‘Sessiz Çoğunluk’tan Aşısız Azınlığa

Omicronun yayılması pandeminin henüz sona ermediğini ortaya koyuyor. Yine de pek çok kişi pandemi sonrası bir dünyadaymış gibi yaşamaya çoktan başladı. Bu gibi durumlarda, hükumetlerin benimseyebileceği en iyi anti-popülist politika muhtemelen makul beklentileri belirlemek olur.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Geçenlerde kendimi Viyana’ya gelen liberter bir gazeteci ile sohbet ederken buldum. “Avusturya’nın aşı olmayanlara kısıtlama getirme kararına ve hükumetin de aşının zorunlu tutulması ısrarına şaşırmalı mıyız?” diye yakınıyordu. “1930larda azınlıklarına ilk kısıtlama getirenler de Avustralyalılar ve Almanlar değil miydi?” Bu yaklaşım, bugünlerde aşı şüphecilerinin mübalağalarının ve kapanmama hakkına dair akıllara durgunluk veren abartıların tipik örneklerinden biri.

 

Faşizmin hayaleti Avrupa siyasetinden hiç uzaklaşmadı. Düşmanlarınızı Hitler’in varisi olmakla suçlamak İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana popüler. Ancak burada hakikaten gerçeküstü bir durum söz konusu: Genellikle kökleri Nazi geçmişine dayanan bazı aşırı sağ partiler faşist eğilimlere sahip olmakla suçlanırdı. Artık diğerlerini bunla itham ediyorlar. Aşı şüphecilerinin ya da kısıtlama karşıtı aktivistlerin, aşının zorunlu tutulmasını savunanları yargılamak üzere bir Nürnberg mahkemesi kurulması çağrısında bulunduğunu bile duydum.

 

Kendinden fazlaca emin devleti yalanlamaya ve ana akım siyasetçileri sağlık faşizmiyle suçlamaya yönelik bu gibi girişimler işe yarar mı? Belki yarar. Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nin (European Council on Foreign Relations) bir süre önce yaptığı bir çalışmanın sonuçları, Batı Avrupalıların çoğunlukla devletlerinin koronavirüs ile mücadele etmek için devreye soktuğu kısıtlayıcı politikaları desteklediğini, ancak birçoğunun da bu konuda karışık duygular içinde olduğunu gösteriyor. Bu çalışma kapsamında yapılan anketlerde Avusturyalıların ve Almanların neredeyse yarısının Covid salgınını bir özgürlük kaybı olarak gördüğünü ortaya koyuyor. Popülistler de bunu kendi lehlerine kullanmaya can atıyorlar.

 

Bu konuda şimdilik başarılı değiller. Almanya, Çek Cumhuriyeti ve Bulgaristan’da yapılan seçimler, seçmenlerin sadece birkaç yıl önce yaptıkları gibi popülist liderlerin peşinden gitmeye pek hazır olmadıklarını gösteriyor. YouGov-Cambridge Globalism Kasım ayında yaptığı bir araştırmada, popülist inançların 10 Avrupa ülkesinde son üç yılda “genel olarak azaldığı”, bununla birlikte komplolara inanma oranının da artma eğiliminde olduğu sonucuna vardı. Pandemi kısıtlamaları ne kadar uzun süre devam ederse ve kısıtlamaların ekonomik etkileri ne derece ağır hissedilirse, popülistlerin iddialarının halk arasında yankı bulmasının o kadar muhtemel olacağından endişe ediyorum.

 

Popülist sağ son aylarda kimlik değiştiriyor. Bu partiler önceden göç ve kültürel değişim konusundaki tutumlarıyla sessiz bir çoğunluk, yani “halk” adına konuştuklarını iddia ediyorlardı. Bu iddia artık iş görmüyor. Örneğin Avusturya’nın Özgürlük Partisi (Freiheitliche Partei Österreichs) katı bir aşı karşıtı tutum takındı. Ancak bu tutumu benimsemesi, çoğunluğun tarafında olduğu iddiasını sürdürmesinin artık mümkün olmayacağı anlamına geliyor. Zira Avusturyalıların çoğu aşı olmayı seçti. En azından Batı Avrupa’da, çoğunluğu aşılılar oluşturuyor. Bir de popülistler (Macaristan ve Polonya’da olduğu gibi) iktidardaysa, diğer yerlerdeki ana akım partilerin uyguladığına benzer aşı ve kısıtlama politikalarını hayata geçiriyorlar.

