Sezai Karakoç’un Düşünce ve Şiir Evreni-2

sezai karakoç soruşturma 2

Sezai Karakoç’un ölüm yıldönümü vesilesiyle düşünce ve şiir evrenini merceğe aldığımız ve geçtiğimiz günlerde birinci bölümü yayınlanan soruşturmanın ikinci bölümüne; şair Arif Ay, şair ve yazar Hüseyin Akın, Batman Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi Doç. Dr. Ferhat Korkmaz ile şair ve yazar Haydar Ergülen görüşleriyle katkıda bulundular.

“KARAKOÇ’A GÖRE DÜŞÜNCE DÜNYASI, İNANÇ DÜNYASININ HUMUSLU TOPRAĞIDIR"

arif ay röportaj

Arif Ay-Şair

Sezai Karakoç’u düşünce ve şiir evreni ekseninde analize tabi tutacak olan bu dosyada; ilkin, Karakoç’un düşünce evreninin temel köşe taşlarının ne(ler) olduğunu düşünüyorsunuz? Düşünce atlasını oluşturan temel kavramları (Tanrı, Varlık, Doğu, Batı, Diriliş, Medeniyet, Hakikat gibi) modernlik ve gelenek bağlamında nelerden ve nerelerden beslenmektedir? Düşünce dünyasının, İslam ve Türk düşünce tarihinde açtığı patika nedir? Bir bütün olarak düşünce evreninin bugünün insanına neler söylediğini düşünüyorsunuz?

 

Sezai Karakoç düşüncesini belli başlı kavramlar üzerinde inşa eder. Bu kavramların başında diriliş, din, millet, devlet ve medeniyet gelir. Sezai Karakoç’un sanatı da düşüncesi de diriliş kavramı etrafında oluşur. “Diriliş, bir özgürlük kültürü ve uygarlığıdır… Diriliş nesli, özgürlüğün neslidir. Şartların elleri kolları bağlayan zincirleri ne kadar sıkı ve kımıldatmaz olursa olsun, ne kadar ağır durumlarla çevrelenmiş olunursa olunsun, diriliş kuşağı özgürlüğü solur. Özgürlük onun hayat tarzıdır”¹ diyen Sezai Karakoç, Diriliş Muştusu adlı kitabında kavramı daha bir açarak şunları der: “Dirilişin kendine özgü bir disiplini vardır. Çünkü hakikat, laubalilik ve anarşi içinde kendini gösteremez. Hakikat ruhları ezen, yamuklaştıran bir baskı ve terör havasını reddederek, onlara bir düzen ve disiplin içinde gelişim ve açılım vaat eder. Disiplinsiz, düzensiz, başına buyruk hakikat adamlığı olmaz. Diriliş disiplini, çağın dış disiplinlerine karşın temelde iç disiplini simgeler. Diriliş iç disiplini iğreti olmayan, özbenlikle kaynaşmış, ‘ben’e işlemiş, kişilikle bütünleşmiş bir sıkıdüzendir. Bu disiplin amentünün ruhumuza geçirilmesidir. İnsanın tutum ve davranışına, ahlak ve eylemine yansımasıdır. Bu disiplin aklı susturmaz, eleştiri durmaz. Ancak aklın mahkûmu ve eleştirinin avı da olmaz. Aklın üstünde bir aklın, yücelikler sarhoşluğuyla esinlenmiş bir aklın dostluğundan yararlanır. Sabırla olgunlaştırılmış bir zamanlama planlama düzenidir. Realite ile umut arasına atılan hakikat köprüsüdür. Gelecekteki Hesab’ın ve Sorgu’nun kendi içimizdeki peşin provasıdır.”²

 

Bireyin dirilişinden medeniyetin dirilişine geniş bir alanı içine alan diriliş kavramının öznesi kuşkusuz İslam’dır. Onun geçmişte inşa ettiği medeniyetin değerlerini bugüne taşımak ve hayatımızı bu değerler doğrultusunda düzenlemektir. Dolayısıyla diriliş bir medeniyet önermesidir. 

