.

 

Post-Korona Türkiye ve Siyaset

 

Sadece küreselleşen dünya ölçeğinde değil, Türkiye’de de korona pandemisinin siyaset ve toplum yönetiminde ciddi değişimler yaratmaya başladığını görüyoruz. Post-Korona dünya gibi “Post-Korona Türkiye” döneminin başladığını söylemenin abartılı olmadığını düşünüyorum. Siyasetin ve toplum yönetiminin değişen parametreleri, Türkiye’de de siyasi alanın şekillenmesinde ve siyasi aktörlerin başarı derecesinde etkili olacaktır.

 

“Sağlık-işsizlik-gıda/su güvenliği üçgeni”nde yaşamaya başladığımız ve iklim değişikliğiyle giderek derinleşecek çoklu krizler ortamında devlet kapasitesinin dayanıklılık ve sürdürülebilirlik çerçevesinde nasıl arttırılacağı sorusu üzerine yapılan kamusal ve akademik tartışmaların siyasi alanı yeniden şekillendireceğini düşünüyorum.

 

Üstelik unutmayalım: Kentleşen, hatta kentli bir dünya ve %70-72 oranında kentli bir Türkiye’de yaşıyoruz. Korona pandemisiyle mücadelede başarılı olmuş örneklerde gördüğümüz gibi, kentler, yerel-kent yönetimleri ve sivil toplum örgütleri, sağlık ve diğer alanlardaki meydan okumalara karşı başarılı olmada önemli roller oynuyorlar ve sürdürülebilir çözümlere katkı veriyorlar.

 

Türkiye, korona pandemisiyle mücadelede belli ölçüde başarılı oldu. Sağlık alanında Cumhuriyet tarihi içinde oluşmuş devlet kapasitesi, kurumsal altyapı ve kaliteli sağlık çalışanları, bu başarının mimarı oldular. Türkiye, kapsayıcı bir yönetim anlayışıyla pandemiyle mücadelede daha da başarılı olabilirdi.

 

Bununla birlikte, Türkiye’nin, “sağlık-işsizlik-gıda/su güvenliği” alanlarında ortaya çıkmaya başlayan çoklu kriz ortamına ne kadar hazır olduğunu, ne kadar devlet kapasitesine sahip olduğunu bilmiyoruz. Ekonomi ve diğer alanlardaki meydan okumalara çok daha kırılgan bir yapıya sahibiz. İçine girdiğimiz çoklu kriz ortamında, siyasetin değişen parametrelerini çok daha net gözleyeceğiz ve tartışacağız.

 

Son dönemde ortaya çıkan erken seçim ve darbe tartışmaları; kutuplaşma sorununu körükleyen siyasi mesajlar; televizyon kanalları ve sosyal medya yoluyla muhalefet parti temsilcilerine, kadınlara, gazetecilere, ve farklı olana yapılan yaşamsal tehditler; her biri siyaset alanında başlayan değişimin tezahürleri. Bu tartışmaların ve tehditlerin bugün ortaya çıkmasının nedeni, korona pandemisiyle başlayan siyasetin değişen parametrelerine siyasi aktörlerin nasıl yanıt vereceği noktasında yaşanan belirsizlik.

 

Daha önemlisi, sağlık-işsizlik-gıda/su güvenliği alanlarında yaşanan çoklu krize, başta Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı olmak üzere, HDP ve yeni partilerin nasıl yanıt vereceğini ve verdikleri yanıtlarda ne kadar başarılı olacaklarını bilmiyoruz. Söylem düzeyinde yapılan tartışmaların gerisinde, “Post-Korona Türkiye nasıl yönetilecek” sorusuna yanıt vermede siyasi aktörlerin yaşadığı zorluk var.

 

Fakat şunu biliyoruz: Post-Korona Türkiye, büyük ölçüde, siyasetin ve toplum yönetiminin değişen parametreleri tarafından şekillenecektir.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.