S-400 Konusunda Fikir Değiştirmeli miyiz?

Ekranlara havalı S-400 grafikleri yerleştirip, Yunanistan Hava Kuvvetlerine teorik olarak Ege Denizi’ni dar eden tüm senaryoların, sözü edilen S-400’lerin Ege’de Yunan uçaklarına karşı uçacak Türk F-16’ları ile nasıl koordine olacağını, Yunanistan Hava Kuvvetleri’ne katılacak F-35’ler ile S-400 arasında beklenen dengeyi, S-400’lerin düşman SEAD (düşman hava savunmasının baskılanması) faaliyetine karşı nasıl korunacağını, Barış Kartalı havadan erken uyarı ve elektronik istihbarat uçakları ile S-400 stratejik SAM sistemlerimizin anlık bilgi paylaşıp paylaşamayacağını da açıklamaları gerekir.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Soru sorma, hem bana yalan da söyletmiş olmazsın böylece”

Charles Dickens, Büyük Umutlar

 

2029, Rusya Federasyonu Batı Askeri Bölgesi

 

Türkiye’nin, kronikleşen anlaşmazlıkların ardından NATO’yu terk etmesinin ardından henüz birkaç yıl geçmiştir.

 

Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri, Belarus topraklarını da kapsayacak şekilde planlı Zapad Tatbikatı’nı icra etmeye hazırlanmaktadır ancak bu yılki Zapad Tatbikatı’nın farklı bir boyutu da vardır. Doğu Askeri Bölgesi sorumluluk sahası odaklı gerçekleşen 2018 yılı Vostok Tatbikatı, nasıl Çin Halk Kurtuluş Ordusu’nun katılımı ile sansasyonel bir mesaj verdi ise; 2029 Zapad Tatbikatı da Türkiye’nin doğrudan askeri katılımı ile tarihi bir an olacaktır.

 

Tatbikata katılan Türk birlikleri, hava kuvvetleri envanterine birkaç yıl önce katılan Su-35 savaş uçakları ve 2019 yılında envantere katılan S-400’leri takviye etmek için 2020’li yılların başında tedarik edilen Pantsir alçak-orta irtifa hava savunma kompleksinin son varyantları ile dikkat çekmektedir.

 

Türk ve Rus tarafları, yaptıkları açıklamalarda, ABD’nin Baltık bölgesi ve Doğu Akdeniz tahkimatlarından duyulan ortak endişeyi dile getirmiştir. Türkiye’nin katılımına özel önem atfeden kimi uzmanlar, eski Varşova Paktı ve Sovyetler Birliği ülkelerinin NATO üyesi olmaları trendine benzer ve hatta daha kritik bir kırılma olduğunu belirtmektedir.

 

S-400 Alımı Nedir, Ne Değildir, Nereye Varabilir, Nereye Varması İsteniyor?

 

Daha yazıya başlarken, anlatmak istediklerimizi daha anlaşılır hale getirmek için iki konunun altının çizmemiz gerekir.

 

Birincisi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin S-400 alımı ile takip ettiği stratejik hedeflerin, yukarıdaki senaryoya ulaşmak olduğunu söyleyemeyiz, söylememeliyiz. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Kırım’ın uluslararası hukuka aykırı işgal ve ilhakını her fırsatta kınadı. Mevcut Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Karabağ Savaşı sırasında haklı ve isabetli olarak, Türk askeri-endüstriyel kapasitesini Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri’nin kullanımına açtı. Cumhurbaşkanı Aliyev’in ifadeleri ile, Azerbaycan’a yönelik dışarıdan ‘agresyonu’ caydırmak için ülkeye, sembolik sayıda F-16 savaş uçakları dahi konuşlandırdı. İki devlet-bir millet ifadesi, ki Moskova’nın bundan pek hoşlandığını sanmıyoruz, S-400 alımı ile aynı dönemde en somut ve gurur verici boyuta ulaştı.

 

En üst düzeyde Türk yetkililer, her fırsatta, F-35 Programı’na dönüş niyetlerini beyan ettiler. S-400’e giden süreçte Türkiye, Avrupa konsorsiyumu EUROSAM ile bir hava & füze savunma sistemi için mutabakat da yaptı. Patriot ve S-400’ün aynı anda envanterde olması dahi dile getirildi. Türkiye, her dönemde, NATO’ya en ciddi katkıyı veren ülkelerden biri oldu. Özetle, Türkiye’nin, S-400’ü, bir jeopolitik kimlik değişikliği için aldığına ilişkin spekülasyonlara cevaben, elimizde birçok emare var.

