Rol ve Toplumsal Yapı

Türkiye’de başlangıçtan beri siyaset, olması gerektiği biçimiyle gücünü toplumdan ve toplumsal yapılardan almıyor; hayatın geriye kalan neredeyse bütün alanlarını kendisiyle ilişkilendirerek ipotek altına almayı tercih ediyor ve bu da kendiliğinden hayatın her alanının siyaset tarafından zehirlenmesi, en azından dondurulması sonucunu doğuruyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

En büyük sorunlarımızdan biri de diğer bütün alanlarda olduğu gibi başlangıçtan beri toplumsal yapılarımızın doğası ve işlevine yönelik ciddi bir teori kuramamış olmamızdır. Toplumsal yapılar doğalarına uygun işlevlerle donatılıp nesnelleştirilmediği, onları yönetecek aktörlerin insafına terk edildiği ve rol dağılımları ehliyete göre yapılmadığı sürece toplumsal sorunlarımızın da nesilden nesle tevarüs edeceği açıktır.

 

Pratik hayatın her adımda biraz daha belirsizleşip değersizleşmesinin ve amaçsızlığa savrulmasının sebeplerinden biri de teori yoksunluğudur. Sağlam bir teorinin ışığıyla buluşmayan bütün pratikler yönsüz, yordamsız ve bağlamsız eyleyişin hışmına uğrar. Siyaset, sosyoloji, kültür, sanat, edebiyat hayatı gibi alanların hemen hepsi teori yoksunu olduğu için kısır pratiklerin protezleri olarak kendilerini tahkim etmek zorunda kalıyorlar. Üretimden ziyade tüketime, ihraçtan ziyade ithale, anlamaktan ziyade yargılamaya yönelik bir işleyişle karşı karşıya oluşumuzun ve bunun ağır faturalarını ödemek zorunda kalışımızın en önemli sebeplerden biri teori yoksunluğumuzdur.

 

 

Eyüp Kemerlioğlu ile Mustafa Gündüz’ün ortak yayını olan Rol ve Toplumsal Yapı adlı çalışma bir anlamda yukarıda müzakere edilen meselenin “teorik boyutunu” ele almaktadır. Kitap ideal ve idealden sapmış toplumsal yapıların roller ile kurduğu ilişkiyi temellendiriyor. Eserde bir yanıyla işlevinden uzaklaşmış rollerin toplumsal yapıları nasıl çürüttüğüne diğer yönüyle de sağlam toplumsal yapıların rol dağılımını nasıl planladığına yönelik görüşler yer alıyor. 

 

Beş bölümden oluşan kitap rol kuramı, kişi ve toplumsal rol, rollerin yapısı ve ilişkileri ile rol, topluluk ve toplum arasındaki ilişkiyi irdeliyor ve hemen bütün yönleriyle günümüze ışık tutan bir perspektif ortaya koyuyor. Kitabın sonunda rol teorisindeki gelişmelere değiniliyor ve postmodern dünyanın profesyonel alanlarındaki ilişki biçimlerinin gelecekte nasıl şekilleneceğine dair öngörüler sıralanıyor.

 

Zygmund Bauman postmodern sürece özgü ahlaki tutumları anlattığı denemelerden oluşan Parçalanmış Hayat adlı kitabında şöyle der: “Biz kaçınılmaz olarak varoluşsal anlamda ahlaki varlıklarız.”[1] Yazara göre bu ahlaki özle donatılma kendiliğinden bir “başkaları ve başka şeyler için oluş alanı” yaratmakta ve hayat bir baştan ötekine başkaları için varolmanın sahnesine dönüşmektedir. Gelin görün ki şu veya bu sebepten bu ontolojik zemin kayganlaşıyor, özü parçalanıyor, dağılıyor ve başkaları için olmaya ayarlanmış iç dünyalar zehirlenerek hayatın bütününü kendisi için tahayyül eden, her şeyi kendinden menkul addeden korkunç egolarla nefeslerinden ateş çıkarmaya, dünyayı kasıp kavurmaya yeltenen bir sosyolojinin etkisi altına giriyor.

 

Bu dönüşümü yapan nedir? Kökü ve çekirdeği ahlaka ayarlanmış bir iç dünyayı gövdeye, dallara ulaşınca uçlarda zehirle buluşturan ve alabildiğine ahlak dışı bir pratikler jimnastiğine dönüştüren saik nereden kaynaklanmaktadır? Nedir o eylem alanının gözlerini harika ilişkilere bakarken karartan, sönükleştiren, çoğu zaman da büsbütün kapatarak ilişkileri gıcırtılı, yaralı bereli, birinin ötekini aşındırdığı, hatta düşman belleyip yok etmek için fırsat kolladığı bir menzile taşıyarak orada cehennemi bu dünyaya taşıyacak, görünür kılacak sahneler üreten ur? Ne olup bitmektedir de bu ahlaki varlıklar ahlaksızlığın bin türlü yöntemini öğrenmekte, onu kanıksamakta, hatta daha da ilerisi, bir stratejiye dönüştürerek yaşamın bütün alanlarına dağıtmaktadır?

