S-400’ler Türkiye’nin Savunması İçin Ne İfade Ediyor?

S-400 hava savunma sistemi, diğer tüm hava savunma sistemleri gibi etkin ve tam performans ile çalışabilmek için bir erken ihbar ve komuta kontrol ağına bağlı çalışmak zorundadır. Münferit olarak (stand-alone) çalışan hiçbir hava savunma sistemi tam etkinliğe sahip olamaz. Bu bakımdan, mevcut komuta kontrol şebekesine bağlanmayacak S-400 sisteminin etkinliğinin sınırlı olacağını söylemek mümkündür.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Türkiye’nin Rusya Federasyonu’ndan S-400 hava savunma sistemi alımı, alım görüşmelerinin başladığı 2016 sonbaharından itibaren Batı ve özellikle ABD ile ilişkilerde doğrudan ya da dolaylı olarak en önemli belirleyici etken haline geldi. Sistemin alım sözleşmesinin imzalanması ve akabinde 2019 Temmuz ayında teslim edilmeye başlaması, ABD’nin sert tepkisine neden oldu; karşılık olarak Vaşington yönetimi Türkiye’yi F-35 savaş uçağı projesinden çıkarıp Türk Hava Kuvvetleri için üretilmiş olan F-35 uçaklarının teslimatını durdurdu. S-400’ün alımı dolayısıyla başlayan Türkiye – Rusya savunma sanayii diyalogu ve iki ülkeden süreç boyunca yapılan çeşitli açıklamalar, bilhassa pek çok Batılı gözlemci tarafından Türkiye’nin NATO’dan uzaklaşıp Rusya’ya yakınlaştığı; Rusya ile savunma sanayii işbirliğini geliştirmeye çalıştığı şeklinde yorumlandı.

 

Teslimatları tamamlanmış olan S-400 sisteminin faal hale geçmesi için Türk makamları, 2020 Nisan ayını işaret etmişti. Ancak yapılan son açıklamalara göre COVID-19 salgınından dolayı bu süreçte aksama meydana geldi. COVID-19’un, sistemlerin faal hale getirilmesinin süresiz ertelenmesi için bir bahane teşkil ettiğine dair yorumlar bulunuyor. Öte yandan, ortak üretimi de içeren ikinci paket sistem satışı için görüşmelerin devam ettiğine dair de her iki taraftan beyanatlar mevcut. ABD tarafında ise, ABD Savunma Bakanlığının 2021 bütçe hazırlık çalışmaları kapsamında Senato’nun hazırladığı bütçe tahsisat yasa tasarısında, Türkiye için üretilip teslim edilmeyen altı F-35A savaş uçağının ABD Hava Kuvvetlerine devrine yönelik çalışılması öngörülmekte. S-400 alımından dolayı uygulanması öngörülen CAATSA yaptırımları, şimdilik Başkan Donald Trump tarafından bekletiliyor. Ancak Kasım ayında yapılacak başkanlık seçimleri ve hem COVID-19 salgınındaki tutum ve salgının ekonomiye etkileri hem de George Floyd’un öldürülmesi sonrasında başlayıp şiddeti artan protesto gösterileri nedeniyle zor günler geçiren Trump’ın manevra alanı oldukça daralmış durumda.

 

S-400 alımının, Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinde askeri – teknik, siyasi ve jeopolitik düzlemlerde en karmaşık konularından biri olduğu rahatlıkla iddia edilebilir. Meselenin bu düzlemlerdeki yapısının ve bu satırların yazıldığı 2020 Haziran ayı itibariyle gelinen noktanın tahlili, bundan sonraki süreçte muhtemel seyrine dair senaryoların belirlenmesini sağlayacaktır.