 

Ekseninden kaymış insanlık için Batı’nın ortaya attığı tüm tezler iflas etmiştir. Aslında insanlığın sapışında, onu kurtarmak amacıyla ortaya atılan “kurtarıcı tezler”in payı büyüktür. Çünkü bu tezlerin hiçbiri İslam’ı referans alan tezler değildir. Oysa Sezai Karakoç’un ortaya koyduğu diriliş tezi doğrudan doğruya İslam’ın asr-saadet dönemini “birim dönem” olarak alan bir düşünce hareketidir. Bu düşünce hareketi teorik planda kalan, ütopik varsayımlar toplamı değildir. Doğrudan hayatın pratiğine yönelik müdahaleleri de içinde barındıran bir harekettir. Sezai Karakoç’u diğer düşünürlerden ayıran ve onu çağımızın öncüsü bir düşünür yapan şey bu harekettir. 

 

Sezai Karakoç dirilişi Anadolu’dan başlatır. Çünkü Anadolu Doğu ile Batı’yı birbirine bağışlayan bir coğrafya oluşunun yanında binlerce yıl İslam medeniyetinin yaşandığı, onun izlerinin ve ruhunun hâlâ bu topraklarda saklı olduğu bir yurttur. “Anadolu, inşallah yeni bir oluşuma sahne olacaktır. Bu oluşum, yeni şartlarda eski kültürlerin nesle aşılanması ve geleceğin büyük devletinin temel taşlarının atılması olacaktır. Ortadoğu’da o büyük devleti kuracak olan diriliş neslinin mayalanması misyonuna başlayacaktır Anadolu.”³

 

Sezai Karakoç dirilişi “Yeniden inanmak, yeniden düşünmek, yeniden duymak, kalbin çığlıklarını bastırarak yeniden yaşamaya ve hayata anlam kazandırmaya başlamak. Taklitten vazgeçip tahkik yoluna koyulmaktır” olarak tanımlar.⁴

 

Çağımız insanının bunalımı, mutsuzluğu ve vicdansızlığı iman konusundaki zaaflardan kaynaklanmaktadır. Bundan kurtulmanın yolunu Sezai Karakoç somut bir inanç dünyasının kurulmasında görür. Bunun gerçekleşmesi için düşünce dünyası ile inanç dünyasının birbiriyle örtüşmesi gerekir. Ona göre düşünce dünyası inanç dünyasının humuslu toprağıdır. 

 

KARAKOÇ’TA MİLLET, İNSANLIĞI İÇİNE ALAN BİR GENİŞLİKTE İKEN, BATI’DAKİ “NATION” KAVRAMININ MİLLET KAVRAMINI KARŞILAMADIĞINI VE IRKI ÖNE ÇIKARDIĞINI BELİRTİR

 

Geçmişten bugüne üzerinde çok durulan millet kavramının Sezai Karakoç’a gelinceye değin net bir tanımı yapılamamıştır. Bursa’nın Famora meydanında yaptığı meydan konuşmasında millet kavramının önemini şöyle vurgular: “Kardeşlerim, biz millet olarak, önce millet mevhumu üzerinde durmak, düşünmek zorundayız. Millet nedir, nasıl bir millettik ve şu anda ne durumdayız ve geleceğe nasıl çıkacağız? İşte bütün meselelerin özü gelip buraya dayanmaktadır. Eğer bu meseleler düşünülerek siyasi yapı kurulsaydı ve eğer buna dayanılarak kanunlar düzenlenseydi bugün karşılaştığımız ve adeta bize çıkmaz gibi görünen birçok problemle karşılaşmayacaktık. Bu konu aydınlanmalıdır. Her birimizin kafasında çok aydınlık bir şekilde millet ne demek anlaşmalıdır. Bu noktayı bilmediğimiz takdirde ve hepimiz umumi bir ortak millet tarifine varmadığımız takdirde kalacağımız yer bir uçurumdur.” Hegel’e göre millet “Başka topluluklardan dilsel, kültürel, hatta ırksal bakımdan farklı olan, aynı acılardan ve savaşlardan geçmiş, aynı idealleri paylaşan, varlığını başka değer ve idealleri temsil eden başka insanlarla girdiği çatışmalardan, bu çatışmalarda katlandığı mahrumiyet ve fedakârlıklardan alan, geleceğe dönük olarak da aynı fedakârlık ve feragat iradesini göstermeyi kabul eden insanlardan meydana gelen canlı, organik, mistik, ahlaki bir bütündür.”⁵ Görüldüğü gibi Hegel’in tanımında din yer almıyor. Sezai Karakoç’un millet tanımına en yakın tanımı Bernard Lewis yapar: “Belirli bir sözü ya da vahiy kitabını kabul eden insan topluluğu” der.⁶

