Salgına Bir Geçiş Süreci Olarak Bakmak

İçinde bulunduğumuz olağanüstü durum, mevcut yapının kurum ve normlarının yıpranmasına neden oluyor. Küreselleşme ve neoliberalizm gibi yapı ve söylemlerdeki bozulma ve yıpranma, yeni toplumsal ve siyasi tahayyülleri mümkün kılıyor. Bu da toplum ve siyaset üzerine radikal sorular yöneltmemizin ve daha önce aksadığı anlaşılsa da içselleştirilen ve normalleştirilen yapı ve söylemlerden kopuşun önünü açıyor; bizi bir eşikten atlatıp, geçiş sürecine doğru itiyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Bu yazı, korona salgını sürecini antropolijistlerden esinlenerek bir geçiş süreci olarak görmeyi öneriyor. Burada iki iddiada bulunuluyor. İlki; salgının hâkim yapı ve söylemleri tartışmaya açarak, neoliberalizmin ötesinde alternatif değer ve normları mümkün kılması. İkincisi; salgının kontrolü sürecindeki uygulamaların ve Çin’den ilham alınarak uygulanması düşünülen yeni dijital denetim mekanizmalarının salgın sonrasında yaygınlaşma ihtimali.

 

Geçiş sonrasına dair tahayyüller, ütopya ve distopya arasında gidip geliyor. Bu tartışmalar; siyasetin özü, biyo-politika ve özne iktidar ilişkilerini yeniden düşünmek için ipuçları veriyor.

 

Bir Geçiş Eşiği Olarak Salgın

 

Salgın sürecini antropolojistlerin tanımladığı gibi bir geçiş süreci ya da eşik olarak (liminality) görmek faydalı olabilir. Antropolojist Arnold van Gennep bu kavramı bir asır önce ortaya attığında, kendisinin geçiş ayinleri dediği (rites of passage), bir kişi ya da grubun hayatlarındaki önemli değişim ya da dönüşümlerin kutlandığı, sembolik öneminin vurgulandığı ayinleri kastetti.[1] Gennep, bu tarz ayin ritüellerinin üç döneme ayrılabileceğini iddia etti: Eski pratik ya da kimliğin geride bırakıldığı kopuş dönemi (rites of seperation), eski ve yeni arasındaki geçiş dönemi (transition rites) ve birey ya da grupların yeni bir kimlikle yeniden toplumla kaynaştığı bölüm (rites of incorporation). Bu görüş, 1960’lara dek uzun süre antropoloji alanında destek görmese de, son dönemde özellikle siyaset antropolojistleri tarafından tekrar gündeme getirildi. Siyaset antropolojistlerinin bu kavrama yeniden dönmesinin önemli nedenleri var ve bu nedenler günümüzdeki tartışmalara da ışık tutabilir.

 

Öncelikle, bu kavram, tarihin/zamanın bir yapı ya da objektif faktör tarafından yönetildiği ve süreklilik arz eden bir eylem akışı olduğunu varsayan yapısalcı görüşlere karşı çıkıyor.[2] Diğer bir ifadeyle, bu yaklaşım bize yapıların reddedilmediği fakat esnetildiği, post-foundalist yaklaşımı anımsatıyor. Bununla birlikte, eşik kavramının toplum ve siyaset teorisi için önemi ise devrim gibi bazı an ya da dönemlerin, aşılamaz ve yıkılamaz zannedilen yapı ve söylemlerden kopuşun, yeni yapı ve söylemlerin ortaya çıkışının zeminini hazırlaması. Max Weber’e göre karizmatik liderin rolü böyle durumlarda ortaya çıkıyor. Gennep de geçiş ayinlerinden çıkışın ayin yöneticisi tarafından gerçekleştiğini açıklıyordu.

 

Şu an içinde bulunduğumuz olağanüstü durum bir devrim olmasa da, mevcut yapının kurum ve normlarının yıpranmasına neden oluyor; hatta salgın uzun süre devam ederse, sürekli büyüme ve doğanın yıkımını hedef alan ekonomik modellerin kendiliğinden son bulmasının ve toplumsal ve politik dönüşümlerin önünü açacak.

