Savaşın Yarattığı Dünya

Silahlı çatışma geçmişten beri trajedi anlamına geliyor ama aynı zamanda penisilin ve otobanlardan genel oy hakkı ve refah devletine her şeyin ortaya çıkmasına katkıda bulundu.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Birçok kimsenin her sabah yaptığı gibi bir kruvasanla başlayalım. Peki kaçımız bu bildiğimiz hamur işinin tarihin kritik askeri zaferlerinden biriyle olan ilişkisini biliyor? 1683’te Habsburg güçleri Viyana kapılarında işgale gelmiş Osmanlı ordusunu yendiğinde, söylentilere göre, Viyanalı fırıncılar geri çekilen Müslüman güçlerin sembolü olan hilaller pişirerek kutlama yapmıştı. O muharebe farklı sonuçlansaydı Osmanlılar muhtemelen sonraki yüzyıllar boyunca Avrupa’nın kalbine hakim olacak ve bölgenin sakinleri büyük oranda Müslümanlaşacaktı. Ya da daha yakın örnekleri düşünün: II. Dünya Savaşı’nı Müttefikler değil de Mihver güçlerinin ya da Soğuk Savaşı Sovyetler Birliği’nin kazandığını hayal edin.

 

Savaş içinde yaşadığımız dünyayı şekillendirdi ve hala yerkürenin birçok parçasını şekillendirmeye devam ediyor. Gelişmiş dünyada yaşayanlar olarak 1945’ten beri bazı tarihçilerin bahsettiği “Uzun Barışı” tecrübe edebiliyoruz ama Ortadoğu’nun çoğu ve Afrika ve Asya’nın bazı kesimleri için böyle bir şey olmadı.  Avrupa ve Latin Amerika son yıllarda devletler arası topyekûn savaşlara tanık olmadı ama Kuzey İrlanda’dan Arjantin’e sancılı silahlı iç çatışmalar yaşadılar. Büyük güçler de hala pahalı askeri nizamlarını sürdürüp potansiyel düşmanlarla muharebe planlarını güncel tutuyorlar. Pekin ve Washington’daki siyasi liderler ve stratejistler birbirlerine şüpheyle bakıp ülkelerinin bir gün birbiriyle savaşabileceğini varsayıyor. Aynısı İran ile İsrail, Çin ile Hindistan, Pakistan ile Hindistan için de geçerli.

 

Savaşın bitmesini dileyebilir ve sadece başka yerlerde ve zamanlarda olmasını umabiliriz ama savaş insanlık tarihinin kilit itici güçlerinden biri olmaya devam ediyor. Savaşın insan doğasına içkin mi olduğu yoksa kültür ve toplumsal kurumların sonucu mu olduğu hakkındaki uzun süren tartışma hiçbir zaman sonuçlanmayabilir. Yadsınamayan gerçek şu ki savaş ile insan toplumu birbiriyle o kadar derinden iç içe geçmiş ki birinin gelişimini diğerininkinden ayrı anlayamayız. Savaşı kontrol altına alma ümidimizin olması için bu ilişkinin doğasını ve savaşın güç ve dinamiklerini anlamamız gerekiyor.

 

İnsanlar ihtiyaçları için avcılık ve toplayıcılık yapan göçebelerden tarım topluluklarına geçiş yaptığında başkalarının alabileceği değerli bir varlığa sahip oldular. Taşınmak artık kolay seçenek değildi, dolayısıyla da insanlar duvar, silah ve zaman içinde ayrı savaşçı sınıflarıyla kendilerini savunmayı öğrendi.

 

Kendi grubunu başarıyla savunmak ve çoğu zaman başkalarını fethetmek ilk başarılı devlet ve imparatorlukların temeliydi. Savaş hem neden hem de sonuçtu. Daha fazla kaynağı olup bunları etkili bir şekilde kullanan bir devletin daha fakir ve zayıf rakiplerini yenme ihtimali daha yüksekti. Savaş güçlü hükümet ve daha büyük siyasi birimlerin gelişimiyle el ele ilerledi. Mısır, Tang, Roma ve Aztek imparatorlukları gibi geçmişin birçok büyük gücü orduları tarafından kurulup yaşatıldı her ne kadar o güçler yöneticiye veya tanrılara yönelik ortak bir hürmet gibi temellere dayansa da.