 

Askeri – Teknik Düzlem

 

1960’lı yıllardan bu yana neredeyse tüm komşuları balistik füzelere yatırım yapan bir ülke olan Türkiye, bu silahların savaş ortamında yoğun olarak kullanıldığı bir coğrafyada bulunuyor. İlk kez 1973 Yom Kippur Savaşı’nda kullanılan balistik füzeler daha sonra İran-Irak Savaşı’nda her iki ülke tarafından, 1991 Körfez Savaşı’nda da Irak tarafından Suudi Arabistan ve İsrail’e karşı yoğun olarak kullanıldılar. Öte yandan yakın çeperindeki iki ülke, Rusya Federasyonu ve İsrail, birer nükleer güç olarak geniş füze envanterlerine sahip. Yaklaşık son 20 yıldır da bölge ülkeleri hassas güdümlü seyir füzelerine ve Rusya örneğinde olduğu gibi hipersonik füzelere yönelmiş durumdalar.

 

Yüksek irtifa – uzun menzil hava savunma sistemi ihtiyacı Türkiye’nin gündemine, 1991 Körfez Savaşı ile girdi. Koalisyon üzerinde psikolojik baskı ve caydırıcılık yaratma amacıyla Irak, Suudi Arabistan ve İsrail’e çok sayıda SCUD tipi balistik füze fırlattı. Bu durum, böyle bir tehdide karşı herhangi bir donanım ve hazırlığı olmayan Türkiye’de, SCUD’lara karşı kullanılmaları ile öne çıkan PATRIOT hava savunma sistemlerinin alımının tartışılmasına neden oldu. Ne var ki bütçe kısıtları, siyasi ve askeri faktörler nedeniyle 2000’lerin başlarına kadar yapılan girişim ve başlatılan çalışmalar sonuç vermedi.

 

2006 yılında Savunma Sanayii Müsteşarlığı (SSM) tarafından başlatılan bir fizibilite çalışması ile hava savunması bir bütün olarak ele alındı. İç içe geçmiş katmanlardan oluşan hava savunma silah ve erken ihbar sistemlerine yönelik yerli imkânlarla geliştirme, hazır alım ve ortak üretim modellerinin incelenmesi, incelemelerin sonucunda da eşzamanlı olarak çeşitli tedarik, geliştirme ve modernizasyon projelerinin başlatılması karara bağlandı. Bu bağlamda da, uzun vadede muadil bir sistemin milli olarak geliştirilmesine kadar geçecek süre için ihtiyacı kapatmak üzere hazır alım modeline dayalı bir proje başlatıldı. “Turkish Long Range Air and Missile Defence System” (T-LORAMIDS) adı verilen bu projede 2010 yılında toplanan tekliflerin değerlendirilmesi neticesinde 2013 Eylül ayında Çin Halk Cumhuriyeti’nin CPMIEC firması üretimi FD-2000 sistemi seçildi ve firmayla sözleşme görüşmelerine başlandı.

 

ABD’nin yoğun tepkisine neden olan bu karar aynı zamanda Türkiye’nin NATO içindeki ilişkilerinde de gerilim yarattı. Hava savunma erken ihbar ve komuta – kontrol altyapısı tamamen NATO’ya bağlı ve tümleşik olan Türkiye’nin, Çin gibi siber istihbarat ve elektronik harp konularında son derece faal; başta ABD olmak üzere Batılı ülkelere karşı yoğun sınai – askeri istihbarat faaliyetleri yürüten bir ülkeden böylesine stratejik bir sistem alması, yoğun tartışma ve eleştirilere neden oldu. En nihayetinde 2015 sonlarında Türkiye, teknoloji transferi konusundaki anlaşmazlık nedeniyle görüşmeleri sona erdirdiğini ve ihtiyacını milli imkânlarla karşılayacağını açıkladı.

 

Bu nedenle, 2016 sonbaharında Rusya ile S-400 hava savunma sistemi alımı için görüşmelerin başlaması, iç ve dış kamuoyunda büyük sürpriz etkisi yarattı. Zira Türkiye, iptal ettiği ihalede bir alt model olarak nitelendirilebilecek Antey 2500’ü rakiplerinden çok daha yüksek bir fiyat etiketiyle (FD-2000’in USD 3.44 maliyetine karşın USD 8.4 milyar) teklif eden Rusya’dan, ihalesiz ve teknoloji transferi ancak sonraki kafilelerde gündeme gelebilecek şekilde bir alım yapıyordu.

