Posthuman Faşizm

Küresel olarak sağlığın aciliyeti toplumların bütünlüğünün en zenginlerinin değil en yoksul üyelerinin refah ve huzuruna endeksli olabileceğini göstermektedir. Öyle ki sağlık hizmeti istihdam koşullarıyla ilişkilendirilemez ve Bernie Sanders’in Demokratik Parti’den başkan adaylığı sırasında tekrar tekrar söylediği gibi, sağlık hizmetlerinin temel bir insan hakkı olarak anlaşılması zorunludur.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Geçtiğimiz onlarca yılda değilse de son birkaç yılda, faşizmin hayaleti 20. yüzyıldaki mezarından kaçtı ve günümüze musallat oldu. Küresel COVID-19 salgınıyla da bu çağa özgü bir “Reichstag Yangını”1 ihtimali ile karşı karşıyayız. Reichstag Yangını, Adolf Hitler’in şansölye olmasından tam olarak dört hafta sonra Alman yasama organını hedef alan bir kundaklama eylemiydi. Felemenk bir konsey komünisti olan Marinus van der Lubbe tarafından gerçekleştirilmiş olduğu iddia edilmişti. Naziler alelacele bu yangının komünist bir kumpasın sonucu olduğunu öne sürdüler ve bu iddia iktidara ve devletin tam yapısına el koymalarının bahanesi oldu.

 

The Economist’in yakın bir zaman önce işaret ettiği gibi, Azerbaycan’dan Togo’ya bir düzine kadar devlet, daha fazla güç elde etmek için salgını kullanmaya başladı bile. Aslına bakılırsa, bu gelişme Washington, Budapeşte ve Delhi’de özellikle göze çarpıyor.

 

Ülkesindeki mahkemelerin bağımsızlığını daha önceden sınırlamış olan Macaristan Başbakanı Viktor Orbán, salgın sırasında yürütme organının kurumsal sınırlarını belirleyen temel liberal-demokratik ilkeyi bertaraf ederek, yasama organını kendi uygun bulana kadar askıya aldı. Orbán şimdi ülkeyi kararnamelerle yönetiyor. Hindistan’da RSS2 – Modi’nin arkasındaki yarı-faşist Hindu milliyetçisi güç – oldukça klasik bir faşist hamleyle düşman” olarak gördüğü İslamı COVID-19 hastalığı virüsünün toplumsal yapıdan uzaklaştırılması gereken (abject) taşıyıcısı olarak nitelendirdi.

 

Jason Stanley ve Federico Finchelstein’in Hindistanlı gazeteci Rana Ayyub vasıtasıyla yakın zaman önce belirtmiş olduğu gibi “CoronaJihad” ve “BioJihad” hashtagleri Twitter aracılığıyla hızla yaygınlaştı. Keşmir’in anayasaya aykırı olarak ilhakı ve baskı gören ve aşağılanan azınlık grubuna karşı açıkça ve hiç pişmanlık duymadan Vatandaşlık Kanunu’nda ayrımcılık yapan değişiklikleri, elbette, Müslümanların hedef gösterilmesi izledi. Trump, üç siyahın, George Floyd, Breonna Taylor ve Ahmaud Arbery’nin, görevde olan ya da eski polislerce öldürülmesiyle patlak veren isyanlara yanıt olarak karakteristik bir yola, kaba kuvvete başvurdu.

 

Kendini hukuk ve nizamın başkanı olarak sunan Trump sabık bir ırkçıdan, Miami Polis Şefi Walter Headley’den, alıntı yaparak (“yağma başladığında silahlar da ateşe başlar”) eyalet valilerine protestocuların “baskı altına alınması” gerektiğini söyledi. Şu ana kadar buna karşı konulmuş olsa da, orduyu protestoları bastırmak için göreve çağırdı. Trump’ın başkanlığını tanımlayan fotoğraf olasılıkla, göstericilere göz yaşartıcı gaz atılmasının ardından St. John’s Episcopal Kilisesi’nin önünde İncil ile poz verirkenki görüntüsü olacak. Belki de faşizmin hayaleti artık “özgürlükler ülkesi”nde beden buluyor.