 

Nedir, gerçekten nedir pusulası şaşmış, zihinleri dağınık, kurumları yıkık dökük bir topluma bakarken, “bu düzelmeli, elbette bir çaresi vardır” diye dalgın ve soyluca düşünürken gücü eline almanın hemen ertesinde aldığını olduğundan daha berbat hale getiren tortu ve nereden beslenmektedir? Ama belki de Eflatun’un söylediği gibi “akış halindeki bütün şeylerin, bütün türetilmiş şeylerin çürümesi kaçınılmazdır.”[2] Yahut belki de biz kendi irademizle kurduğumuz toplumsal yapılar üzerinden, kendi elimizle eğip büktüğümüz insan doğasını bu kaçınılmazlığın içine olduğundan daha hızlı atıyor, çürümenin dışında tutan mekanizmalar üretmekte ya atıl veya geç kalıyoruz. Daha kötüsü ise çürümeyi engelleyecek mekanizmalar üretmek için yola çıkanların bizatihi kendi elleriyle çürüme stratejileri üretmesidir. Bunun en ileri aşaması ise meleğin şeytan olduktan sonra da melek görünümüyle tezahür etmeye çalışması, kötülüğün en korkunç biçimlerini iyilik elbisesi giyerek uygulaması, kötülüğün stratejisinin iyilik söylemiyle sunulmasının yarattığı etkinin farkında olunarak hareket edilmesi.

 

Açıkça ifade etmeli ki Türkiye’de “parçalanmış hayatlar”dan yayılan koku, siyasetin kendine özgü yozlaşmışlığından kaynaklanmaktadır. Ve siyasi çürümenin kokusu doğrudan doğruya toplumsal yapılara, oradan da o yapıların içine nüfuz eden insanlar üzerinden rollere sirayet etmiştir. Eflatun Devlet adlı kitabında toplumsal yapılar ile rollere dair şöyle der: “Bizim kuracağımız devlette kunduracı kunduracıdır. Kunduracılıktan başka bir de kaptanlık yapmaz. Çiftçi çiftçidir. Çiftçilikten başka bir de yargıçlık etmez. Asker askerdir. Askerlik ederken alım satımla uğraşmaz.”[3]

 

Metnin ilerleyen sayfalarında rollerle ilgili bu sınırlamaya bir de her işi ehline vermenin erdemlerini ekler, nepotizmin zararlarından bahseder ve hakkın, hukukun, adaletin, liyakatin olduğu ideal toplumun çürümeye en uzak toplum olduğuna yönelik bir tespitte bulunur. Bu resim; hiçbir profesyonelliğin ötekine ezdirilmediği, hiçbir alanın öteki tarafından baskılanmadığı, hiçbir dünya görüşünün öteki tarafından lanetlenip hırpalanmadığı, hiçbir insanın toplum veya başkaları gözünde küçük düşürülmediği, her bir oluşun ve oluşumun kendine nefes alabileceği alan bulabildiği ve nefesiyle ötekilerin rahatını kaçırmadığı bir toplumsal kurgudur.

 

Yazık ki Türkiye’de başlangıçtan beri siyaset, olması gerektiği biçimiyle gücünü toplumdan ve toplumsal yapılardan almıyor; hayatın geriye kalan neredeyse bütün alanlarını kendisiyle ilişkilendirerek ipotek altına almayı tercih ediyor ve bu da kendiliğinden hayatın her alanının siyaset tarafından zehirlenmesi, en azından dondurulması sonucunu doğururken, toplumsal rollere yönelik ciddi sapmaları beraberinde getiriyor.

 

Siyasetin toplumun bütün hücrelerine yayılması, siyaset dışı bir dünya tahayyülünü büsbütün ortadan kaldırması bir yönüyle siyaseti ayağa düşürürken öteki yönüyle de her bir profesyonel alanın kendine özgü meşruiyetini siyasetten almak zorunda kalışa dair çürümeleri doğurmaktadır. Bu, siyaset tarafından siyaseti besleyen kanalların kesilmesidir. Siyaset tarafından siyaseti besleyen mekanizmaların kurutulması doğal olarak onun her alanda at koşturmasını, her şeye soyunmasını, her şeyi kendinden menkul addetmesini üretiyor; bu da en basitiyle yorgunluk, güçsüzlük ve zihinsel darlığa; en kapsamlı haliyle de otoriterleşmeyi tek kişiden başlayarak iktidarın bütününe, iktidardan toplumsal yapılara, toplumsal yapılardan bireylere, oradan da derinin altına yerleştirmek suretiyle hayatın sigortası olan bütün akışkanlıkları donduracak, akıl, zihin, duygu tutulmalarına yol açacak, yeşerti ve üretim iklimini metalize edecek bir havanın oluşturulmasına evriliyor.