 

Tam da bu yüzden eşik anında düşündüklerimiz, arzularımız ve korkularımız yeni yapı ve söylemlerin şekillenmesinde çok önemli. Bir başka ifadeyle, küreselleşme ve neoliberalizm gibi yapı ve söylemlerdeki bozulma ve yıpranma, yeni toplumsal ve siyasi tahayyülleri mümkün kılıyor. Bu da toplum ve siyaset üzerine radikal sorular yöneltmemizin ve daha önce aksadığı anlaşılsa da içselleştirilen ve normalleştirilen yapı ve söylemlerden kopuşun önünü açıyor; bizi bir eşikten atlatıp, geçiş sürecine doğru itiyor.

 

Fakat, korona virüsünün bir Mesih ya da deux ex machina olarak görülmesi ise yanlış. Salgın, mevcut düzeni yıkıp yerine yeni bir sistemin gelmesine vasıta olacaksa bu mevcut aktörlerin tercihleri ve neticesinde olacak. Burada bahsettiğim metodolojik olarak özne indirgemeci bir yaklaşım değil. Bir dönüşümün kendiliğinden gelmeyeceğini, ancak bir edim sonucunda gerçekleşeceğini vurgulamak. Bu yüzden salgın sırasında devletlerin krizi yönetme stratejilerini, sosyal hareketlerin gelecek üzerine öne sürdüğü alternatifler ile birlikte değerlendirmek gerekiyor.

 

Neoliberalizmin Ötesini Düşünebilmek

 

Salgın; 1980’lerden itibaren hâkim ideoloji ve siyaset aklı olarak dünya sistemini biçimlendiren neoliberalizmi tartışmaya açtı. Neoliberalizm doğrudan ve dolaylı olarak salgının çıkışına zemin hazırlayan süreçlerin önünü açtığı için eleştirildi. Sürekli büyümeye endeksli ekonomi politikalarının insan ve vahşi yaşam arasındaki sınırı ortadan kaldırması eleştirildi. Aşırı nüfus artışı, kırsal nüfusun büyük şehirlere göç etmesi ve dünya nüfusunun belli metropollerde yoğunlaşmasının salgının etkisini artırdığı belirtildi. Küreselleşme ile virüsün sınırlar arasında dolaşmasının mümkün olduğu belirtildi. Sağlık sistemi, farmakoloji sektörü ve farmakolojik araştırmalarda piyasa ekonomisinin yaygınlaşmasının ABD ve İngiltere gibi ülkelerde yıkıcı etkilere neden olması eleştirildi. Ayrıca, küreselleşme süreci eleştirel bir biçimde irdelenmeye başlandı.

 

Bu tartışmaların birçoğu eleştirel düşünürlerin ve araştırmacıların uzun süredir dillendirdikleri ve uyardıkları konular aslında. Bu düşünürler, küreselleşmenin getirdiği adaletsiz gelir dağılımına,[3] koloniyel hiyerarşik yapının küresel ticaret rejimi üzerinden yeniden üretilmesine,[4] neoliberal siyaset aklının ekonomik değerleri siyaset de dahil olmak üzere daha önce ekonomi ile bağlantılı düşünülemeyecek birçok alana yaydığı ve küresel üretimin doğa üzerindeki yıkıcı etkilerinden bahsediyordu.[5]

 

Ayrıca, Chantal Mouffe, Jacques Ranciere, Slovaj Žižek, Wendy Brown gibi düşünürler, neoliberal aklın toplumu teknokratik yönetimler altında ekonomik mantığa göre idare eden bir duruma indirgediğini ve bunun siyasetsizleşmeye (de-politicization) neden olduğunu belirtiyordu. Bu görüşe göre, neoliberal aklın hüküm sürdüğü bir ortamda siyaset etme ihtimali giderek anlamsızlaşıyor. Performans göstergeleri, istatistikler ve metrik değerler siyaseti yönetmeye ve yönetişime indirgediğinden, çoğulculuğu ve farklılıkları tanıyan bir siyaset etme ihtimali ortadan kalkıyor. Bunun bir nedeni de, neoliberal siyasal akıl içerisinde devlet ve kişilerin bir şirket gibi düşünülmesi: Devletler ve kişilerin kendilerini sonuç odaklı, rekabetçi unsurlar olarak piyasaya hazırlamak zorunda kalması.