 

Olan biten bu olsa da, yine de “faşizm” sözcüğü kullanırken dikkatli olunmalı. Bu terim – özellikle solda – sıklıkla ayrım yapılmadan siyasal muhalifleri yermek üzere kullanılır oldu ve böylece mütemadi bir biçimde tüm anlamını kaybetme tehlikesi bulunuyor. O halde, ne bakımdan küresel çapta faşizmin yeniden ortaya çıkışına tanıklık ediyor olduğumuzu söyleyebiliyoruz?

 

İki yıl önce New Left Review’e yazan Dylan Riley, 20. yüzyıl faşizmi ile Trump gibi günümüz otoriterlerini dört ekseni (jeopolitik bağlam, sınıf ve ulus arasındaki ilişki, ekonomik krizler ve sivil toplum ve siyasi partilerin karakteri) baz alarak karşılaştırdığımızda, bugün karşı karşıya olduğumuz sorunun faşizme yakın herhangi bir şey olduğuna dair ikna edici bir kanıt sunmadığını öne sürmüştü. Bununla birlikte Samir Amin’in 2014’te geleceği sezerek iddia ettiği gibi, faşizmin 20. yüzyıldaki kabının şeklini tamı tamına alması gerekmez ve iki temel unsuru içeriyor olmasına bakılarak kolaylıkla anlaşılabilir. Birincisi kapitalizm krizine yanıt olması. İkincisi de, bir “halk” düşüncesine– genellikle “güçlü” bir lider figüründe yoğunlaşan- bağlı kolektif kimliklerin hoşuna gidecek bir şekilde “demokrasi”nin kategorik bir reddini yürürlüğe koymasıdır.

 

Geçmişin ve bugünün faşizmleri arasındaki ilişki sorununa oldukça farklı ve tartışmaya açık yanıtlar verilmiştir. Fakat bu soruna değinenlerin çok azı, Aimé Césaire’nin endokoloniyalizm kuramını ya da Avrupa modern sömürgeciliğinin tahakküm tekniklerini Avrupa’nın kendisine uygulamasını temsil eden faşizm fikrini göz önünde bulundurmuştur (Hannah Arendt ve Enzo Traverso bunun iki önemli istisnasıdır). Bugünü bu bakış açışıyla değerlendirirsek, çağdaş faşizmin extraktivizmde ve anti-humanizmde değil de post-humanizmde nasıl temellendiğini anlarız.

 

Anti-humanizm, 20. yüzyıl faşizminin, diğerlerinin yanısıra, Aydınlanma ve Fransız Devrimi’nin evrenselci mirasına geri dönmeye yönelme yolunu ifade eder. Çağdaş faşizm ise bunun tersine, tüm kişi kategorilerinin sözde önemini yitirmiş ve icabına göre kullanılabilir olması durumuna dayandırıldığı ölçüde bir “post-humanizm” üzerine temellenir. Yaşamakta olduğumuz COVID-19 salgınının bunu açıklığa kavuşturması an meselesi ve Siyahların polislerce öldürülmesi bunu, istisnai bir çabuklukla, ikna edici bir biçimde ortaya koyuyor.

 

Bugünün faşizmi geçmişe şu şekilde sığınır: Medeni Haklar Kanunu’ndan önce (İç Savaş’tan önce değilse) bir “büyük” Amerika faraziyesine; Macarların Macaristan’da bulunan otantik anayurtlarına; ve Hindular için arındırılmış bir Hindistan’a (Hindustan). Başka bir ifadeyle, ekolojik olarak planlanmış bir değer yitiminin söz konusu olduğu bir çağda, çağdaş faşizm gelecek hakkında bir iddiada bulunma zahmetine dahi girmez. Hakkında konuşacak yeni bir düzen yoktur. Basitçe, yeryüzünden doğal kaynakların çıkarılmasına ve varlıklardan kira veya faiz elde edilmesine daha da ağırlık vererek, bunlara dayanarak varolan düzenin sağlamlaştırılması söz konusudur.

