Selahaddin’in Gözyaşları

Gerçek bir İslam mücahidi, muzaffer bir mareşalin Kudüs kapılarında sıkışıp kalmış çaresiz kalabalık karşısında duyduğu ıstırap ve gözyaşından, gece uykusunda yatan insanların üzerine füzeler fırlatan el Kassam Tugayları’na uzanan çizgide ne tür bir benzerlik kurulabilir! İkisi de Müslüman, ikisi de Kudüs için mücahede ediyor ama birisi serapa merhamet, diğeri ise serapa kin ve öfke!

selahaddin eyyubi

Gazze yanıyor. Gözlerimizin önünde toplu bir katliam işleniyor. Canlı yayınlarda, düşen bir bombanın kıyamet gibi insanların üzerine indiğini görüyoruz. Koskoca binalar bir anda yerle yeksan oluyor. Biz bunları rahat koltuklarımızda izlerken çocuklar ölüyor, anneler ağlıyor. Bizse yaparsak bir sosyal medya paylaşımı yapıyor, o da olmazsa ‘adam sende’ deyip başka bir meşgaleye dalıyoruz. 

 

Oysa yanan sadece Gazze, Urumçi değil: Yanan insanlık, bizim insanlığımız yanıyor. Yukarıdan inen her patlayıcı bizim mamuremizi parçalıyor. Yanan kavrulan aslında bizim içimiz, oradaki değerler yanıyor. Her şeyi kanıksayan vicdanımız kararıyor. İnsanlığımız ölüyor. Çöken sadece bir bina değil, bütün insanlık çöküyor; kıtamız, kıtalar çöküyor. Kopan parça sadece oradan değil, her taraftan kopuyor.

 

Birileri de aklı erer ermez TV ekranlarından “analiz” yapıyor, acılar üstünden PR yapmaya çalışıyor. Evet, bu bir kanlı dekor ve bu dekorun sahipleri asırlarca hiç değişmedi. Kanı, Yahuda’nın gazabı ve Arslan Yürekli Richard’ın kılıcı değil, Selahaddin’in merhameti dindirdi. 

 

Aklıma bir anda Kudüs’ü Haçlılardan kurtardığı gün geliyor. Bir Miraç günüymüş o gün. Selahaddin o gün Mescid-i Aksa’ya giriyor. Binlerce kişi şehir kapıları önünde toplanmış, birkaç metelik için dilenmektedir.

 

“En az Selahaddin kadar duyarlı olan kardeşi el Âdil, Selahaddin’den 1.000 yoksul tutsağı fidye almadan bırakmasını ister. Bunu duyan Frenk piskopos 700, Balian da 500 tutsağın daha serbest bırakılmasını ister. Hepsi bırakılır. Sonra sultan kendi inisiyatifiyle yaşlı insanların fidye ödemeden gidebileceklerini, hapsedilmiş aile babalarının de serbest bırakılacaklarını duyurur. Frenk dullarına ve yetimlerine gelince; onları fidyeden muaf tutmakla kalmaz, serbest bırakmadan önce her birine armağanlar verir.”¹

 

Selahaddin’in hazinedarları ne yapacaklarını şaşırmışlardır. Bari en yoksullar fidyesiz bırakıldığına göre, zenginlerin fidyeleri artırılsa ya! Devletin bu dürüst hizmetkârları, Kudüs Piskoposu yanında altın, halı ve her türlü değerli eşya yüklü arabalarla şehirden çıkınca, öfkeden çatlayacak hale gelirler. 

 

İmâdeddin el İsfehânî,

 

“‘Sultana dedim ki’ der, ‘Bu piskopos, en az 200.000 dinar eden bir servetle beraber gidiyor. Biz onlara kendi mallarını götürebileceklerini söyledik, kiliselerin ve manastırların hazinelerini değil! Bunlara izin verilmemeli. Ama Selahaddin şu cevabı verdi: ‘İmzaladığımız anlaşmalara harfiyen uymalıyız, o zaman kimse müminleri sözlerine uymamakla suçlayamaz’.” (Maalouf, 2020: 185).