 

Hatta yakın zamanda, bizzat Türkiye Savunma Bakanı, ‘Girit modeli’ başta olmak üzere, alternatif konuşlandırma seçeneklerinin dahi müzakere edilebileceğini vurguladı. Eksen değişikliği hedefleyen bir ülke, ‘Girit modeli’ gibi müzakere esnekliği göstermez.

 

Türkiye’nin tecrübeli diplomasi, istihbarat, askeri strateji kadroları ve düşünce kuruluşları da, örneğin, 2016 yılında Rusya Federasyonu Genelkurmay Başkanı Gerasimov’un, ‘Karadeniz’de askeri üstünlüğün Türkiye’de olduğu, Kalibr füzeleri gibi yeteneklerin eklemlenmesiyle söz konusu durumun Rusya lehine değiştiği’ yönündeki açıklamalarının ya da Karabağ Savaşı sonrası Moskova’nın Kafkasya’da kurmaya çalıştığı statükonun ne anlama geldiğinin elbette farkındadır. Yine Türkiye’nin, Ukrayna ile en yakın askeri işbirliği geliştiren NATO üyesi ülke olması da gözden kaçmamalı.

 

Öte yandan, ikinci önemli husus durumu daha karmaşık hale getirmekte. Türk televizyonlarında S-400 tartışmalarına katılan kimi uzmanlar, konunun bir stratejik karadan-havaya füze (SAM / surface-to-air missile) sistemi alımından farklı olduğunu vurgulayacak ciddi argümanlar sunuyorlar. Hatta, S-400 alımından elde edilmesi hedeflenen teknik kazanımların ötesinde, söz konusu tedarikin nedenleri arasında, ABD’nin bir ‘sözde müttefik’ haline gelmesi ve Washington ile jeopolitik kırılmaların artık taşınamaz düzeye erişmesi ve Rusya & Çin ekseni ile ittifak ilişkileri geliştirilmesi gereğinin altı çiziliyor. Kimileri, bu manzumeyi, bir eksen değişikliği ile NATO’dan çıkılması ihtimaline kadar götürüyor.

 

Eksen Değişikliğini Objektif Şekilde Tartışmak Gerekiyor

 

Anlaşılan o ki, girişteki hipotetik senaryo, mevcut Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin değil, ancak S-400 alımını askeri-teknik ve askeri-stratejik anlamının ötesinde, jeopolitik bir oyun-değiştirici olarak algılayanların zihin egzersizlerinde mevcut. Bir siyasa önerisi olarak ittifak ya da eksen değişikliği önermek, dünyanın sonu ya da kabul edilemez bir tutum da değil, elbette tartışma zemini açık, bilimsel kaldığı ve ülkenin milli çıkarları yararına inşa edildiği sürece…

 

Eğer konu, S-400 alımına ikinci parti ile devam ederek, ABD’nin CAATSA yaptırımlarını derinleştirilmesi riskinin alınması, F-35 programından dışlanmaktan doğan boşluğun ve Milli Muharip Uçak’ın envantere girişine daha uzun yıllar olmasından kaynaklanan eksikliklerin, Su-35 gibi 4,5. nesil bir Rus savaş uçağı ile doldurulması, envanter portföyündeki değişikliğin en nihayetinde Türkiye’nin jeopolitik kimliğine uzanması ve Türkiye’nin ‘yeni bir dünyada yeni bir yer edinmesi’ ise, her fikir gibi bu önerme de sükunetle değerlendirilmeli. Söz konusu tartışmayı bazı objektif şartlar ile yapmalıyız.

 

 

Örneğin, ABD’nin PKK terör örgütünün uzantıları ile DAEŞ karşıtı koalisyon adı altında geliştirdiği kabul edilemez ilişkiyi görmezden gelemeyiz. Dahası, 2016 yılında Obama hükümetinin ABD Savunma Bakanı Ashton Carter’ın, Senatör Lindsey Graham’e yanıt olarakPYD / YPG’nin PKK terör örgütü ile organik bağlarını bildiklerini ve sözü edilen gruplarla ilişkilerin anti-DAEŞ görevleri ile sınırlı ve geçici olacağı” sözünün ardından, bu sözün tutulmadığını da bilmeliyiz. Aynı Senatör Graham, Barış Pınarı Harekâtı dolayısıyla, Twitter üzerinden Türkiye’yi NATO’dan atmakla dahi tehdit etmişti. Bunlar, kuşkusuz, müttefiklik ilişkileri çerçevesinde izahı olmayan konular.