 

On Yedinci yüzyıldan itibaren Avrupa’da savaşlar modern merkezi devletlerimizi üretti ve bunlar dünya çapında kopyalandı. Savaşmak için adamlardan gıdaya kaynak üretip yönetmek için devletlerin bürokrasiler ve zor güçlerini geliştirmeleri gerekiyordu. Modern istatistik ve nüfus sayımları eldeki imkanları tespit etme ihtiyacından doğdu. Modern vatandaşlık tanımları hükümetlerin kimlerin kendileri için savaşabileceğini belirleme girişimleri olarak başladı. Britanya’nın adalarını ve giderek küreselleşen imparatorluğunu korumak için dayandığı donanmasını finanse edip devam ettirmek için Britanya hükümeti halktan nasıl borç alacağını öğrenip tahvil basmak için yeni bir kurumu, İngiltere Bankası’nı kurdu.

 

Devletler kendi güçlerini arttırdıkça vatandaşları üzerinde daha yüksek zorlayıcı güç de kazandılar. Thomas Hobbes’un farkına vardığı gibi istikrarlı bir toplum vatandaşlarının yönetilmeye rıza göstermesini gerektiriyor ama bu rızayı destekleyip pekiştiren devletin ister komşundan çalmamak isterse vergilerini ödemek olsun normlara bağlılık göstermeyenleri göstermeye zorlamak için güç kullanma tekelidir.

 

Demokratik normların derin kök saldığı toplumlar bile iç kalkışma veya dış tehditlere karşı kendilerini savunmak için güç kullanımına başvuracaktır. İki dünya savaşı sırasında Britanya veya ABD gibi demokrasilerdeki hükümetler tüketim, hareketlilik hakkı veya kaynak tahsisi konularında toplumları üzerinde barış zamanı kabul edilemez görünebilecek denetimler uyguladı. Askere almayla da demokrasiler gençlerini silahlı kuvvetleri bünyesinde hizmet edip, savaşıp ölmeye zorladı.

 

Güçlü merkezi devletlerin büyümesiyle savaş da daha ölümcül ve yıkıcı hale geldi. Toplumlarının kaynaklarını çıkarıp seferber etmekle hükümetler daha büyük güçler kullanıp daha uzun seferler düzenleyebiliyordu. Sanayi Devrimi sonucunda 19. yüzyıldan başlayarak üretim kapasitesinde yaşanan devasa artışlar aylar ve yıllar boyunca art arda muharebede kalacak askere alınmış askerlerden oluşan büyük orduları mümkün kıldı. ABD’de 1914 öncesinde nadir ve hafif bir yük olan gelir vergisi, önce I. Dünya Savaşı sırasında bir olağanüstü tedbir olarak ve daha sonra Amerikan hükümetleri ekonomiyi bozmadan daha ağır vergiler koyabileceğini fark ettiğinde kararlı bir şekilde arttı.

 

Barış zamanı çok pahalı olan şeyler savaş zamanı bir zorunluluk haline geliyor ve toplumlar bir şekilde kaynak buluyor. Oxford’da yaşadığım yere yakın, daha önce hastane olan bir binanın duvarındaki tarihi bir levha penisilinin ilk defa 1941’de enfeksiyon tedavisinde başarıyla kullanıldığını kaydediyor. Şimdiye kadar milyonlarca hayat kurtaran ilaç 1928’de geliştirilmişti ama II. Dünya Savaşı’na kadar üretimi çok pahalı görülüyordu.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Barış zamanında dahi hükümetlerin savaş hazırlıkları sosyal ve ekonomik faydalar getirebilir. Amerika’nın Eisenhower yönetiminin 1950’lerde inşa ettiği eyaletler arası otoban sistemi gibi 19. yüzyılda Avrupa’da kurulan demir yolu hatlarının çoğu stratejik nedenlerle ortaya çıkmıştı ama daha iyi ulaşım yine de ekonomik büyümeyi kolaylaştırdı.

 

1899’da Britanya hükümeti ve kamuoyu Güney Afrika’daki koloni savaşı için gönüllü olanların üçte biri elverişsiz oldukları için reddedildiğinde dehşete düşmüştü. Bu da halk sağlığını bir ulusal güvenlik konusu haline getirdi ve yoksul çocuklar için bedava okul yemekleri gibi icatlara yol açtı. 19. yüzyılda savaş giderek makineleşip silahlar daha sofistike hale gelirken silahlı kuvvetler daha iyi eğitimli erkeklere ihtiyaç duydu ve bu da halkın eğitimine daha fazla harcama yapılmasını teşvik etti. Soğuk Savaş sırasında ABD hükümeti Amerikan üniversitelerine savunma amaçlı yüklü miktarlarda kaynak akıttı bu da birçok başka şeyin yanında Silikon Vadisi’ni mümkün kılan araştırmaları doğurdu.