 

Nitekim, günümüzde hiç de istikrarsız görünmeyen devasa finansal petrol ve doğalgaz yatırımları “iklim değişikliği çıkmazı”ndan geçerek, geleceği tamamen ortadan kaldırma tehdidinde bulunuyor. Bu bize Césaire’in kolonyalizm ve faşizm arasındaki derin ilişki üzerine görüşlerini hatırlatıyor. Tıpkı artı(k) emek süresinin, sermaye tarafından giderek uluslararasılaşan, ırksallaştırılan ve güvencesizleştirilen iş gücünden çıkarıldığı gibi, kaynaklar da mütemadi ilkel birikim biçimleri aracılığı ile yeryüzünden zorla çıkarılır (Glen Coulthard’ın Red Skin, White Masks adlı kitabında ileri sürdüğü gibi). Bu süreçler Küresel Güney’de bulunan toplumları ve dünya genelindeki yerli toplulukları orantısız bir şekilde etkilemektedir.

 

Bu durumu, Kanada Devleti’nin — kumbaya3 “liberal çokkültürcülük” modelinin — COVID-19 tecridi koşulları altında süren büyük enerji altyapı projelerine (hidro, LNG ve katran) ruhsat vermek için istisna mantığını kullanma isteğinde bile görüyoruz. Yerli ve sömürgeci arasındaki ilk temas günlerinde hastalığın silah olarak kullanıldığı anımsandığında, bu istisna halihazırda savunmasız yerli toplulukları ciddi bir sağlık felaketi riski altına sokmaktadır. “Endokoloniyalizm” kavramı Kanada bağlamında uygunsuz olabilir. Bunun yerine Kanada daha çok açık bir yerleşimci sömürgecilik örneği gibi görünebilir.

 

Bununla birlikte, vurgulamak istediğim şey, yerleşimci sömürge devletinin kendi hukuk normlarının altını açık bir şekilde oymakta olduğu — örneğin, Kanada Yüksek Mahkemesi’nin kendi kararlarını geçersiz kılmak için bir mahkeme emrini kullanması gibi. Bir başka deyişle, saldırı altında olan şey hukukun üstünlüğü ve buna karşılık gelen yürütme gücünün aşırılığı. Aynı mantık, hem Modi Hükümeti’nin kaynak çıkarma gündeminde yer alan Chhattisgarh eyaletindeki yerli kabile halklarına (Adivasis) karşı sürdürdüğü savaşta hem de Jair Bolsonaro’nun Amazon havzasındaki demir yumruklu kalkınma programında görülebilir.

 

Endokoloniyalizm, Britanya Kolumbiyası’nda bulunan Wet’suwet’en bölgesinde ve Standing Rock’taki boru hattına karşı direniş hareketlerinde, yerlilerin militarize edilmiş kontrolünde açıkça görülmektedir. Britanya Kolumbiyası Üniversitesi (UBC) Métis Çalışmaları Hukuk Profesörü Patricia Barkaskas’ın yakın bir zaman önce, Kanada da görülen yerli karşıtı polis şiddetine ilişkin yorumunda belirtmiş olduğu gibi “Yerli halk olarak bizlerin, Kanada devletinin bizi ortadan kaldırma niyetinde olan askeri kolu Kanada Kraliyet Atlı Polisi (RCMP) ile uzun bir geçmişimiz vardı, bunlar yok olmadı.

 

Endokoloniyalizm yapısal eşitsizliğe, ırkçılığa ve Siyah ve Kahverengi toplulukların aşırı bir biçimde polis kontrolünde tutulmasına karşı süregelen protestolar sırasında sokaklarda devriye gezen polis ile aşırı sağcı silahlı milisler arasındaki suç ortaklığını da, şüphesiz, aşikar etmektedir. Bu da, devletin baskıcı organının, militarize polis güçlerinin ve ulusal muhafızların çoğunlukla Siyah ve Kahverengi muhitlerde tam olarak işgal ordularını oluşturduğu bir başka açık endokoloniyalizm biçimidir.