 

Öte yandan, yukarıdaki hususları vurgularken, şu soruyu da sormak gerekir, Rusya Federasyonu, PKK’yı bir terör örgütü olarak tanımakta mıdır? Bu sorunun yanıtı ‘hayır’. Bir diğer soru da şu, Rusya Federasyonu Savunma Bakanı General Şoygu, aynı PYD / YPG militanlarını muhatap almış mıdır? Bu sorunun yanıtı da Sputnik haberine göre, ‘evet’.

 

Bir adım ileri gidelim. S-400 alımını geniş bir jeopolitik değişimin başlangıcı olarak görenlerin bir diğer tezi de, Suriye Baas rejimi ile normalizasyon. Peki, ABD’nin 1990’ların başından itibaren Orta Doğu’da Kürt konusuna ilişkin yaklaşımı, birçok kez, Türkiye’nin milli bütünlüğüne muarız unsurlar içermiş midir? Bu sorunun yanıtı ‘evet’, özellikle Çekiç Güç dönemi bize bu konuda ciddi emareler sunuyor. Öte yandan, aynı yıllarda PKK terör örgütü ve elebaşının, Suriye Baas rejimi ve Esad diktatörlüğünün Muhaberat’ının kontrolünde olduğunu da, herhalde unutmamalıyız. Bu kanlı rejim, Adana Mutabakatı’nı, PKK terör örgütüne verdiği desteği ahlaken reddettiği için ya da pişman olduğu değil, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin askeri baskısı karşısında çaresiz kaldığı için imzalamak zorunda kaldı.

 

Bir soru daha soralım, Adana Mutabakatı sonrasında dahi, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri envanterinde olan ve kimyasal harp başlığı taşıma kabiliyeti bulunan, Kuzey Kore yapımı Scud-D füzeleri, 2005 yılında bir füze denemesi sırasında Türkiye topraklarına düştü mü? Bu sorunun yanıtı da ‘evet’…

 

Son bir de hatırlatma yapalım. Terör örgütü elebaşı, Suriye’den çıkarıldığında, Türkiye’ye gelmeden önceki duraklarından biri de Rusya idi ve bu durum, iki ülke ilişkilerini hayli germişti.

 

Özetle, ABD ile ikili ilişkilerde, Türkiye’nin milli güvenliğine ilişkin ajanda hayli yüklü olabilir. Ancak bu durum, önerilen alternatif ekseni ‘daha kabul edilebilir’ yapmaya da yetmez.

 

Türkiye’de Savunma Konuları Yayıncılığı, S-400 Meselesi ve Sorulmayan Sorular

 

Biz yine de, bir an için PKK terör örgütünün Rusya’da bir terör örgütü şeklinde tanınmadığını, Suriye Baas rejiminin Hafız el-Esad döneminde Türkiye’ye karşı verdiği kanlı şiddet ihracı siyasasını, Şubat 2020’de İdlib’de 36 askerimizin şehit edilişini ve bu olayın Türkiye Cumhuriyeti BM Daimi Temsilcisi tarafından ne şekilde betimlendiğini unutalım. (Unutmak istemeyenler için, Büyükelçi Sinirlioğlu, vahim olay öncesinde, Rus Hava-Uzay Kuvvetleri ve Suriye Arap Hava Kuvvetleri unsurlarının ‘kol uçuşu’ düzeninde bölgede faaliyet gösterdiğini belirtmişti.)