 

Sözleşme görüşmelerine başlanmasının hemen ardından bu karar, ABD’den yoğun tepkilerin gelmesine neden oldu. 2014 yılında Ukrayna’da cereyan eden hadiseler ve Kırım’ın işgal ve ilhak edilmesinden sonra NATO ile iyice gerilen ilişkilerinden dolayı Rusya, en öncelikli tehdit konumuna gelmişti. Aynı FD-2000 kararında olduğu gibi, böyle ileri teknoloji içeren komplike bir sistemin alımının, askeri, istihbari ve stratejik seviyelerde NATO’ya tehdit olacağı argümanları ile Türkiye eleştiri oklarının hedefi oldu. ABD’nin tepkisinin odağında ise, S-400’lerin, F-35 savaş uçaklarının kritik teknik bilgilerini ve zaaflarını tespit edebileceği; Rusya’nın da bu bilgilere erişebileceği iddiası yer almaktaydı. Tarihin en karmaşık ve yüksek bütçeli savunma projesi olan F-35’in geliştirme ve üretiminde pay sahibi olan Türkiye, hava kuvvetleri için bu uçağın F-35A modelinden 100 adet tedarik etmeyi; deniz kuvvetleri için de kısa kalkış – dikey iniş (STOVL) modelinden almayı planlamaktaydı. Son derece gelişmiş radar sistemlerine sahip S-400, bu uçağın “radar izini”, güçlü ve zayıf yönlerini tespit edebilirdi. Türkiye bu iddia ve eleştirilere, ortak bir çalışma grubu kurulması ve S-400’ün teknik olarak bir risk teşkil edip etmeyeceğinin tespit edilmesi önerisi ile karşılık verdiyse de bu öneri kabul görmedi.

 

Dozajı gittikçe artan eleştiri ve tehditlerin arasında, 2019 Temmuz ayında S-400 sisteminin Türkiye’ye teslimatına başlandı. Ankara’daki Mürted Hava Üssü’ne inen Rus nakliye uçakları, S-400’ün bileşenlerini indirdi. 2019 sonbaharında da sistemin kurulduğu ve ilk faaliyet testlerinin yapıldığına dair haberler basında yer aldı. Kısa süre sonra da ABD’den karşı hamle geldi ve F-35 uçaklarının teslimat süreci durdurularak Türkiye’nin projeden çıkarılması için çalışmalara başlandığı duyuruldu. Öte yandan da Amerika’nın Düşmanlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası (Countering America’s Adversaries Through Sanctions Act – CAATSA) kapsamında yaptırımların uygulanması gündeme geldi. Türkiye’nin savunma sanayiine, askeri kapasitesine ve belki de ekonomisine olumsuz etkisi olabilecek bu karar, şimdilik Başkan Trump’ın inisiyatifi ile uygulamaya konuşmuş değil. CAATSA yaptırımlarını, S-400’ün tam harbe hazırlık seviyesine ulaşması ya da “aktivasyonunun” tetikleyebileceği değerlendirmeleri mevcut.

 

S-400’ün askeri ve teknik olarak Türkiye için ifade ettiği anlamı irdelemek için öncelikle Türkiye’nin stratejik hava savunmasına kabaca göz atmakta fayda var.

 

Soğuk Savaş döneminde savunma teşkilat, eğitim, donatım ve doktrinini neredeyse tamamen NATO’ya bağlı ve tümleşik olarak kurgulayan ve yöneten Türkiye, hava savunması alanında da öncelikli olarak Sovyet hava tehdidine yönelik bir yapılanmaya sahipti. Sovyet bombardıman uçaklarına karşı ABD’den alınan Nike Hercules füzeleri, Sovyet bombardıman uçaklarına karşı esas silahlar idi. 1980’lerden itibaren alçak irtifa – kısa menzilde önleme yapabilecek Rapier füzeleri, müteakiben de orta menzilli HAWK füzeleri temin edildiyse de hava savunma görevi büyük ölçüde savaş uçaklarına aitti. Yurt içinde lisans altında imal edilen F-16 savaş uçakları, 1990’lardan itibaren hava savunma kabiliyetinin belkemiğini teşkil etmekteler.