 

Post-human faşizm insanlık karşıtı 20. yüzyıl biçiminin aksine, üzerinde kaynak çıkarımının derinleştirdiği emeğin kitlesel olarak değersizleştirildiği, yaygın otomasyon ve robot teknolojilerinin, özdevimli öğrenmenin ve yapay zekanın istihdamının- teknolojinin gelişimi dolayısıyla insanlığın olası bir kendini değersizleştirmesinin- açtığı yarık üzerinde konumlanır. Böyle bir mantık Critique of Black Reason’da (2017) Achille Mbembe’nin “dünyanın Siyahı olmak,” “terkedilmiş özne”ler (abandoned subject) oluşturma çağrısını zorunlu kılar:

 

Böyle işçiler yok artık. Sadece çalışan göçebeler var. Öznenin geçmişteki draması sermaye tarafından sömürülmekse, bugün halkın trajedisi artık sömürülemeyecek olmasıdır. Onlar “lüzumsuz beşeriyet” rolünden daha da aşağıya indirilmiş, terk edilmiş öznelerdir.

 

Bu lüzumsuzluk hali şimdi hükümetlerin salgın yayılmışken ihmal ya da hizmete sokma yoluyla fazlalık sayılan toplum üyelerinin yanı sıra işçileri özellikle de beyaz olmayan insanları virüse yakalanma ve hatta virüsten ölme tehlikesiyle karşı karşıya bırakmasıyla netleşiyor (San Francisco’nun Mission Bölgesi’nde UCSF araştırma merkezi tarafından yapılan yakın tarihli bir çalışma pozitif vakaların yüzde 95’inin Latin kökenliler olduğunu gösterdi). Elbette insan emeğinin bu tarihsel andan önce hiç bu kadar “elzem” görünmediği öne sürülebilir. Ancak eyaletler, aşırı yüksek riskli bir alanda bulunan ve kişisel koruyucu ekipman talep eden ön safhalardaki işçilerin toplu halde ölümüne razı olduklarını gösteriyor. MTA metro kondüktörü ve yazar Sujatha Gidla çalışma arkadaşlarının “biz gerekli olanlar değil, kendini feda edenleriz.” dediğini belirtiyor.

 

Bir nükleer savaş sonrasının tasviri olarak kabul edilen Oyun Sonu (Endgame) adlı eserin bir yerinde Samuel Beckett, doğanın yok edilmesini zamanın kendisini durma noktasına getirdiği özel bir uzamsal konfigürasyon olarak alarak betimler. İnsanın değersizleştirilmesini hissiz düşüncelerde, genellikle müstehcen terimlerle, sadece varoluşlarına indirgeyerek ve kendi anlıklarının ötesinde jeopolitik güçlerin gizemli entrikalarına tabi kılınmış olarak temsil eder. Sosyal iş bölümünün etkileri felç edicidir: Hamm ayakta duramaz, yardımcısı Clov oturamaz. “Her insanın kendine özgülüğü diye açıklar Hamm. Böyle bir sosyal beraberliğin dışında yaşadıklarında, Hamm’ın ebeveynleri figüratif olarak tarihin çöpüne, kelimenin tam anlamıyla çöp kutusuna tıkılmış olana indirgenir.

 

Bugün bu üzücü bir biçimde eziyet verici bekleme, oyunun son bulmasını bekleyerek yaşayanlar için cenaze evlerine dönüşen bakım evlerini akla getirmektedir. Ekolojik krizin bu yepyeni boyutunda devletler yaşlıyı, hastayı, yoksulu, muhtaç olanı, Siyahı ve Kahverengiyi piyasa mantığı için kurban etmeye hazır görünüyor. Ancak bu durum, egemenliği devasa küçülmeyle üretimin kaçınılmaz olduğu, hisse değerlerinde dramatik artışlar olan pek çok şirketin genel merkezi tarafından yapılan nefes kesen her basın açıklamasında zaten görülebilirdi. Teksas’ın Cumhuriyetçi Vali Yardımcısı Dan Patrick Fox haber bülteninde Tucker Carlson’a yaşlıların kendilerini torunları için, ki bu “ekonomi” uğruna demek oluyor, feda etmeyi düşünebileceklerini önermişti. “Git bak bakalım ölmüş mü” diyerek Clov’u annesine yönlendirir Hamm. Kapitalist piyasa ölüm ile beslenir.