 

Selahaddin bununla da yetinmez ve piskopos Sur’a emniyetle ulaşabilsin diye yanına bir de muhafız bölüğü katar. Gerçekten de Selahaddin Kudüs’ü altınları istif etmek veya intikam almak için fethetmemiştir. Kendi açıklamasına göre, Allah’a ve imanına karşı ödevini yerine getirmeye çalışmıştır o kadar… Onun mutluluğu, o olmasa hiçbir Müslümanın namaz kılamayacağı bu kutsal yerlerde secdeye varabilmektir. 

 

İnanç Tacirleri

 

Gerçek bir İslam mücahidi, muzaffer bir mareşalin Kudüs kapılarında sıkışıp kalmış çaresiz kalabalık karşısında duyduğu ıstırap ve gözyaşından, gece uykusunda yatan insanların üzerine füzeler fırlatan el Kassam Tugayları’na uzanan çizgide ne tür bir benzerlik kurulabilir! İkisi de Müslüman, ikisi de Kudüs için mücahede ediyor ama birisi serapa merhamet, diğeri ise serapa kin ve öfke!

 

Oysa Selahaddin’in karşısında da bugünkü zalimler gibi zorbalar vardı. Onlar da tıpkı bugünküler gibi Kudüs’e girdiklerinde şehir sokakları atlarının dizlerine kadar kana batmış, ölüm sağanak olup yağmıştı her tarafa. İsbitariye Şövalyeleri’nin bir eşi olan Daviye/Tapınak Şövalyeleri de bunlardan farksızdı.

 

Güçlerinin doruğunda oldukları dönemde, bunların batıda 9.000 çiftlik ve malikâneye sahip oldukları söylenir. Tefecilik de dâhil her şey mubahtı bu din tacirleri için. Oysa bir manastır disiplini içinde yaşıyor, seksten uzak durma dâhil dünya zevklerini terk ediyorlardı. Hal böyleyken hacıları, bir itibar mektubu karşılığında paralarını bırakmaya teşvik ediyor, bir ücret karşılığında da bu senetleri paraya çeviriyorlardı. İlk günlerinde İsa’nın Yoksul Askerleri olarak anılan şövalyeler, zamanla akıllara durgunluk verecek kadar bir zenginliğin sahibi olmuşlardı.

 

İşte, Kudüs’teki Tapınak Dağı bunların merkezi, Mescid-i Aksa da karargâhlarıydı. Sözde Tanrı’nın evini ve Kutsal Toprakları koruyorlardı ama işin rengi zamanla değişmiş ve hem büyük bir nüfuza hem de büyük servetlere kavuşmuşlardı. Krallar bile dokunamıyordu onlara.

 

Bir kâfire kılıçlarını indirdikleri zaman katlettikleri insan değil, kötülüktü. Frenkçe Krak des Chevaliers (Şövalyeler Kalesi) olarak bilinen Kale-i Hısn veya “Kerek Kalesi’nin kapı komşusu Haşhaşiler” der tarihçi², “bu fikirleri duysalardı herhalde yürekten alkışlarlardı”.

 

Sadece Tapınakçılar da değildi kutsal savaş için gelenler. Urfa Kontluğu’ndan Antakya Prensliği, Trablus Kontluğu ve Kudüs Krallığı’na kadar bütün bir Outremer, aynı gaye için buralara gelmiş ve 170 yıl bölgenin hâkimi olmuşlardı. Gaye kutsal savaştı ama Antakya Prensi Reynaud (1125-1187), Kudüs’ün Selahaddin tarafından fethinden hemen önce Kıbrıs’ı işgal edince ada halkının Hıristiyan olmasına aldırmadan istediği gibi yağmaladı. Aynı Reynaud, Antakya patriğini çırılçıplak soydurduktan sonra dövdürdü. Sonra da vücudunu balla sıvayıp sinekler işkence etsin diye öğlen güneşe çıkardı.