 

Günümüzde neoliberalizmi ve küreselleşmenin geldiği noktayı eleştiren tartışmalar, 2010 başında yoğunlaşan, birkaç sene içinde farklı coğrafyalara yayılarak zirve yapan; ancak, daha sonra bastırıldığı, ortadan kaybolduğu zannedilen sosyal hareketlerin bir uzantısı olarak görülebilir. Salgın sürecinde, sosyal hareketlerin aşina olduğumuz, aslında pek de yeni olmayan taleplerinin yeniden yaygınlaştığı ve toplumda daha geniş bir gruba yayılma imkânı bulduğu iddia edilebilir. Bu kez sosyal hareketler, geçiş süreci tecrübesinin belirsizliği ve riskin toplumun geneline yayıldığı farklı bir tarihsel anda taleplerini gündeme getiriyor.

 

Böyle bir ortamda, hâkim yapı ve söylemin sınırlarını çizdiği siyasi söylemin ötesindeki alternatif söylemler, daha eşitlikçi, çoğulcu, erkek egemen kültür karşıtı, çevreci toplumsal tahayyüller tasavvur etmemizde, hatta gerekli görmemizde etkin rol oynuyor. Hâkim yapı ve söylem içinden ütopik ya da radikal görünen sosyal adalet ve eşitlik ideallerinin kriz anlarında tartışılıyor olması bize, statüko dışında başka bir dünya, daha başka değerler bütününü düşünmek için fırsat sunuyor. İşte bu yüzden, “normal yaşantımıza ne zaman döneceğiz?” sorusu bize yanlış bir perspektif sunuyor. Eski normal, insan türünün kendisini ve doğayı yok etmesine neden oluyordu. Bu yüzden salgın, sosyal hareketlerin vurup yıkamadığı, sosyal adaletsizliğe neden olan iklim değişimini hızlandıran politika tercihlerini geride bırakıp, dönüştürmek için bize bir fırsat veriyor.

 

Aslında, bir siyaset etme tarzı ya da söylem olarak neoliberalizm, özellikle ABD ve İngiltere gibi ülkelerde siyasi tercihler neticesinde, daraltıp piyasa mantığına mahkûm ettiği sağlık sistemi ve halk sağlığı alanındaki zafiyeti yüzünden, modern devletin karakteristiğini oluşturan biyo-iktidar mekanizmalarında sıkıntıya neden oluyor. Yani hayatın ve nüfusun yönetilmesinin aksaması ya da çökmesi neticesi oluşan büyük bir meşruiyet krizine -ya da daha temkinli ifade edecek olursak böyle bir krize- doğru sürükleniyor. Bu süreç; rekabet, verimlilik gibi değerleri terk eden ve yaşamı önceleyen yeni bir dönemin önünü açabilir mi? Bu bağlamda, siyasetin özü ve biyo-politika tartışmalarına göz atmak anlamlı olabilir.

 

Siyasetin Özü, Biyo-Politika ve Özne İktidar İlişkileri

 

Thomas Hobbes’un realizminden etkilenen bazı düşünürler, salgının siyaseti askıya almadığına, eğer siyasetin saf hâli diye bir şeyden söz edilecekse, bu saf hâli ortaya çıkardığını iddia ettiler. Bu görüşe göre, siyasetin özü, yönetici grubun insanlara ne yapacaklarını söylemesi ve insanların hayatta kalma adına bunu kabul etmesi. Bir nevi salgın hâli bizi doğa durumuna geri götürdü ve biz de kendimizi koruma adına özgürlüğümüzü siyasi iktidara teslim ettik. Salgın sürecinde siyasetin özünün düzen ve istikrar olduğuna ikna olduk.