 

Hava savunma kabiliyetinin omurgasını teşkil eden erken ihbar radarları ABD, İtalya ve Fransa’dan temin edilmişti. Hava savunma komuta – kontrol ve muhabere şebekesi de başta ASELSAN olmak üzere yerli sanayi tarafından geliştirildi. Son yıllarda hava savunma sistemi ve radarları konusunda ulusal savunma sanayiinin ürün ve çözümleri arttı: Atılgan / Zıpkın kaideye monteli Stinger hava savunma sistemi, Hisar A/O alçak ve orta irtifa hava savunma füze sistemi, Korkut namlulu hava savunma sistemi, 35mm Oerlikon uçaksavar modernizasyonu, Kalkan erken ihbar radarı, EİRS uzun menzilli erken ihbar radar projesi gibi. Tüm bu sistem ve çözümler, Türkiye’nin mevcut NATO’ya entegre hava savunma şemsiyesine uyumlu olacak şekilde, bir “sistemler sistemi” yaklaşımıyla geliştirildi.

 

Bir ülkenin hava savunma şemsiyesi, iç içe geçmiş katmanlardan oluşmak zorundadır. Böyle bir yapıya ihtiyaç duyulmasının çeşitli gerekçeleri vardır. Birinci olarak, hava tehditleri çok farklı niteliklere sahiptir: Savaş uçakları, helikopterler, balistik füzeler, seyir füzeleri ve insansız hava araçlarının tamamı “hava tehdidi” kategorisi altında toplanabilseler de, hepsinin sürat, irtifa, manevra kabiliyeti, kullanım şekil ve tarzları gibi nitelikleri birbirinden çok farklıdır. Bu nedenle de tüm bu hava tehditlerine karşı kullanılabilecek tek bir “sihirli değnek” kabilinden hava savunma sistemi mevcut değildir. İkinci olarak, savunulacak alan ya da unsurun niteliğine göre de hava savunma sisteminin yapı ve özellikleri değişebilir. Bir mekanize piyade taburunun hava savunma ihtiyacı ile stratejik değere sahip bir enerji santralinin hava savunma ihtiyacı, buna mukabil gereken hava savunma sisteminin nitelikleri çok farklıdır. Üçüncü ve son olarak, arazi engebesi, dünyanın yuvarlaklığı, muhtemel elektronik harp gibi bozucu etkenleri bertaraf edebilmek için, erken ihbar ve komuta kontrol ağının, birbirini tamamlayan, iç içe geçmiş sistemlerden oluşması gerekmektedir. Böyle bir şebekenin mevcut olmaması durumunda, hava savunma silah sisteminin etkinliği kayda değer şekilde düşecektir.

 

Bu olgular ışığında, Türkiye’nin stratejik hava savunma ihtiyacını, elindeki mevcut ve yakın gelecekte hizmete girecek hava savunma erken ihbar, komuta kontrol ve silah sistemleri ile gerçek zamanlı olarak veri alış verişi yapabilecek, bu şebekeye entegre olabilecek sistemlerle takviye etmesi, en mantıklı çözüm olacaktır. Unutulmamalıdır ki Türkiye, coğrafyasındaki hava trafiği ve muhtemel tehditleri takip ve tespit için hem kendi sistemlerini hem de NATO’nun imkân ve kabiliyetlerini kullanmaktadır. Buna bir örnek, Konya 3’üncü Ana Jet Üssü’nde konuşlu NATO E-3 AWACS erken ihbar uçaklarıdır.