 

Paradoksal bir şekilde, savaşa hazırlanmak veya savaşmak vatandaşların toplumlarındaki ve hükümetleriyle ilişkilerindeki pazarlık gücünü arttırabilir. Siyasi elitler cebir yerine tavizlerin (imtiyazları genişletme veya sosyal hizmet sunma) halkın sadakat ve işbirliğini kazanmada daha etkili bir yol olduğunu öğrendi. Rus üst sınıfının bir üyesinin I. Dünya Savaşı’ndan önce söylediği gibi “Rusya’nın müdafaası için onlara ihtiyacımız varken halkın aleyhine yönetmek imkansızdır.” (1917 Rus Devrimi halkın desteğini çekmesi halinde neler olduğunu gösterdi.)

 

Birinci Dünya Savaşı sonunda Britanya hükümeti işçi sınıfından 30 yaş üstü kadın ve erkeklere seferberliğe katkılarının bir nişanesi olarak oy verme hakkı tanıdı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Britanya’daki yeni İşçi Partisi hükümeti kısmen I. Dünya Savaşı’nın sonunu takip eden krizden kaçınmak ama daha da önemlisi sivillerin savaş zamanındaki fedakarlıklarını tazmin etmek için refah devletine geçişi sağladı.

 

Savaşlar toplumlarımız üzerinde eşit derecede önemli başka açılardan; değerlerimiz, sanatımız, dilimiz, kendimizi tanımlama biçimimizin kendisi açısından da iz bıraktı. Homer’in “Illiad,” Tolstoy’un “Savaş ve Barış” ve Francis Ford Coppala’nın “Apocalypse Now” kitapları savaş karşısındaki dehşet ve büyülenmenin sonucuydu. Çoğu Alman için II. Dünya Savaşı hatıraları bir utanç yüküyken Ruslar için cesaret, direniş ve zaferin gururlu hikayeleridir. Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve İç Savaşı, Amerikalılar hala bu çatışmaların anlamı üzerinde uzlaşamasa da Amerikalı olmanın birer parçası.

 

Savaş tarihi eskiden beri kültür ve değerlerin zaferi veya yenilgiyi belirleyebileceğini gösterdi. Toplumlar veya sınıflar askeri değerler etrafında inşa edilmiştir. Antik Sparta’da genç erkekler eğitilip birbirlerine bağlansınlar diye ailelerinden koparılırdı. Anneleri onları savaşa “Kalkanınla eve dön” (kalkanını kaybetmek bir utanç kaynağıydı) “ya da kalkanının üstünde” uyarısıyla uğurlardı. ABD 1917’de I. Dünya Savaşı’na girerken George Cohan’ın “Orada” şarkısı da benzer bir temayı seslendiriyordu: “Babanı memnun et/ Senin gibi bir oğlu olduğu için/ Sevdiğine de ki ‘üzülme / Erin cephede olduğu için gururlan.”.

 

Britanyalı üst sınıf genç erkekler hem sporda hem de savaşta yaralanma veya ölüm karşısında cesur ve metin olacak şekilde yetiştirilirdi. I. ve II. Dünya Savaşlarından önce erkek dergileri, Spartalı olmakla gururlanan özel okullar, popüler oyunlar ve görece masum Erkek İzcilerden kabus gibi olan Nazi Gençliğine kadar paramiliter örgütler Britanya’dan Japonya’ya askeri değerleri aşılamak için ellerinden gelenin en iyisini yaptı.

 

Elbette kültürler değişir. 1930’ların militarist Almanya ve Japonya’sı günümüzün pasifist zihniyetli demokrasilerine hiç benzemiyor. Kültür de neden savaştığımızı ancak kısmen açıklar. Bazen fazla seçeneğimizin kalmadığını hissederiz. Amerikalılar 1941’de o kadar da militarist bir halk değildi; hiç kuşkusuz çoğu dünyayı sarmalayan çatışmanın dışında kalmayı umuyordu. Ancak Japonların Pearl Harbor saldırısı tüm bunları bir gecede değiştirdi.