 

Sezai Karakoç millet kavramının Kur’an-ı Kerim’de tüm inananları ifade ettiği gerçeğinden hareketle “Millet; toprak, dil, ırk realitelerinin üstünde inanç ve ülkü beraberliğini ifade eden bir kavramdır” şeklinde tanımlar. Ona göre millet kavramı bütün insanlığı içine alan bir genişliğe sahiptir. O, Batı’daki “nation” kavramının millet kavramını karşılamadığını ve ırkı öne çıkardığını ifade eder. 

 

KARAKOÇ’A GÖRE DEVLET KAVRAMININ TEMELİ MİLLET OLUP, MİLLET DEVLETE GÖRE DEĞİL, DEVLET MİLLETE GÖRE ŞEKİLLENİR

 

Sezai Karakoç’a göre devlet kavramının temeli millettir. Çünkü devlet, temelini, dayanağını milletten alır. Ona göre bir millet haline gelmiş toplumlar ancak devlet olabilir. O, “Bir devleti ayakta tutan millettir. Devlet mutlaka millet kaidesine dayanmalıdır” der. Bu görüşün doğal sonucu olarak da millet devlete göre değil, devlet millete göre şekillenir. Dolayısıyla devlet, insanların mutluluğu için kurulmuş ulu ve kutlu kuruluş, insanlık ve toplum ruhuyla uyumlu bir yüce düzenlemedir Sezai Karakoç’a göre. O, çağdaş ideolojilerin devlet anlayışlarını da irdeler. Sözgelimi Marksizm ve kapitalizmin devlet anlayışı ekonomiye ve üretim ilişkilerine dayanır. Bu anlayış devleti şirket gibi görenlerin anlayışıdır. Bazı kesimler de devleti putlaştırır. Sezai Karakoç’a göre iki anlayış da yanlıştır. O, bu anlayışların karşısına İslam devlet modelini çıkarır. İslam devletinin temel kaidesi hakikat, inanç ve erdemdir. Sezai Karakoç’un vahiy merkezli bakışı, devlet için de geçerlidir. “İslam devleti, ırk, belli bir dil, belli bir mezhep esasına dayanmaz, yalnız bunlarla sınırlanmaz. Hatta ehl-i kitap gayrimüslimlerinin bile devlete tabi olmaları şartıyla İslam topluluğuyla yan yana yaşama hakları tanınmıştır” der Sezai Karakoç.

 

Sezai Karakoç’a göre millet ve medeniyet kavramları o kadar iç içedir ki bunların birbirinden kopması mümkün değildir. Ona göre kendi medeniyeti olmayan bir millet, millet olamaz. Sezai Karakoç’un düşünce dünyasının bir başka temel kavramı da medeniyettir. Ona göre medeniyet kavramı iki anlamlıdır: 1. Bütün insanlığa hitap eden medeniyet kavramı. 2. Bir tarih terimi olarak tarihte somut olarak gerçekleşmiş medeniyetler. Sezai Karakoç medeniyeti ilk insandan başlatır ve bugüne kadar getirir. Bu medeniyeti insanlığın medeniyeti olarak adlandırır. Sezai Karakoç yeryüzünde bütün medeniyetlerin oluşumunu vahdaniyet esasına dayandırır. Bunların bazıları zaman içinde değişmiş ve çok tanrılı bir yapıya dönüşmüşlerdir. Oysa hakikat medeniyeti Hz. Âdem’den ve peygamberler silsilesine bağlı olarak insanlık tarihinde hep var olagelmiştir. Bu konuda şunları der Sezai Karakoç: “İslam medeniyeti, kendini ilk insandan itibaren başlamış kabul etmek, peygamberleri en yüce makamda görmek ve o güne kadar temelde vahiy medeniyetinden geçme nice düşünce ve sanat verimini yeniden gözden geçirip kendi özüyle yoğurmak suretiyle, hakikatin ve tüm insanlığın medeniyeti halinde vazetmemiş midir? Bugün insanlığın bunca kan, ıstırap ve çile içinde bulunmasının ve gittikçe de ufkunun kararmasının temelinde, bu insanlık medeniyetini kabul etmeyen güçlerin anti hümanizmi yapmıyor mu?”⁷