 

ABD tarafından ileri sürülen, S-400’ün F-35’in zaaflarını açığa çıkarabilecek olması iddiasının tamamen dayanaktan yoksun ya da gerçekçilikten uzak olduğunu iddia etmek güç. Burada, teknik detaylar öne çıkmakta. Öncelikle, F-35 uçakları barış zamanında, tespit edilmelerini kolaylaştıran, bir başka deyişle gerçek “radar izlerini” belli etmemelerini sağlayan bir düzenek ile uçmaktalar. “Luneburg lens” adı verilen bu cihazlar, uçağın radardaki izini artırmakta ve daha kolay tespit edilmelerini sağlamakta. Ancak hem F-35 hem de S-400’e aynı anda sahip olan Türkiye, teorik olarak bu cihazları çıkararak S-400 radarı ile denemeler yapabilir. F-35 kullanıcısı olan Norveç ve İsrail’in Rus S-400’lerinin çok yakınında bu uçakları uçuruyor olmaları karşısında, Türkiye’nin her iki sisteme de sahip olması veya bu cihaz bağlı olsa bile çok farklı senaryoları sık sık deneyerek, her iki sistemin birbirine karşı üstün ve zayıf yönlerini deneyebilir, metodolojik bir yaklaşımla yeni taktikler geliştirebilir. Ancak burada da NATO’nun en eski ve en sadık müttefiklerinden biri olan, 15 Temmuz gibi bir travmadan hemen sonra dahi hiçbir yükümlülük ya da taahhüdünden geri kalmayan, ittifakın tüm görev ve tatbikatlarına en aktif katılım sağlayan Türkiye’ye karşı, adil olmayan bir yaklaşımın söz konusu olduğunu vurgulamak gerekir.

 

Siyasi Düzlem

 

S-400 meselesine dair yaygın kabul gören bir yoruma göre aslında bu alım kararı, Türkiye ile ABD arasında bir süredir birikmekte olan sorunların en sonuncusu, başka bir deyişle bardağı taşıran son damla niteliğinde.

 

Fethullah Gülen’in ABD’de bulunuyor olması, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Vaşington ziyaretinde protestoculara Türk güvenlik görevlilerinin müdahale etmesi, PKK’nın Suriye kolu PYD’ye verilen aktif destek ve genel olarak Doğu Akdeniz’e yönelik politikalarda çıkar çatışmaları gibi sorunlar, Türkiye ile ABD arasındaki fay hatlarını derinleştiren önemli başlıklar.

 

Silah sistemleri ve platformları, teknolojik seviyeleri ve karmaşıklıkları oranında siyasi özkütle kazanırlar. Savaş uçağı, savaş gemisi, denizaltı, hava savunma sistemi gibi karmaşık, yüksek maliyetli ve onlarca yıl hizmette kalacak araç – gereçler, satan ve alan ülke arasında uzun süre devam edecek askeri – teknik işbirliği ve iletişim kanallarının açılmasını gerektirir. Zira bu sistemleri kullanacak ve bakımlarını yapacak personelin eğitimi; sistemlerin bakım, onarım ve güncellenmesi, yedek parça ve lojistik ihtiyaçları; varsa ortak üretim ya da offset (karşılıklı ticaret) gibi savunma sanayiinin dahil olduğu süreçler nedeniyle, iki ülke arasındaki ilişki yalnızca bir malın satışı ve teslimi bağlamı ile sınırlı kalmaz, uzun süreli askeri – siyasi bir ilişkiye dönüşür.

 

Bu bakımdan S-400 sisteminin satışını, söz gelimi piyade tüfeği ya da tanksavar füzesinden ayrı bir şekilde ele almak gerekir. Nitekim Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından çeşitli kereler görüşmelerin yalnızca S-400 alımı ile sınırlı olmadığı, ortak üretim ve teknoloji transferini de içerecek şekilde ve farklı konularda da yürütüldüğü ifade edilmiştir. Bu kapsamda 2019 Ağustos ayında Moskova’da düzenlenen MAKS 2019 hava – uzay sanayii fuarının açılışına katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rus mevkidaşı Vladimir Putin ile birlikte Rus havacılık sanayiinin en yeni projelerinden olan Su-57 savaş uçağını birlikte incelediğini hatırlatmakta fayda var.