 

İnsanlar her zaman kendilerinden daha büyük gördükleri davalar uğruna savaştı. 7. yüzyılda Arap Yarımadası’ndan yayılan mücahitler eski rejimleri yıkıp geçti, zengin ve karmaşık şehirleri fethetti ve Ortadoğu ve güney Avrupa’nın çoğu bölgesi üzerinde kalıcı izler bıraktı çünkü ilahi bir mükafat peşindeydiler. Fransız Devrimi’nin yurttaş-askerleri düşmanlarını dehşete düşürüp cesaretini kırdı çünkü muharebe meydanlarına devrimci şarkılar söyleyerek akın edip daha temkinli askerlerin almayacağı riskler alıyorlardı. I. ve II. Dünya Savaşlarında savaşan milyonlarca asker milliyetçilikten, millet denen bir şeyin kendilerinden sonra da yaşayacağı ve uğruna ölmeye değer olduğu hissinden etkilenmişti.

 

Birey ve milletler sözüm ona soğuk hesaplarla, çok yüksek bir maliyet ödemeden bir şeyler (toprak, ganimet veya köleler) kazanmak için de savaşır. Aztek ve İnka imparatorluklarını deviren İspanyol maceracılar harikulade servet şansının ölüm riskine ağır bastığını düşünüyordu. Avrupalı güçler 18 ve 19. yüzyıllarda sınırlı hedefler için tasarlanmış “kabine savaşları” başlattılar. Büyük devlet adamı Otto von Bismarck modern Alman devletini kurmak için Prusya’nın düşmanlarını kısa savaşlarda tek tek yendi.

 

Bu tehlikeli bir çığırdı. I. Dünya Savaşı’ndan önce planları yapan liderler ve ordu çatışmayı da yönetebileceklerini düşündü ama o savaş, çok sık yaşandığı gibi, kontrollerinden çıktı. Bismarck’ın hemşerisi Carl von Clausewitz savaşın kendi mantığı olduğunu söylemişti.

 

Savaş olmadan yaşayabilir miyiz? Yüzyıllar boyunca o kadar çok savaşı sınırlama veya kökten kaldırma girişimi başarısız oldu ki onların düşüncesini bile beyhude sayıp geçiştiriyoruz. Fakat bu kötümserlik geçmişteki başarıları görmezden geliyor ve dünyayı gelecekte de başarısız olmaya koşullandırıyor. Savaşmadıkları kutsal günleri olan antik Yunanlardan, etkili uluslararası silah anlaşmalarından veya özellikle II. Dünya Savaşı’nın dehşetlerinden bu yana sivillerin ve esirlerin insani muamele görmesini düzenleyen modern savaş yasalarının gelişiminden umut devşirebiliriz.

 

Bu umuda göre hareket etmeliyiz çünkü gelecekteki savaşların insani olma ihtimalleri oldukça karanlık. Savaşma kapasiteleri değişip yeni alanlara taşınıyor. Uzay askerileştirilmeye başladı bile ki bu da muhtemelen yeni bir silahlanma yarışına neden olacak. SİHA’lar gibi görece ucuz, küçük silahların yayılması birçok tehlikeli aktörün eline artan ateş gücü veriyor. Biyolojik ve kimyasal savaş uluslararası anlaşmalarla güya yasaklanmış durumda ama Rusya dahil birçok serseri devlette bu yönde araştırmaların sürdüğünü biliyoruz.

 

İran ve Suudi Arabistan gibi güvensiz güçler nükleer caydırıcılığa ümit bağladığından önümüzdeki on yıllarda muhtemelen nükleer silahların daha çok yayıldığını göreceğiz. Belki de en korkutucu olanı, yapay zekanın kendinden güdümlü silahlar ve savaş algoritmalarını yönetmeye başlamasıyla savaşın insan karar alıcıların kontrolünün dışına taşınıyor olabileceği.

 

Günümüzün istikrarsız uluslararası düzeninde ülkeler saldırı niyetinden şüphelenmeye daha hazır. İster Ortadoğu’da, Çin ile Hindistan arasındaki sınır boyunca isterse Güney Çin Denizi’nde olsun tırmanma ihtimallerinin yükseldiğini görüyoruz. Savaş, tarihimizin önemli bir parçası olmaktan ibaret değil. Savaş bugünümüz ve insan bilincindeki bir devrimi engelleyerek geleceğimizdir aynı zamanda.

 

Bu yazı 2 Ekim 2020 tarihinde Wall Street Journal sitesinde yayınlanmış olup Mustafa Kaymaz tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.