 

Her bir organın kendine ait alanda kendi becerisini en etkili biçimde kullanması yerine tek bir organın bütün işleri yapmayı üstlenmesinin yaratacağı kaosu ve biçimsizliği düşünsenize? Böylesi tekilleştirici bir atmosferde ölümcül yorgunlukların üreyeceği, bunun zihin kanallarını kapatacağı, zihinsel daralmanın yarattığı kaosun agresif bir dil üreteceği ve o dilin sağlıklı teoriler üretmenin de o teoriye uygun pratikler geliştirmenin de en büyük engelleyicisine dönüşeceği ortadadır.

 

Hayatın çoklu yapısını tekilleştirmek, ‘plüralist’ bakış açılarını ‘tekçi’ olanlar ile yer değiştirtmek ortak aklı tek akla indirgemek düşüncelerle insanları özdeşleştirmeyi beraberinde getiriyor; böylece zihniyetler, kurumlar ve kurumsal yapılar otomatik olarak her bir alanın kendince sivrilttiği aktörlere ve onların insafına terk ediliyor. Böylesi toplumlarda rejimler hızlıca tek adamlığa doğru sürüklenirken kurumlar bireysel inisiyatiflerin insafına terk edildiği için bağlamlarından saparak hızlıca eriyor, her bir kurumun kendine ait yapısı parçalanıyor, sınırlılıklar ortadan kalkınca sorumluluklar unutuluyor ve sorumsuzluk kurumsal yapıları biteviye kaosun kucağına bırakarak erimelerine yol açıyor. Bu vakitten sonra artık kurumlar ve kuralların kendilerine özgü iş ve işleyiş gramerleri, onların tecrübeyle ilişkilendirilen teamülleri, itiyatları da kısa devre yapıyor, her bir kurumun başındaki aktörlerin psikolojileri, mizaçları, içinde bulundukları ruh halleri o kurumların istikbalini belirliyor. Haliyle kurumlar çökünce insanlar da eylemler de değerler ve istikballer de korunaksız kalıyor, kabuğu çatlamış tohum gibi çürümekten başka bir seçenek kalmıyor.

 

Bütün bunlardan dolayı 2021’in son demlerini yaşarken Türkiye geçmişte olduğundan çok daha fazla krizlerle boğuşuyor. Bir taraftan iktidar yönünü, yordamını, sağduyusunu ve baştaki enerjisini yitirmiş biçimde deneme yanılma yöntemleri kullanarak ülkenin savrulmasına yol açarken öteki taraftan muhalefet baştan beri hep yaptığı gibi var olan üzerinden bir eleştiri dili geliştiriyor, onun dışına çıkıp dikey bakış açılarını günümüzle buluşturacak yeni ve farklı bakış açıları üretemiyor. Neresinden bakılırsa bakılsın memleket; kurumları, rolleri, rol dağılımlarıyla vaziyet edemeyen bir iktidar söylemi ile vaziyet etmeye nereden başlayacağını bilmeyen bir muhalefet söylemi arasında, kaosun diline mahkum olarak umudunu yitirmiş ve sadece olup biteni seyretmenin dayanılmaz ağırlığını yaşıyor.

 

Hangisi olursa olsun yapılması gereken şey belli: Kurumları ve kuralları yeniden inşa etmenin teorik çerçevesini oluşturmak, kuralları ve kurumları insana bağlı olmaktan çıkararak onların ruhuna uygun yeni ve makro politikalar üretmek. Toplumsal yapıları kırıp dökmenin, kurallarla hoyratça oynamanın ve toplumsal roller dağıtılırken bireysel inisiyatiflerle hareket etmenin nelere yol açtığının faturasını ödüyoruz. Varoluşumuzdaki ahlaki öz gidince geriye bir şey kalmıyormuş meğer…

_

[1] Zygmunt Bauman, Parçalanmış Hayat,  Çeviren: İsmail Türkmen, Ayrıntı Yayınları İstanbul 2018, s. 10.

[2] Karl Popper, Açık Toplum ve Düşmanları, Çeviren: Mete Tunçay, Remzi Kitabevi, s. 35.

[3] Eflatun, Devlet, Çeviren: Sabahattin Eyüboğlu ve M. Ali Cimcoz, Remzi Kitabevi, s. 88.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.