 

İki ülkenin Suriye’de yürüttükleri diyalog ve ülkenin kuzeyinde İdlib’de birlikte gerçekleştirdikleri devriyelere, Rusya’nın, Türkiye’nin en önemli enerji kaynaklarından biri olması da eklenince, S-400 alımını rahatlıkla siyasi / stratejik bir tavır olarak değerlendirmek mümkün. Bir süredir Vaşington’da, diğer pek çok Batı ülkesi başkentinde olduğu gibi Türkiye karşıtı iklimin koyulaştığı; Türkiye’ye ve Türkiye’nin izlediği politikalara ilişkin tepkilerin sertleştiği hesaba katılırsa, S-400 alımının yalnızca olumsuz karşılanmayıp aynı zamanda bir meydan okuma olarak da algılanacağı kesindi.

 

Terazinin diğer ucundaki Türkiye’de de aslında çok farklı bir durum yok denebilir: Suriye İç Savaşı, düzensiz göçmenlerin durumu, Avrupa Birliği üyelik sürecinde yaşananlar, FETÖ ile mücadelede verilen (daha doğrusu verilmeyen) destek, 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında takınılan (ya da takınılmayan) tavır, sık sık çeşitli gerekçelerle uygulanan açık ve örtülü silah ambargoları gibi sorunlar, Türkiye’de toplumun, bürokrasinin ve siyasetin Batı’ya bakışında ve Batı ile ilişki kurma motivasyonunda kayda değer bir değişim yarattı. Bu bakımdan, ittifakın en güçlü ve en faal ordularından birine sahip Türkiye’de kamuoyu araştırmalarında NATO’ya güvensizliğin yüksek çıkması manidardır. Benzer şekilde en önemli dış ticaret partneri olan AB ve ABD aynı zamanda kamuoyunda en çok tepki çeken, tehdit olarak algılanan taraflardır.

 

Yaklaşık son on yılda iyice derinleşen bu karşılıklı iletişim sakatlığı ve güvensizlik ortamında, hele hele 15 Temmuz’un neden olduğu muazzam travmanın hemen ertesinde S-400 alımını büyük bir sürpriz ya da öngörülemeyecek bir hamle olarak görmemek gerekir. Burada da bu alımın tepkisel bir hamle mi yoksa uzun vadeli bir yönelimin sembolik ilk adımı mı olduğu sorusu önem kazanmakta.

 

Siyasi denklemi daha da karmaşık hale getiren husus, ABD’de Donald Trump’ın 2016 yılında yönetime gelmesinden sonra Vaşington yönetiminde, bürokrasisinde meydana gelen gelişmeler, yönetimdeki bölünme ve gerilimler. Savunma ve Dışişleri bakanlıkları, Kongre başta olmak üzere çeşitli güç odakları ile Trump yönetimi arasında sık sık görüş ayrılıkları ve gerilimler yaşanmakta. Dahası, dört yıl içinde Trump’ın ekibindeki pek çok isim görevden alındı ya da istifa etti. Ayrıca Trump da bürokrasideki pek çok ismi görevden aldı. Dış politika ve ulusal güvenlik alanlarında bazı konularda kamuoyuna açıkça yansıyan tartışmalar olabiliyor. Türkiye’ye S-400 alımından dolayı CAATSA yaptırımlarının uygulanması ve Türkiye’nin F-35 projesinden çıkarılması, bunlardan biri. Kongre’de neredeyse oybirliği içinde oylanan Türkiye aleyhtarı tasarı ve bildirilerin, Trump’ın söylem ve kararlarında karşılığı her zaman olmayabiliyor. Ancak COVID-19 salgınında yönetimin takındığı tavır ve izlediği politikalara duyulan tepkinin artması, salgından dolayı ekonominin ağır zarar görmesi ve işsizliğin rekor seviyelere tırmanması, son olarak Minneapolis’te George Floyd adlı siyah bir bireyin polis şiddetiyle öldürülmesine tepki olarak başlayan protestoların ülke geneline yayılması, Kasım ayında gerçekleştirilecek seçimler öncesinde Trump’ın manevra alanını kısıtlamakta.