 

Aynı Reynaud o kadar ileri gitti ki Akabe Körfezi’ndeki Eyle’den beş gemilik bir filoyla Mekke üzerine yürüdü. Her şeyden habersiz tüccar ve hacı gemilerini yağmaladı. Hem Arabistan hem de Afrika sahillerini yağmaladı. Arada karaya çıkıp hacıları soydu ve kadınların ırzına geçti. Ancak bir çılgının yapabileceği bu sefer, Medine’ye atla bir günlük bir mesafeye kadar yaklaştı. Bereket Selahattin’in kardeşi geldi de bu sefere katılan Haçlıların hepsinin kellelerini uçurdu.

 

Hıttîn

 

Aradan fazla bir zaman geçmeden Haçlılar bu sefer de Kudüs yetmiyormuş gibi tıpkı Reynaud gibi gözlerini Hicaz’a diktiler. Selahattin o zaman (1183) Filistin üzerine yürüdü ve Kerek Kalesi’ni kuşattı. Kartal yuvasını andıran kale alınamasa da nihai hesaplaşma anına az bir zaman kala yapılan bu kuşatma sonrası iş, geçici bir anlaşmayla tatlıya bağlandı. Fakat anlaşma Kahire’den Şam’a gitmekte olan muazzam bir kervan Reynaud’un kapısının önünden geçerken, ücret karşılığı dokunulmadan geçme uygulamasına rağmen yağmalandı. Yolcular köle pazarlarında satıldı ve zindanlara atıldı.

 

Hatta Reynaud bununla da yetinmedi ve “Gelsin de Muhammed’iniz sizi kurtarsın” deme cüretinde bulundu. Selahattin, bu son hakareti öğrendiğinde, Reynaud’u elleriyle öldüreceğine yemin etti. Artık tahammül mülkü yıkılmıştı.

 

1187’de Hıttîn’de iki ordu karşılaştı. Bu da tarihteki Hilal ve Salib’in Yermuk, Puvatya ve Malazgirt gibi dönüm noktası olan karşılaşmalarından biriydi ve Hıttîn, Taberiye Gölü’nün hemen batısı ve Akka’nın hemen karşısı, doğusu; kritik bir yerdi. Taberiye Gölü deniz seviyesinin 213 metre altında ve Hıttîn tepesinden görülebilecek bir mesafedeydi ama Selahattin Haçlıları tam da burada savaşa zorlamıştı.

 

Tarihin en büyük karşılaşmalarından biri olan bu savaş sona erdiğinde Haçlılar için her şey bitmişti ama zafer de kolay olmamıştı. Selahaddin’in 15 yaşındaki oğlu Efdal, savaşın en hararetli zamanında babasının yanındaydı ve olayları şöyle anlatmıştı: 

 

“Frenk kralı, kendi tayfasıyla tepeye çekilmişti ve oradan, askerlerinin başında, karşısında bulunan Müslümanlara karşı gözü dönmüşçesine bir hücum gerçekleştirdi ve Müslümanları babama doğru çekilmeye zorladı. Babamın renginin kül gibi olduğunu gördüm. Ne yapacağını bilemez gibi görünüyordu. Sakalını çekiştirip ilerleyerek bağırdı: ‘Şeytanı yalancı çıkartın!’ Müslümanlar dönüp karşı saldırıya geçtiler ve Frenkleri tekrar, geriye tepeden yukarı doğru sürdüler. Frenklerin Müslümanların önünde gerilediklerini görünce sevinçle bağırdım: ‘Yendik onları!” Ama onlar geri dönüp iki katı gayretle tekrar saldırdılar ve ordumuzu geriye, babama doğru sürdüler. Babamın tepkisi geçen seferkiyle aynı oldu ve Frenkler tekrar tepeye çekildiler. Ben yine bağırdım: ‘Yendik onları!” Fakat, babam, bana döndü ve şöyle dedi: ‘Sesini çıkarma; şu çadır düşene kadar onları yenmiş olmayacağız.’ O bunları söylerken, kralın çadırı düştü ve Sultan atından inip secde ederek Allah’a şükretti. Sevinçten ağlıyordu.”³