 

Popülist partiler artık zulme uğramış konformist olmayan bir azınlık adına konuştukları iddiasındalar. Kendilerini özgürlük ve bireysel hakların savunucuları olarak yeniden konumlandırıyorlar. Bu durum çoğu Amerikalı’ya tanıdık gelebilir: Tutumları Amerika sağının tutumuyla aynı, iktidarda olsalar bile. Koronavirüs krizinin popülist sağın uluslararasılaştırılmasına katkısı olduğu artık ortada.

 

“Özgürlük”ü müdahaleci devlete karşı cesur bir direnç olarak tanımlamaya yönelik bu hamlenin, Avrupa’nın çoğunluğu virüs konusunda endişeli ve yaşlanmakta olan toplumlarında başarısızlıkla sonuçlanması kuvvetle muhtemel. Pandemi kısıtlamalarına karşı çıkan bu siyasi aktörlerin, ebeveynlerinden farklı olarak özgürlüklerini kaybetmelerinin sorumlusunun ölümcül bir virüsün yayılmasından ziyade devlet politikalarında olduğuna inanan genç nesilden destek görme ihtimali daha yüksek. 

 

Gençlere göre pandemi, yaşam kayıplarından çok yaşam tarzlarının tahribiyle ilişkili. Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nin araştırması, gençlerin hükumetler riskten kaçınırken gizli mağdurlar haline geldikleri şüphesi içinde olduklarını gösteriyor. Viyana’da, Özgürlük Partisi destekli aşı karşıtı gösterilerde anarşistlerin ve diğer solcuların (tarihsel olarak bu bölge daha çok gençlerin) daha dün baş düşmanları olanlarla yan yana yürümesi bunun göstergesi.

 

Ana akım siyaset için bu ne anlama geliyor? Kısa vadede durum iyi görünüyor. Merkez partiler, halkın tedbir ve koruma beklentilerini ekseriyetle karşılamaktan istifade ettiler. Ancak Avrupa hükumetleri, zaman geçtikçe sonu gelmeyecekmiş gibi görünen kısıtlamaları ve zorunlu aşılamayı uygun bularak, değişken bir kamu duyarlılığını yanlış yorumlama riski alıyor.

 

Bu bağlamda Omicron varyantı önemli siyasi bir risk oluşturuyor. Omicron varyantı sağlık sistemlerine aşırı bir yük binmesini engellemeye yönelik kararlı bir müdahale gerektiriyor. Aynı zamanda da hükumetler, pandeminin başlarında doğru ancak bugün daha şüpheli bir yaklaşım olan azami önlem politikalarını kabul ederek kendi kazdıkları kuyuya düşebilir. Güçlü devlet önemli ölçüde geri döndü, güçlü devlete güvense dönmedi.

 

Avrupa’nın ana akım siyasi partileri şu aralar meşruiyetleriyle pandemiyle başa çıkma kabiliyetleri üzerine bahis oynuyorlar. Tehlikeli bir kumar. İnsanlardan aşı olmalarını istemek iyi bir kamu politikası, ama hiç kimsenin enfekte olmayacağını ya da kimsenin ölmeyeceğini garantilemiyor. İktidarlar riski aza indirebilirler, ancak riski ortadan kaldıramıyorlar. Paradoksal olarak, bir toplumda aşı olanların yüzdesi yükseldikçe kapanmaların ve kısıtlayıcı diğer politikaların destek görme ihtimali azalır. Şair Joseph Brodsky’nin bir mahkumun varoluşunu “zamanın bolluğuyla telafi ediliyordu mekanın darlığı” sözleriyle betimlediği gibi, iki yıl dar alanda yaşamak durumunda kalan insanlar korkmaktan bıktılar. Okulların açılmasını ve hayatın normale dönmesini istiyorlar.

 

Omicronun yayılması pandeminin henüz sona ermediğini ortaya koyuyor. Yine de pek çok kişi pandemi sonrası bir dünyadaymış gibi yaşamaya çoktan başladı. Bu gibi durumlarda, hükumetlerin benimseyebileceği en iyi anti-popülist politika muhtemelen makul beklentileri belirlemek olur. Pandeminin sona ereceği beklentisine girmemiz mümkün değil; pandemiyle yaşamayı öğrenmemiz gerekecek.

 

Bu yazı  The New York Times sitesinde yayınlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.