 

Medeniyet kavramının içini estetik, sanat, kültür, felsefe, inanç, dil, tarih, din, gelenekler ve kurumlar oluşturur. Sezai Karakoç kitaplarında bu medeniyet unsurları üzerinde tek tek durur ve onların içinde bulunduğumuz çağdaki durumlarını ve işlevlerini irdeler. 

 

İNSANLIĞIN UFKUNU KARARTIĞI DÜŞÜNCESİYLE MATERYALİST DÜNYA GÖRÜŞÜNE KARŞI, METAFİZİK ALGI VE DUYUŞU ÖNERİR

 

Sezai Karakoç geçmişle ve çağıyla hesaplaşan bir düşünür. O, bu hesaplaşmayı kavramlar üzerinden yapar. Sözgelimi metafizik kavramı onun üzerinde en çok durduğu kavramlardan biridir. O, materyalist dünya görüşünü bütün hışmıyla insanlığın ufkunu kararttığı, onu fıtratından uzaklaştırdığı çağımızda, bundan insanlığı kurtarmanın yolunun metafizik algı ve duyuşa yönelmekten geçtiğini ifade eder. Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi I-II-III adlı kitaplarında metafizik kavramını insanlık açısından enine boyuna irdeler. Buradan hareketle İslam’ın inanç açısından üç yoz kesimle savaştığını vurgular Sezai Karakoç. 

 

  1. Yahudilikle, Hıristiyanlıkla savaş,
  2. İlkel dinler, putperestlikle, batıl inançlarla (büyücülük vs.) savaş,
  3. Tanrısızlık ve dinsizlikte, modern puta tapıcılık olan lider kültüyle savaş.

 

Sezai Karakoç’un düşünce dünyasının iki yüzü vardır. Bu yüzlerden biri içinde yaşadığımız dünyaya dönük, öteki yüzü ise ahirete dönüktür. “Metafizik, mutlaklık âleminin bu dünya penceresinden görünen manzarasıdır. Tanrı ve ahiret inancı metafizik anlayışımızı şekillendirir. Bu dünya, aslında o dünya metnine bir çıkma, bir dipnottur. Ancak zihnimizde ve ruhumuzda bu çıkma ana metinden hiç ayrılmaz. Bu dünyaya öteki dünyanın gölgesini ve izdüşümünü düşürmek onu küçültmez, büyütür; böylece mutlaklıktan bir soluk almış olur. İslam uygarlığında üç ilkeyi yan yana ve iç içe görürüz: hayat, ölüm ve sonrası ilkelerini… İnsan aklı fizikötesi inancını yitirirse bu çelişkilerin keskin dişlerine takılıp kalır. Zaman zaman ufkumuzu hayatın bu çelişkileri karartır. Ancak ölüm ve ötesi de insan bilincinde aktif bir görev üstlenmelidir. İnsan bunu düşündüğünde, ruhunu mutlaka açık yanını çalıştırmış, benimizin mutlak bene ilişkin duyarlılığını işlerliğe kavurturmuş olur. Hayatı yöneten ilke, sadece zekâ değildir. Zekânın güçlenmişi ve olumsuzluklardan olanca arınmışı akıl, daha güçlüsü gönül ve hepsinden daha güçlüsü ruhumuz vardır. Ruhumuzun sadece akla ve gönle dönük pencerelerinden bakmamız, hayat çelişkilerini ve trajedisinin altında ezilmemizi önleyemez. Mutlaka ruhumuzun Mutlak’a açılan pencerelerini de görmeliyiz. Vahiy ve ilhamı da görmeliyiz. Hatta aklı ve gönlü, bu iki ilahi ışığın aydınlığında kendi doğal yaşantılarıyla doldurmalı ve dolumlaştırmalıyız.”⁸