 

Hatta ve hatta, S-400’ü Türk mühendislerinin eseri milli bir sistem, Almaz-Antey’i de Türk savunma sanayiinin gurur veren temsilcilerinden biri olarak farz edelim… (Açıkçası, istihza içeren bu varsayımın dahi, birçokları tarafından gerçek olarak algılanması da bizi şaşırtmamalı, zira Rus silah sistemleri hiçbir pazar ülkede Türkiye ölçeğinde bir halkla ilişkiler zemini bulmamıştır). Bu farazi dünyada, Rusya Federasyonu da, Kıbrıs ya da Azerbaycan Türkleri gibi doğal bir müttefik olsun… Ki, son önermeyi koşulsuz kabul edecekler de bulunabilir. Arkamıza yaslanalım, ana akım televizyon kanallarından birini açalım, büyük oyunun nasıl deşifre edildiğini büyük bir zevkle izleyelim. Ama tüm bunları yaparken, her bilimsel araştırmanın temelinde olan bir şeyi ihmal etmeyelim, ‘merak edelim’, ‘soru soralım’, her ihtimali akılda bulunduralım… Aşağıdaki noktaları da bu çerçevede okuyalım.

 

S-400 ve diğer tüm stratejik savunma silah sistemleri, belirli bir ağ-merkezli mimari içinde, çok katmanlı bir SAM konfigürasyonu ile konuşlandırılır ve kullanılırlar. Bizzat Rusya Federasyonu’nun Suriye’de ileri konuşlu hava savunma mimarisini örnek verelim. Söz konusu ülkede, Rus güçleri, S-400 stratejik SAM sistemini bir diğer stratejik SAM olan S-300V4, orta irtifada SA-17, alçak-orta irtifada ise Pantsir ailesi ile birlikte konuşlandırıyor. Bu mimari, Kraşuka-4 gibi elektronik harp sistemleri ile destekleniyor. Yine, ilgili hava savunma sistemleri, A-50 Beriev gibi söz konusu SAM sistemleri ile anlık veri paylaşabilecek havadan erken uyarı ve istihbarat platformları, hava savunma görevlerini paylaşacak ve veri-bağları (datalink) üzerinden sürekli ağ-merkezli çalışabilecek Su-30 süper-manevra yeteneğine sahip avcı/çok rollü uçaklar gibi yetenekler ile destekleniyor. Çin Halk Cumhuriyeti’nin aldığı S-400’ler de, yine benzer bir mimari içinde görev yapıyor.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Türkiye’nin sahip olduğu S-400’ler ise, yakın gelecekte ve aksi bir gelişme yaşanmadığı sürece, SSB Başkanı tarafından ifade edildiği üzere, ‘standalone’ yani bir ağ-merkezli mimariye bağlı olmadan görev yapacaklar. Bildiğimiz çok katmanlı bir SAM konfigürasyonu da yok.

 

Acaba ‘standalone’ operasyonel konuşlandırma şeklinde bir hareket tarzı, S-400 sisteminden istediğimiz verimi almak için yeterli olacak mı? Örneğin, Karabağ Savaşı sırasında Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri’nin Ermeni S-300 stratejik SAM sistemlerini başarıyla vurması bize ne anlatıyor? S-400 bataryalarını, anti-radyasyon füze ve taarruzi SİHA’larından ve seyir füzelerinden, hangi hava savunma ve elektronik harp sistemleri koruyacak? S-400, Türk envanterindeki diğer unsurlar ile hangi veri-bağı üzerinden haberleşecek? Orta Doğu kaynaklı bir füze tehdidine karşı, hangi uydu ve radar altyapısını kullanacak. Türk Hava Kuvvetleri envanterindeki havadan erken uyarı ve istihbarat uçakları, muharip hava devriye görevleri gibi kritik unsurlar ile hangi kanal ile veri paylaşacak?

 

Bir silah sisteminin muharip etkinliğini gösteren en ciddi emarelerden biri de, kuşkusuz, daha önce gerçek harp koşullarında ne ölçüde kullanıldığı ve performansının ne olduğu. Zira, sektör, son-kullanıcı yani silahlı kuvvetlerden gelen geri bildirimler ile modernizasyon çabalarına yön verir. S-400 stratejik SAM sistemi, daha önce gerçek muharebe koşullarında kullanılmış mıdır? Kaç savaş uçağı düşürmüş, kaç balistik füze ya da seyir füzesi imha etmiştir? Biz bu satırları yazarken, örneğin, ABD yapımı Patriot sistemleri, Suudi Arabistan’da, Yemen füze tehdidine karşı görev yapıyor. Patriot ailesinin başarılı ve başarısız olduğu durumlar, ilk Körfez Savaşı’ndan itibaren önümüzde duruyor. S-400 ya da Çin HQ-9 SAM sistemleri için, keza Avrupa çözümü için de, muharip tecrübe söz konusu değil.