 

Bu realist yaklaşımın salgını açıklamadaki eksikliği şu; evde kalma ve hayatın durması talepleri birçok ülkede sivil toplum ve halk tarafından talep edildi ve hükümetler sert kararlar almaya zorlandı. Ayrıca, salgına realist açıdan yaklaşmak biyo-politika mekanizmalarını göz ardı eden, iktidar-yaşam-ölüm arasındaki ilişkiye eksik bakan bir yaklaşım. Foucault’ya göre Hobbes’un egemenlik anlayışı yaşamı sonlandırma ve bazı hayatların devamına izin verme yetkisiydi (take life or let live). Biyo-iktidar ise yaşamı teşvik eden, düzenleyen, güvenliğini sağlayan ya da optimize eden bir güç modalitesi.[6]

 

Nitekim, performans göstergeleri bu süreçte hayatın kendisine odaklanıyor; yapılan test sayısı, iyileşen hasta sayısı, yeni enfekte olan hasta sayısı, vefat sayısı, istatistiksel eğriler bu kez yaşamın optimizasyonunu hedef alıyor. Biyo-iktidar ve salgın sırasında uygulanan özgürlükleri kısıtlayıcı uygulamaların salgın sonrasına sarkma ihtimali tartışmaları, Giorgio Agamben’in yayımladığı makaleler üzerinden yürüyor.[7]

 

Agamben Nerede Yanıldı?

 

Bu makalelerde Agamben, salgını yeni bir istisna olarak görüyor. Agamben’e göre salgın, 11 Eylül sonrasında yeni bir istisna hâli arayışında olan batı ülkelerine yeni bir fırsat vermiş durumda. Ancak; Agamben’in görüşünün, İtalyan hükümetinin uygulamalarını aşırı bulması nedeniyle epey eleştirildiğini ve destek bulamadığını eklemek gerek. Her halükârda, bu tartışmadan hareketle ek sorular sorarak, yeni tartışmaları da gündeme getirebiliriz.

 

Öncelikle, salgını Agamben’in tanımladığı gibi bir istisna hâli olarak görmek ne kadar açıklayıcı? Bu kez düşman öteki değil ve istisna hâli ötekine karşı güvenlik için uygulanmıyor. Agamben’in de sonradan ifade ettiği gibi bu kez düşman bir boğazdan diğerine atlayan çıplak gözle görmenin mümkün olmadığı bir virüs. İnsan türü hem tehlikenin kendisi hem de korunması gereken unsur. Kendi sevdiklerimize dahi tehlike arz ediyoruz ve şu aşamada güvenlik tehlikesi olmayanlar enfekte olup iyileşen kişiler, ki bunun da geçerliği henüz tam olarak ispat edilmiş değil.

 

Agamben’in salgını bir istisna hâli görmesinin bir eksikliği de, Carl Schmitt’in de etkisi ile, istisna hâlini pozitif hukuk normlarının askıya alınmasıyla kısıtlaması. Salgının kontrol altına alınması için özgürlüklerin geçici olarak askıya alındığı düşünüldüğünde bu görüş yanlış değil. Ancak; bu bakış açısı salgın hâlini sadece iktidar-pozitif hukuk açısından değerlendirmeye fayda sağlıyor. Bu makale başında bahsettiğimiz gibi salgını; mevcut statüko, yerleşik yapı ve söylemlerin dönüşümünü açma potansiyeli olan bir an/süreç olarak görebilmemizi engelliyor. Bir başka ifadeyle, istisna hali kavramı devlet-merkezci bir tutumu devam ettirirken, başta atıfta bulunduğumuz geçiş süreci kavramı ise sosyal aktörlerin kurucu iktidar olma özelliğinin önünü açıyor.