 

KARAKOÇ’A GÖRE ŞİİR, TANRI’NIN ÖNÜNDE SAMİMİ YAŞAMA SONUCU ELDE EDİLEN BİR “TANRI ARMAĞANIDIR”

 

Şiir dünyası bağlamında Sezai Karakoç’u form, üslup, anlam, imgelem, ses ve içerik parametreleri ışığında nasıl değerlendirmeye tabi tutuyorsunuz? Şiir dünyasının temel yapı taşları nelerdir? Şiirini İslam estetiği ve hakikat telakkisi ekseninde nasıl okumak gerekir? Şiir dünyasının edebiyat poetikasında açtığı patika nedir? Şiirlerinin günümüz insanına neler söylediğini düşünüyorsunuz?

 

Sezai Karakoç sanatı sadece bir telkin aracı olarak görmez, onu bir medeniyet unsuru olarak da değerlendirir. Sanat, metafiziğe eğilmek ve soyuta yönelmek gibi özellikleriyle insanı Tanrı’ya yaklaştırır. Sanatın en temel işlevi budur Sezai Karakoç’a göre. O, “Din, felsefe ve sanat insanın kendi yaratılış sırrını aradığı alanlardır” der. Ona göre sanat, kaçsa da, inkâr etse de Tanrı’ya doğrudur hep. Çünkü “Bir söz sanatı olarak şiir söz konusu olduğunda, Kur’an’ın açtığı dünya yeni bir estetik duyarlılık ve yeni bir poetika anlamına gelir. Kur’an ile birlikte, bütün İslam toplumlarında edebî zevk, edebî eleştiri anlayışı ve genel olarak yazı çok farklı bir mecraya girmiştir. Bu bağlamda gazel, kaside anlamı kalbe indirme yolunda Kur’an’ın belâgatını ilke edinen en başarılı edebî örnekler olmuştur”.⁹

 

Buradan hareketle sanat eserinin özelliklerini şöyle belirler Sezai Karakoç:

 

  1. Sanat, insanı değiştirmeli ve büyütmeli.
  2. Hakikat özü taşımalı.
  3. İnsanın kalbine yakın olmalı.

 

Sezai Karakoç’a göre millet olmanın temel özelliklerinden biri kendine özgü bir edebiyata sahip olmasıdır. Edebiyat, içerisinden çıktığı toplumun değerlerini taşır ve bundan dolayı da medeniyetin izlerinin taşıyıcısı olmalıdır. “Kur’an’ı Kerim’in tesirinden büyük bir edebiyat doğmuştur. İşte bu İslam edebiyatıdır” der Sezai Karakoç.

 

Sezai Karakoç’a göre şiir “Tanrı armağanıdır.” Tanrı’nın önünde samimi yaşama sonucu elde edilen bir armağandır. “Şiir hakikatin, doğa ve tarih içinde atan nabzı, çarpan yüreğidir” der. “Şiir ruh pencerelerini Allah’a açtıkça şiirdir.” Dolayısıyla şiir, şuura bitişiktir.

 

“Şiir yazmak bende bir kader hadisesidir” diyen Sezai Karakoç’un şiirinin temel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz.

 

  1. Tanzimat’la birlikte yatağını ve ufkunu değiştiren şiirimizi yeniden kuran bir öncüdür.
  2. Şiirimize yeni, mistik bir ürperiş getirir.
  3. Fizik ötesini kurcalayan bir sestir.
  4. Çağımızda şiirin ufkunu genişletmiştir.
  5. Şiire ses olarak da söyleyiş olarak da pek çok malzeme sokmuştur.