 

Suriye’de Baas rejiminin kimyasal harp faaliyetlerini cezalandırmaya yönelik ABD ve ABD–Fransa–Birleşik Krallık müdahalelerinde, seyir füzelerine karşı S-400 ne kadar isabet kaydetmiştir? Eğer sözü edilen füzeleri engelleyememiş ise bunun nedeni nedir? Sovyet-Rus hava savunma altyapısına dayanan Suriye Arap Hava Savunma Kuvvetleri, İsrail Hava Kuvvetleri’nin operasyonları; Karabağ’da işgalci olan Ermenistan unsurları Azerbaycan robotik platformları karşısında neden varlık gösterememiştir? Suudi Arabistan petrol tesislerine yönelik 2019 yılında gerçekleştirilen saldırılar, ağ-merkezli ve bütüncül hava & füze savunma mimarisi konusunda bize ne anlatmaktadır? Ekranlardaki S-400 grafikleri ve veriler, yukarıdaki karmaşık tabloya ne ölçüde yanıt verebilir?

 

Elimizde gerçek harp koşullarında elde edilmiş bir kayıt olmadığına göre, test sonuçlarına bakmak, uluslararası askeri veri tabanlarına ve üreticinin verilerine güvenmek durumundayız. Peki, S-400 sisteminin test sonuçları ne kadar şeffaf? Konuyu daha iyi anlamanız için de bir soru soralım. F-35 Müşterek Taarruz Uçağı’na ilişkin teknik başarısızlıklara ilişkin eleştirileri hangi kaynaklardan okuyorsunuz? Ekranlarda F-35’in dünyanın en kötü savaş uçağı olduğu yönünde propaganda yapanlar, hangi kaynakları esas alıyor? Başta ABD olmak üzere Batı savunma kaynaklarını ve hatta resmi dokümanları…

 

Peki, neden Rus ya da Çin basınında, Su-35, S-400 ya da HQ-9’a ilişkin, Su-57 programına ilişkin, neden bu çapta ve boyutta eleştirel yayınlar okuyamazsınız? Rus ve Çin silahları mükemmel oldukları, bu ülkelerin her bir savunma modernizasyon programı başarılı olduğu için mi? Yoksa, söz konusu ülkelerde resmi dokümanlara, üretici firma ve test verilerine, savunma alanında yayın yapan basının şeffaflığına güvenemeyeceğinizden ötürü mü?

 

F-35 tartışmaları ise, bu kadar uzun bir yazıda değerlendirmeye kalkarsak içinden çıkılamayacak boyutta. Yalnızca şu soruları soralım, daha doğrusu Türkiye ana akım medyasının sormasını tavsiye edelim ve bırakalım. Rusya’dan Su-35 alımı ya da Su-57 programına katılım gibi radikal bir envanter değişikliğinin, mühimmat, altyapı, simülatör, yedek parça, bakım gibi konularda savunma ekonomisi maliyeti ne olacaktır? Böyle bir değişiklik kaç yılda yapılabilir? Rusya Federasyonu, hangi alanlarda teknoloji paylaşımı ve ortak üretim vizyonu taşıyor? (Bu soruyu S-400 için sormak da herhalde yerinde olur) Milli Muharip Uçak, F-35’i ikame etmek için mi; yoksa F-35 ile birlikte görev yapmak için mi planlanmakta idi? F-35’in sahip olduğu sensörler ve komuta-kontrol yetenekleri, dolayısıyla bilgi üstünlüğü yetenekleri nasıl ikame edilecektir? En önemlisi, dünyadaki birçok ülkenin 4.5 ve 5. nesil askeri havacılık kabiliyetine kavuştuğu ve 6. nesil çalışmalarını yaptığı bir dönemde, Türkiye’nin 2020’li ve 2030’lu yılların önemli bir bölümünde 4. nesil askeri havacılık kabiliyeti ile sınırlı olması ne gibi olumsuzlukları beraberinde getirebilir?