 

Bu siyasi ortamda çok ön planda olmasa da uzun süredir İsrail, Ermeni ve Yunan lobilerinin Türkiye aleyhinde, özellikle Türkiye’ye F-35 savaş uçaklarının teslim edilmemesi yönünde yoğun faaliyetler yürüttükleri biliniyor. Dolayısıyla Türkiye’nin S-400 alımı ve F-35 projesindeki yeri, yalnızca Türkiye – ABD ilişkisi ile sınırlı bir mesele olmaktan çıkıp, ABD’nin bu ülkelerle ilişkilerinin de denkleme dahil olmasına neden oluyor.

 

Jeopolitik Düzlem

 

2010’lara kadar görece olumlu bir çerçevede seyreden Rusya – Batı ilişkileri, 2008 Rusya – Gürcistan Savaşı ile sarsıntı geçirse de esas olarak 2014 yılında Ukrayna’da yaşananlar ve Kırım’ın ilhakı ile tamamen koptu. Bu seneye kadar Fransa, Almanya, İtalya ve İsrail gibi ülkelerden büyük çaplı savunma alımları gerçekleştiren, ortak projeler yürüten ve teknolojisini modernize etmek için işbirliği geliştiren Rusya, bu kanalların kapanması ile birlikte savunma sektöründe ithal ikameci bir yaklaşımı benimsedi. Ulusal güvenlik politikasında ise, Gürcistan ve Ukrayna ile başlattığı, “sınırlarının ötesinden savunma” olarak nitelendirilebilecek stratejisini, Suriye İç Savaşı’na aktif ve yoğun şekilde müdahil olarak devam ettirdi. Müteakiben, Libya’da Wagner özel askeri şirketi üzerinden varlığını hızla takviye etti; Mısır ve Irak ile ardı ardına çok büyük boyutlu savunma anlaşmaları imzaladı.

 

Rusya’nın Karadeniz ve Doğu Akdeniz havzasındaki nüfuz alanını hızla genişletmesi karşısında NATO’nun etkin bir karşı hamle geliştirdiğini iddia etmek güç. İttifak üyelerinin Gürcistan ve Ukrayna ordularına yapmakta olduğu eğitim ve teçhizat yardımı kayda değer bir caydırıcılık ya da kuvvet çarpanı etkisi göstermiş değil. Karşı – hamle ya da caydırıcı tavır bakımından kısmen istisna olarak gösterilebilecek ABD’nin Romanya’da AEGIS Ashore hava savunma sisteminin kurması, ABD – Rusya arasında INF (Intermediate Range Nuclear Forces – Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler) Antlaşması bağlamında bir rol oynamış durumda ancak Rusya’nın bölgesel manevra alanını sınırlandırıcı bir etkisi bulunmuyor.

 

Müttefikleri tarafından hem siyasi hem de askeri olarak yalnızlığa itilmiş olduğunu sık sık vurgulayan Türkiye’nin, en yetkili makamlar tarafından dahi S-400 alımının bir mecburiyet olduğunun altını çizmesini, bu bakımdan okumak gerekir.

 

Sonuç Yerine

 

S-400 hava savunma sistemi, diğer tüm hava savunma sistemleri gibi etkin ve tam performans ile çalışabilmek için bir erken ihbar ve komuta kontrol ağına bağlı çalışmak zorundadır. Münferit olarak (“stand alone”) çalışan hiçbir hava savunma sistemi tam etkinliğe sahip olamaz. Bu bakımdan, mevcut komuta kontrol şebekesine bağlanmayacak S-400 sisteminin etkinliğinin sınırlı olacağını söylemek mümkündür.

 

Bu dezavantajına rağmen, son derece güçlü radarı ve uzun menzilli füzeleri ile S-400’ün, özellikle orta ve yüksek irtifalardaki muharip ve elektronik harp / erken ihbar uçaklarına ve İHA’lara karşı ciddi bir caydırıcı güç teşkil edeceği tartışmasızdır. Hava sahasının karmaşık yapısı, dost – düşman unsurların gerçek zamanlı ve hassas takibi, taktik resmin ve istihbaratın gerçek zamanlı paylaşılıp işlenmesi gibi hususlar bir yana bırakıldığında, S-400 gibi uzun menzilli bir sistemin söz gelimi Doğu Akdeniz, Kuzey Suriye ya da Ege’de geniş bir alanda “uçuşa yasak bölge” teşkil etmede fayda sağlayabileceği değerlendirilebilir. Bu bakımdan da S-400, özellikle gerilimin iyice arttığı Doğu Akdeniz bölgesinde, askeri olarak bir faydası olacaktır.