 

Bu özellikler gösteriyor ki, Sezai Karakoç şiiri çok katmanlı bir şiirdir. Geçmişe, geleceğe, bugüne hatta öte dünyaya uzanan bir ufka sahiptir. Geçmişe yönelen ufkunda İslam medeniyetinin bütün verimlerini, değerlerini görebiliriz. Başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e (sav) bütün peygamberler, veliler, sahabe, Ehl-i Beyt, kıssalar, halk hikâyeleri, örf ve adetlerden şehirlere, İmam-ı Âzam’dan İbn-i Ârabi’ye, Gazali’ye, Mevlana’ya, Yunus’a, Fuzuli’ye, Şeyh Galip’e, Yahya Kemal’e, Mehmet Akif’e, Necip Fazıl’a, geniş bir halka oluşturur. Bu çeşitliliğin ve zenginliğin nedeni, onun şiire ve şaire bir misyon yüklemesidir. 

 

SEZAİ KARAKOÇ’UN ŞİİRİ, KİŞİLİĞİNİN VE DÜŞÜNCE DÜNYASININ BİR YANSIMASI OLARAK ZENGİN ÇAĞRIŞIMLI BİR ŞİİRDİR

 

Bugüne yönelik ufku ise modern çağa yönelik eleştirileriyle birlikte insanın bu çağdaki yalnızlığını, şaşkınlığını, Tanrı’dan uzaklaşmasını korkularını, vehimlerini kapsar.

 

Sezai Karakoç, şairliği kadar düşünürlüğüyle de günümüz edebiyatının zirvesidir. O, İslâm medeniyetine ne kadar vâkıfsa, Hıristiyan medeniyetine de o ölçüde vâkıftır. Doğu’yu bildiği kadar Batı’yı da bilmektedir. Bu vasıflarından dolayı da onun şiiri, tüm insanlığı içine alarak evrensel nitelik ve nicelikle donanmıştır. Onun şiiri, tüm çağların insanına ilâhî olanı, evrensel olanı muştular hep. Sezai Karakoç Mevlana’nın pergel metaforunda olduğu gibi bir ayağını kendi inancına, uygarlığına sabitler, bir ayağıyla da bütün dünyayı dolaşır. “Ben düşüncede yeryüzünü dolaşıyorum” der. İşte “Zamana Adanmış Sözler”den birkaç dize:

 

Bana ne Paris’ten

Avrupa’nın ülkü mezarlığından

Moskova’dan Londra’dan Pekin’den

Newyork

Bütün bu türedi uygarlıklar umurumda mı

Birazcık Roma’yı hesaba katabilirdim

Ama Roma

Kendi kendini inkâr edip durmakta

Buz gibi eriyerek

Bir koka kola

Veya bir votka bardağında¹⁰

 

Sezai Karakoç’un şiiri, kişiliğinin ve düşünce dünyasının bir yansıması olarak zengin çağrışımlı bir şiirdir. Onun şiiri bu özelliğiyle, Fuzuli’nin şiir anlayışıyla örtüşür adeta: “İlimsiz şiir, temeli olmayan bir duvar gibi ve temelsiz duvar da son derece değersizdir. Bu yüzden, şiirimin ilimden ayrı olmasını ihanet sayarak, ilimsiz şiirden ruhsuz kalp gibi nefret ettim” der Fuzuli.

 

Sezai Karakoç, 2000 yılında bütün şiirlerini Gün Doğmadan adıyla toplu şiirler olarak yayımladı. Bu kitabın kendine özgü bir bölümlemesi var. Şair, ilk şiirlerinden son şiirlerine yıl yıl bölümler halinde ve bu bölümlere de başlıklar koyarak özgün bir tasnif yapar. 

 

“Ötesini Söylemeyeceğim” şiiri, Karakoç’un dünyada olup bitenlere karşı dikkatini ve duyarlılığını da yansıtan bir şiirdir. Bu şiir, Tunus’un Fransızlara karşı yürüttüğü millî mücadele temasını işler. Hatıralarında bu şiirle ilgili şunları der Sezai Karakoç: “O sırada Tunus İstiklâl Savaşı sürüyordu. Ben de ‘Ötesini Söylemeyeceğim’ adlı bir şiir yayımlamıştım. (…) Yeni Ay’ın orta sayfasında o gün için aktüel olan Tunus ve Cezayir İstiklâl Savaşları için bir milletin ‘Bâ’sübadelmevti’ adlı yazım vardı. İşte diriliş fikri bende o yıllardan itibaren başladı. (…) Bir taraftan Tunus ve Cezayir’in bağımsızlık savaşlarında Fransızların yaptığı zulüm ve katliamlar, halkı ezdiği, çile, ben de ancak metafizikten politikaya kadar geniş kapsamlı diriliş atılımının bir çıkış, bir kurtuluş bulmaya imkân vereceği düşüncesini doğurdu.” “Ötesini Söylemeyeceğim”, 10 yaşındaki Tunuslu bir kız çocuğunun ağzından söylenmiştir. Şiirde geçen “Bay Yabancı” tüm emperyalist Batı’dır.