 

Agamben’in kavramındaki diğer bir sorun da bios (anlamlı yaşam) ve zoe (yalın yaşam) arasında getirdiği ayrım. Antroposen araştırmacıları bu ayrımın artık anlamsız olduğunu belirterek, salgının bizi yakın gelecekte bekleyen ve etkisinin salgından daha da yıkıcı olacağı tahmin edilen iklim krizine karşı uyardığını ve salgın yönetiminde uygulanan önlemlerin bizi böyle bir krize karşı hazırladığını söylüyor.[8]

 

Dijital Kontrol ve Dijital Leviathan

 

Yavaş yavaş kısıtlamaların kaldırılmaya ve tedbirlerin hafifletilmeye başladığı bir aşamada, Çin’de COVID-19 virüsünün yayılmasını önlemede kullanılan dijital takip sisteminin uygulanması gündeme getirildi. Bu öneri demokrasilerde pek destek görmedi. Eğer uygulanırsa, vatandaşlar devamlı denetim altında bulunabilecekler ve vatandaşların hareket serbestisi cep telefonlarına gelecek bir kodla belirlenecek. Aynı zamanda enfekte olup iyileşen kişilerin toplumda dolaşımına serbestlik tanınacak bir uygulamadan bahsediliyor.

 

Bu tarz düşünceler hiç hayata geçirilmese de salgın yönetiminde akla gelen biyo-politika mekanizmaları üzerinden iktidar, bilgi ve özne ilişkilerini yeniden düşünmek için bize ipuçları veriyor.

 

Unutmamak gerekir ki, dijital denetim mekanizmaları Çin’in faaliyete geçirmeye düşündüğü sosyal puanlama sisteminin bir uzantısı. Çin’in dijital denetim ve gözetim mekanizmaları, hem vatandaşlarını kontrol etmek hem de davranışlarını düzenlemeyi hedef alıyor. Buna göre, komünist partinin öngördüğü makul vatandaşlık dışında davranışlarda bulunanların puanları düşürülerek toplum hizmetlerinden faydalanması engellenecek. Mesela, partiyi eleştirdiği anlaşılan bir kişi sadece polis kontrolüne takılmayacak. Vatandaşlık puanı düşük olduğu için bir otobüs bileti dahi alamayacak. Distopik televizyon serisi Black Mirror’un bir bölümünde gördüğümüz bu tarz ultra denetim-disiplin toplumu dijital mekanizmalar sayesinde mümkün hâle geliyor.

 

Korunma Refleksi

 

Batı Avrupa’da ise kısıtlamaların ötekine ve dışarıya karşı yoğunlaşması beklenebilir. Açacak olursam; Roberto Esposito batı düşünce tarihinde topluluk kavramını eleştirdiği çalışmasında topluluğun (communitas) bir dış tehlikeye karşı muafiyet, bağışıklık alanı (immunitas) olarak tanımlandığını belirtir.[9] Esposito’ya göre modern düşünce tarihinde topluluk; iç savaş, açlık, susuzluk, göç gibi dünya sorunlarında korunaklı bir alan olarak tanına gelmiştir. Biyo-politikadaki, biyo ve politika arasındaki tire işareti bağışıklıktır (immunity). COVID-19 salgınında da, ulus-devletler etrafında vücut bulan toplulukların bir salgın esnasında bağışıklık mekanizmasının düştüğü anda bünyelerini tekrar toplayabilmek için bir refleks ile sınırları kapattığını, dışarıyla bağlantıyı kestiğini gördük. Virüs yayma tehlikesi bulunduran, bünyeye ait olmayan yabancı unsurlara karşı sınırlar kapatılırken, bünyenin bir unsuru olan vatandaşlar geri çağrıldı. Salgına karşı mücadele alanı ulus-devlet olarak belirlendiğinden, topluluğun (communitas) özelikle dış tehlikelere karşı bir bağışıklık (immunitas) alanı olarak tanımlanması perçinlendi.

 

Ayrıca, küreselleşmenin aksadığı, duraksadığı anlarda milliyetçiliğin kuvvetlenmesi de muhtemel. Topluluklar, bir müddet daha korunaklı kalmayı tercih edebilir. Bu da sınırlar yavaş yavaş açılsa da uluslararası seyahatlerin kısıtlanmasına ve göç hareketliliğinin daha da sıkı kontrol edilmesine neden olabilir.

 

Ütopya ve Distopya Arasında

 

Özetle, içinde bulunduğumuz geçiş süreci; bir yandan, sosyal devletin yeniden keşfedilerek daha demokratik ve yeşilci bir kapitalizme doğru evrilmesini, öte yandan da ucu dijital bir Leviathan’a ulaşan yeni dijital kontrol mekanizmalarını gündeme getiriyor.