 

Zaferden sonra Selahattin, Tapınak Şövalyeleri’yle ilgisi olmayanlar dışında bütün soyluların hayatını bağışladı. Derler ki 2 Ekim Cuma günü, başka bir deyişle Recep ayının 27’nci gecesinde, Hz. Peygamber’in (asm) Mirac’a çıktığı gece Selahattin Kudüs’e girdi. Ve Nureddin-i Zengî’nin yaptırdığı minberi mescide yerleştirdi.

 

Zafer sonrası mağluplara karşı alicenaplık ve mürüvvetin en yücesini gösteren hükümdar bütün servetini hayır işlerine harcarken, öldüğünde geriye kefen parası bile bırakmamıştı (Maalouf, 2020: 201). Onun şahsiyeti sadece şark muhayyilesini değil, “İngiliz halk şairlerinin muhayyilesi” yanında Fransız ve İtalyan manzumelerini de tahrik edecek kadar ileri bir seviyedeydi.⁴

 

Bugün

 

Cennetin Krallığı filmine de ilham kaynağı olan Selahattin’in merhameti karşısındaki kana susamış figür Reynaud ve diğer tapınakçılardır. Bugün sahada Reynaud’un güncel ardıllarını Netanyahu ve destekçilerinin şahsında her yerde bolca görme imkânına sahibiz ama ortada bir Selahaddin göremiyoruz. 

 

Her yerde masumlar katledilirken çağdaş Tapınakçı ve Haşhaşîler ortalığı kana buluyor. Ortalık kan gölüyken bazıları da bundan iktidar devşirme ve yerini tahkim etmenin peşinde koşuyor. Belli ki işin arkasında sadece yerel hassasiyetler değil, küresel çaptaki güç mücadelesinin izleri de bulunuyor ve sıradan insanlar bunun kurbanları. 

 

Olayların birbirine benzerliği, suyun suya benzerliği kadar açık. Eskiden de tıpkı şimdi olduğu gibi kendi içinde için için kaynayan taraflar ve bu kaynamayı unutturmak için tahrik edilen, kin ve düşmanlıklara alet edilen insanlar ve kalabalıklar vardı. Şimdi de sahnede aynısını görüyoruz.

 

‘Selahaddin olsaydı’ diyenlerimiz bugün de elbette vardır. Onlara söylenecek söz, ‘Kalbinize bakın’! ‘Selahattin dışarıda değil, orada, kalbinizde’ diyesim geliyor. Eğer içimizde bir damla merhamet kaldıysa, umut var demektir. Aksi halde biz de o ateşin bir parçası olarak cehenneme odun taşımaya devam edeceğiz.

 

Veyl, ateşe odun taşıyan talihsizlere…

 

__

¹Maalouf, A. (2020), Arapların Gözünden Haçlı Seferleri, (çev) Ali Berktay, YKY, İstanbul, s. 184-185.

²O’Shea, S. (2011), İnanç Denizi: Ortaçağ Akdenizinde İslâm ve Hıristiyanlık, (çev), Egemen Demircioğlu, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, s. 221.

³İbnü’l-Esîr, (1987), İslâm Tarihi: El Kâmil fi’t-Tarih Tercümesi-11, (trc) Abdülkerim Özaydın, Bahar Yayınları, s. 423. ; (O’Shea, 2011: 256-257).

⁴Sobernheim, M. (1978), “Salah-ad-Din Eyyûbî”, “İslâm ansiklopedisi-10: İslâm Âlemi, Tarih, Coğrafya, Etnografya ve Biyografya Lugatı, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, ss. 103-110, s. 109.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.