 

Ve yağmur yağıyor, ben bir şeyler olacağını biliyorum

Ellerime bakıyorum ve ellerimin benden bilgili

Bir hayli bilgili olduğunu biliyorum

Bilgili fakat parmaklarım ince uzun değil

Sizin bayanınızınki gibi ince ve uzun değil

Annemi babamı karıştırmayın işin içine

İnanmazsınız ama onların şuncacık 

Şuncacık evet şuncacık bir alakaları bile yok

Sizin defolup gitmenizi istiyorum işte o kadar

 

“SEPET” ŞİİRİ FİLİSTİN ÜZERİNE YAZILMIŞTIR VE ŞİİRDEKİ SEPET, CEZAYİRLİ VE FİLİSTİNLİ ANNELERİN ÇOCUKLARINI DÜŞMANDAN KAÇIRMAK İÇİN BAŞVURDUKLARI BİR ARAÇTIR

 

Bu şiirin ardından 1957’de yazdığı ve 2 Mart 1958 tarihli Pazar Postası’nda yayımladığı “Kutsal At” şiiri, 1970’te yazdığı ve 1974’te Diriliş’te yayımladığı “Sepet” ve “Kan İçinde Güneş” şiirleri Sezai Karakoç’un dünyadaki bağımsızlık hareketlerine duyduğu ilgiyi gösterir. “Kutsal At” şiirinde Cezayir’in bağımsızlık mücadelesi işlenir. Buradaki at motifi, önemli bir motiftir. Cezayir halkının mücadelesini sembolize eder. Bu şiirin birinci bölümünü alıyorum buraya:

 

I

Cezayir’in atları

Serer çılgınca Tanrı’yı ve insanı 

Ne kırmızı ne kara kutsal 

Cezayir’in atları böyledir

Siyah atlar ölür

Al atlar ölür

Cezayir’de atlar ölür

Aşkları unutsak yeridir

Kıratlar belli belirsiz

Yaşar ve yaşatır yalnızca

Cezayir süt sirkidir

Yurdunu sevenlerin

Gözlerini kimse bağlamaz

At üstünde can verirler

Atla birlik güneş doğarken

Ve yaşar Cezayir

Gelir bizim çocuklar

İnsan olduğu yerden atların

Atların rengi geçer

Sarı ayakkabılarına 

 

“Sepet” şiiri Filistin üzerine yazılmıştır ama Cezayir’i de hatırlatır. Bu şiirdeki sepet, Cezayirli ve Filistinli annelerin çocuklarını düşmandan kaçırmak için başvurdukları bir kaçırma aracıdır. Ekmek taşımak için yapılan sepetler, ekmekle dolmak, taşıyanların karnını doyurmak yerine, çocukların saklandığı zayıf bir korunaktır.

 

Bir vakitler niçin

Böyle büyük tutulmuş ölçüleri 

Çocuklar bile biliyor 

Cezayir’in ekmek sepetleri 

Filistin’in ekmek sepetleri

Anne ne koysun içine 

Ekmek mi çocuk mu 

Düşmanın ilk baktığı 

Ekmek sepetleri

(…)

 

Sezai Karakoç’un 50’li, 60’lı, 70’li yıllarda yazdığı bu şiirler ne yazık ki hâlâ güncelliğini koruyor. Çünkü vahşi Batı bugün de sömürüsünü sürdürüyor. Dünyada referansı İslam olan güçlü ve adaletli büyük bir devlet olmadığı için vahşi Avrupa ve cani Amerika, Rusya ve Çin mazlum devletlerin kanını emmeye devam ediyor. Bir konuşmasında Sezai Karakoç “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, bunların hiçbiri hiçbir ülkeye gitmemiştir” der. Bunların aldatmak amacıyla kullanılan sloganlar olduğunu belirtir. Liberté, égalité, fraternité diyerek, uğruna ihtilâl yaptığı bu kavramları Fransa sadece kendisi için geçerli sayar. Başkaları içinse birer maskedir. Bugün Mali’ye saldırırken yaptığı gibi.