 

Bu noktada, anılan coğrafyada Rusya Federasyonu’nun artan askeri faaliyetleri ve nüfuz alanını genişletme çabalarına dikkat çekmek gerekir. Suriye’de 2015 yılından itibaren ana aktör haline gelen, Doğu Akdeniz’de daimi deniz görev gücü bulunduran, Libya İç Savaşı’na doğrudan müdahil olan ve Mısır’la askeri ilişkilerini derinleştiren Rusya’nın bölgede, Türkiye ile yer yer çatışan, yer yer de uyuşan çıkarları bulunmaktadır. İlaveten Rusya, ilhak ettiği Kırım’a çok sayıda hava savunma ve gemi-savar füzesi konuşlandırmış; yakın müttefiki Ermenistan’a Iskander taktik balistik füzeleri ve Su-30 savaş uçakları sevketmiş, Suriye’deki Humeymim ve Tartus üslerini de benzer şekilde takviye etmiştir. Böyle bir ortamda S-400 gibi stratejik bir sistemin, Rusya’nın çıkar veya da stratejisi hilafına etkin şekilde kullanımı bir soru işareti haline gelmektedir. Unutulmamalıdır ki, benzer endişe ve açık noktalar, ABD başta olmak üzere diğer ülkelerden temin edilen modern ve karmaşık platformlar için de geçerlidir. Özellikle ileri teknolojiye sahip, yazılım ve elektronik / bilgisayar donanımı içeren uçak, hava savunma sistemi, radar vb. sistemlerde, üretici ülkenin çeşitli teknik, istihbari ya da lojistik (yedek parça ve eğitim desteği başta olmak üzere) yöntemler ile doğrudan ya da dolaylı müdahalesi mümkün olabilmektedir.

 

Bu hususlar göz önüne alındığında, riski dağıtmak için ulusal savunma sanayiinin çözümlerinin azami ölçüde kullanıldığı, bilhassa yazılım ve elektronik bileşenlerinde mutlak hakimiyetin olduğu; iç içe geçmiş ve birbirini destekleyen sistemlerden müteşekkil bir yapının önemi öne çıkmaktadır. Daha yalın bir ifadeyle, S-400’ün (daha doğrusu hazır alım yoluyla temin edilmiş herhangi bir sistemin) tek başına ve münferiden kullanıldığı bir savunma şemsiyesinin olası bir kriz ya da çatışma durumunda etkinliği daima soru işareti olacaktır.

 

Buna karşılık, S-400’ün hizmete alınması ile birlikte, ABD ile ilişkilerin farklı bir rotaya girmesi de kaçınılmaz görünmektedir. Bu bağlamda ilk etapta CAATSA yaptırımlarının uygulanması gündeme gelebilir. CAATSA yaptırım paketinden hangileri seçilirse seçilsin, doğrudan ve dolaylı etkileri nedeniyle Türk savunma sanayii ve Türk Silahlı Kuvvetleri olumsuz etkilenecektir. Yaptırımların uygulanmasının geciktirilmesi veya engellenmesi ise, seçim sath-ı mailine girmiş ABD’de giderek zorlaşacaktır. Zira Türkiye’nin iletişim kanalları daha ziyade Trump ile açık iken, Kongre ve bakanlıklar nezdinde lobi gücü son derece zayıf görünmektedir. Bu kesimlerde de maalesef karşıt lobilerin belirgin bir üstünlüğü söz konusudur.

 

Böylesine karmaşık bir denklemin çözümü ise çok boyutlu bir işlemci kapasitesi gerektirmektedir.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.