 

Faşizmi, endüstriyel kapital ve küçük burjuvazi arasında bir ortaklığın, emperyalist rekabetler ve aşırı üretimin kapitalist krizleri bağlamında, işçi sınıfı ve onun siyasi örgütlenmelerine karşı konumlanan devrimci kitlesel hareket şeklinde klasik biçimde ele alan tanımımızı dikkate alırsak, bugün karşı karşıya olduğumuz şeyi “faşizm” olarak tanımlayıp tanımlayamayacağımız açık olmaktan oldukça uzaklaşır. Ama örgütlü emeğin yenilgisi ve yeniden birleşmesinden sonra da, belli bir faşizm hayaleti yine de günümüze musallat olmayı sürdürür: orada ölü emeğin yaşamdan artı değerin mekanik çıkarımına karşı yok denecek kadar az kırılgan direnişi kalır. Bu tür bir yenilgi katlanmış sömürgecilik ve endokolonizasyona, ırkçılığa, militarizme ve en nihayetinde savaşa giden yolu açar. Bu oldukça çabuk bir biçimde beden bulmuş görünen faşizm hayaletinin çağdaş yüzüdür.

 

Durum ne kadar vahim olursa olsun yine de emek mücadelesinin büyümekte olduğuna dair umut verici işaretler vardır. Tıpkı işverenlerinin salgına karşı aldığı önlemlerin yetersizliğini protesto ederek 1 Mayıs’ta greve çıkan Amazon, Instacart, Shipt ve Whole Foods işçilerinin yakın bir zaman önce sergilediği gibi. Birleşik Devletlerde ve küresel ölçekte eşitsizliğe, sistematik ırkçılığa, özellikle Siyah ve Yerlilere yönelik polis şiddetine karşı son isyanlar, polisin mali kaynağının kesilmesi çağrılarıyla anlamlı bir değişime doğru ilerlediğini göstermektedir.

 

Küresel olarak sağlığın aciliyeti toplumların bütünlüğünün en zenginlerinin değil en yoksul üyelerinin refah ve huzuruna endeksli olabileceğini göstermektedir. Şu da kararlı bir biçimde göstermiştir ki sağlık hizmeti istihdam koşullarıyla ilişkilendirilemez ve Bernie Sanders’in Demokratik Parti’den başkan adaylığı sırasında tekrar tekrar söylediği gibi, sağlık hizmetlerinin temel bir insan hakkı olarak anlaşılması zorunludur. Bu, neoliberal düzenin tamamının üzerine oturduğu yerinden kayan toprağın “tahakküm eden bireyciliğin” nihilist illüzyonlarının altını çizdi. Tedirgin edici ve çekişmeli olan evrensel temel gelir düşüncesi tartışmasını büyük bir aciliyetle ve ciddi bir şekilde canlandırdı.

 

Kuşkusuz bu salgın, ekstraktivizm, endokolonizasyon ve insanın gereksiz hale gelmesi etrafında inşa edilen daha fazla otoriter güç konsolidasyonu için bir açılım oluşturdu, ancak aynı zamanda çok farklı bir toplum biçimi tezahürü için alan da açtı. Hangi yolu seçeceğimiz bir örgütlenme meselesi olacak.

__

1 Reichstag Yangını: Almanya parlamento binasının 27 Şubat 1933 yılında kundaklanması olayı (Ç.N.).

2 Rashtriya Swayam Sewak Sangh(RSS): Türkçesi “Hindistan Gönüllü Organizasyonu” olan örgüt paralimiter Hindu milliyetçisi bir hareket. Hindistan’ın bir Hindu devleti olarak kalmasını amaçlayan RSS, Müslüman, Hıristiyan ve Sih azınlıklara yönelik katliam ve pogromlarda etkin rol oynarken, milislerinden biri Gandhi’nin 1948’deki suikastından da sorumludur (Ç.N.).

3 Kumbaya (Come by Here) Amerika’da bir halk şarkısı, 1960larda Medeni Haklar Hareketiyle ilişkilendirilerek anılıyor, 1990lardan sonra bir deyim halini alarak 1960ların naif idealizmine göndermede bulunmak üzere kullanılıyor (Ç.N.).

 

Bu yazı 20 Ağustos 2020 tarihinde LA Review of Books sitesinde yayınlanmış olup Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.