 

Yarından Sonra

 

S-400 alımı, mevcut hükümet için karmaşık bir dizi siyasi-askeri ve dış politika parametrelerinin etrafında şekillenen, kanımızca bu noktaya varabileceğine pek de ihtimal verilmeyen bir süreç. Daha açık ifade etmek gerekirse, kararı verenlerin, F-35 projesinden çıkarılmak ya da CAATSA yaptırımlarına maruz kalmak gibi riskleri uzak birer ihtimal olarak gördükleri düşünülebilir. Türkiye’nin jeopolitik eksenini değiştirmek gibi bir fikir ise, ancak S-400 alımına farklı anlam yükleyenlerin stratejik vizyonu idi ve halen öyle.

 

S-400 konusunda tartışmanın zeminine karar vermekte fayda var. Savunma ekosistemi araştırmaları ve askeri-teknik zeminlerde, S-400 ile diğer benzer sistemlerin mukayesesini mi yapacağız? Hal böyle ise, muharip kayıtları hesaba katmak durumundayız. Herhalde, S-400’ün en iyi sistem olduğuna emin olan uzmanlar dahi, hemen her silah sisteminin gerçek harp koşullarında denenmesinin önemini teslim ederler.

 

Yoksa, S-400’ü harekat tasarısı ve askeri-stratejik zeminde mi tartışacağız? Eğer böyle ise, ağ-merkezli mimariyi dikkate almayan hemen her analiz eksik kalacaktır. S-400 odaklı bir çözüm isteyen herkesin, bu tahlilde, standalone operasyonel konuşlanmaya mantıklı bir alternatif olacak bir hava savunma sistemi konfigürasyonu önermesi gerekecektir. Söz konusu hareket tarzının savunma ekonomisi maliyetinin de, vergi mükelleflerine şeffafça açıklanması gerekir.

 

Ayrıca, ekranlara havalı S-400 grafikleri yerleştirip, Yunanistan Hava Kuvvetlerine teorik olarak Ege Denizi’ni dar eden tüm senaryoların, sözü edilen S-400’lerin Ege’de Yunan uçaklarına karşı uçacak Türk F-16’ları ile nasıl koordine olacağını, Yunanistan Hava Kuvvetleri’ne katılacak F-35’ler ile S-400 arasında beklenen dengeyi, Fransız Rafale savaş uçaklarının taşıyacağı seyir füzelerine karşı S-400’lerin yeteneklerini, S-400’lerin düşman SEAD (düşman hava savunmasının baskılanması) faaliyetine karşı nasıl korunacağını, Barış Kartalı havadan erken uyarı ve elektronik istihbarat uçakları ile S-400 stratejik SAM sistemlerimizin anlık bilgi paylaşıp paylaşamayacağını da açıklamaları gerekir.

 

Son olarak, yine harekat tasarısı tartışacak isek, S-400 gibi sistemleri desteklemek için Rusların kendi ülke savunmalarında kullandıkları NEBO ailesi ve benzeri anti-stealth radarlarının tedarik edilip edilmeyeceğinin, 400km menzili olduğu belirtilen 40N6 füzelerinin envantere dahil olup olmayacağının, S-400’ün yanında, sistem ile birlikte çalışabilecek BUK ya da Pantsir aileleri gibi farklı katmanlarda etkin sistemlerin de alınıp alınmayacağının sorulması gerekir.

 

Yok, eğer tartışma zemini jeopolitik tercihler olacaksa, o halde, tartışmayı ABD ile Çin ve Rusya arasındaki büyük mücadeleye, küresel dengeye, NATO’nun geleceğine çekmemiz gerekecek. Tartışma eğer bu zemine çekilecek ise, o halde iyi niyetli tüm çekincelerimizi bir kenara bırakmamız ve Türkiye’nin geleceğinin nerede olduğunun incelenmesi beraberinde gelecektir. Bu durumda, ABD ve Batı’nın günahları kadar, Moskova’nın, Gürcistan’dan Karabağ’a, Kırım’dan Suriye’ye kadar sicilinin de sorgulanması yerinde olacaktır.

 

Bir alternatif daha var. Makalenin girişinde alıntıladığımız, Charles Dickens’ın Büyük Umutlar kitabında söylediği gibi, “Soru sorma, hem bana yalan da söyletmiş olmazsın böylece.”. Belki de, en doğrusu budur ve Türkiye’de ana akım medyadaki programlar Dickens’ın edebi dehasının mücessem halidir. S-400 konusunda fikir değiştirmeli miyiz? Yeterince televizyon izlersek neden olmasın…

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.