 

Korona salgını, neoliberal sistemin ve neoliberal küreselleşmenin zafiyetlerini ortaya çıkardı. Salgın, neoliberalizmin ötesinde alternatif yapı ve sistemlerin daha gür tartışılmasını mümkün kıldı. Ancak; salgın sonrasında şekillenecek küresel sistemde, siyasi ve sosyal normalliğin daha eşitlikçi ve adil, insan türünün doğaya verdiği yıkıcı zararların sona erdiği bir sisteme kendiliğinden evrilmesini beklemek aşırı iyimser bir yaklaşım. Bu talepler; siyasetin dilini ve gramerini dönüştürdüğü ölçüde dönüştürücü olabilir. Hâlihazırda, batı Avrupa ülkeleri başta olmak üzere demokrasinin hâkim olduğu coğrafyalarda siyasetin dilinin sosyal devleti diriltmeye odaklandığını medyadaki tartışmalardan gözlemliyoruz. Bu bağlamda, İkinci Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi, kapitalizm ve demokrasi arasında yeni bir uzlaşma kurulabilir. Kapitalizm, neoliberal politikalar yüzünden girdiği meşruiyet krizinden kitlelerin taleplerini dikkate alarak çıkmanın yolunu arayabilir.

 

Agamben’in yönelttiği soruya yeniden dönecek olursak; eğer bireyler canını emanet etmek için siyaset erkine dijital denetim mekanizmalarının uygulanması için onay verirse, yeni kontrol mekanizmaları salgın sonrasında devam eder mi? Dijital otoriter bir sistem, Çin’in uyguladığı otoriter kapitalist model ile birlikte düşünüldüğünde, demokrasiler içerisinde olmasa da yarı-demokratik ve otoriter rejimlerde yaygınlaşma ihtimali barındırıyor. 

 

____________ 

[1] Gennep, A. van (1960) [1909] The Rites of Passage, Chicago: Chicago University Press.

[2] Thomassen, B. (2009). “The Uses and Meanings of Liminality”. International Political Anthropology 2 (1): 5–27.

[3] Sassen, S., (2014). Expulsions. MA: Harvard University Press. Milanovic, B. (2016). Global inequality: A new approach for the age of globalization. MA: Harvard University Press. Lazzarato, M. (2009). Neoliberalism in action: Inequality, insecurity and the reconstitution of the social. Theory, culture & society26(6), 109-133. Tully, J. (2008). Public philosophy in a new key (Vol. 2). Cambridge: Cambridge University Press.

[4] Tully, J. (2008). Public philosophy in a new key (Vol. 2). Cambridge: Cambridge University Press.

[5] Brown, W. (2015). Undoing the demos: Neoliberalism’s stealth revolution. MA: Mit Press.

[6] Foucault, M., 2007. Security, Territory, Population. Lectures at the Collège de France, 1977-1978. Basingstoke: Palgrave-Macmillan. Foucault, M. 2008. The Birth of Biopolitics. Lectures at the Collège de France, 1978-1979. Basingstoke: Palgrave-Macmillan.

[7] Agamben, G. 2020. Giorgio Agamben. “The State of Exception Provoked by an Unmotivated Emergency”. PositionsPolitics, 26 Şubat. http://positionswebsite.org/giorgio-agamben-the-state-of-exception-provoked-by-an-unmotivated-emergency/. Agamben, G., (2020). Clarifications. An und für sich, 17 Mart. https://itself.blog/2020/03/17/giorgio-agamben-clarifications/.

[8] Chandler, D. (2020). The Coronavirus: Biopolitics and the Rise of ‘Anthropocene Authoritarianism’. 6 Nisan. https://eng.globalaffairs.ru/articles/coronavirus-authoritarianism/#. Latour, B., 2020. Is This a Dress Rehearsal?’ Critical Enquiry, 26 Mart. https://critinq.wordpress.com/2020/03/26/is-this-a-dress-rehearsal/

[9] Esposito, R. (2013). Terms of the political: Community, immunity, biopolitics: Community, immunity, biopolitics. NY: Fordham University Press.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.