 

SEZAİ KARAKOÇ ŞİİRİNİN COĞRAFYASI, SEMAVİ KÖKENLİ MEDENİYETLERİN HARİTASIDIR

 

Sezai Karakoç, Leylâ ile Mecnun’u yeniden yazarak hem gelenekle bağını güçlendirir hem de klasik edebiyatın verimlerinin çağdaş bir yorumunu ve sunumunu yapar. Dört bölümden oluşan şiir “Adak Işığı” başlıklı şiirle son bulur:

 

ADAK IŞIĞI

Sıcak yaz göklerinde

Önde uzanan ovada

Birden bir ışık sağdan

Bir ışık soldan çıkar

Ve bunlar

Şimşek hızıyla birbirine ulaşırlar

Bunu halk adak için uğur sayar

Derler: Leylâ ile Mecnun buluştular

Bu göz açıp kapama anında

Ne varsa dile muradında

Mutlak yerine gelir arzun

Yerde kavuşmayanlar gökte kavuşurlar

Ve bir uğurlu anda

Kavuşmak isteyenleri kavuştururlar¹¹

 

Şairi irfanî geleneğin içinde gören Sadık Yalsızuçanlar, “Sezai Karakoç ve İrfanî Gelenek” başlıklı yazısının bir bölümünde şunları der:

 

“Karakoç, şiirinde Hz. Mevlâna ile Muhyiddin İbnü’l Arabî’yi Şam’da buluşturur ve Şems’i sordurur.

 

Muhyiddin kabrini açarak

Sabır kitabından bir yaprak çevirerek

Şemsin kendisini gösterdi

Sonra yorgun bir Şam öğlesinde

Sıcakta çekirgeler kavrulurken

Çömeldi bir su kıyısında

Hızırı gördü alı yeşili gördü suda

Şemsi gördü ve buldu kendini

 

Sabır kitabından bir yaprak çevirmenin zorluğunu en iyi Karakoç bilir. Wittgenstein, 

‘kelimeler eylemlerdir’ der. Karakoç’un şiiri, Eşrefoğlu Rumi’nin dediği gibi, “kendi derdin söyleyen/gayrı hikâyet etmeyen” bir şiirdir. Şems, Hızır’dır. Tıpkı Karakoç’a göründüğü gibi, Mevlâna’ya da görünmüştür ve kırmızı ile yeşili göstermiştir. Kırmızı marifetin, yeşil, Muhammedî Nur’un rengidir. Tıpkı fani sevgilinin alınıp kendisine Monna Rosa’nın, Taha’nın Kitabı’nın verilişi gibi, Şems alınmış, Mesnevi verilmiştir Mevlâna’ya.

 

Şimdi Hz. Mevlâna için, gökten bir kartal geçse/ve yere düşse gölgesi / bu acaba Şems’in gölgesi midir / Yerin altından gelirse bir su şırıltısı sesi / Bu ses Şemsin mi sesi / Çöllerde kumda varsa / Kızgın bir ayak izi / Bu iz Şemsin mi izi. Mesnevi’yi böyle böyle kurar Mevlâna.

 

Sezai Karakoç şiirinin coğrafyası, semavi kökenli medeniyetlerin haritasıdır. Şam’dan sonraki uğrağımız kâmil veliler, bilgi ve düşünürler şehri Bağdat’tır. Bağdat’a girince bizi, ilkin ilahi aşk şarabıyla sermest olanların en üstünü olan Hallac-ı Mansur karşılar:

 

Bağdat’tayız

Dönüp duruyoruz yırtıcı kuşlar gibi

Çevresinde bir darağacının

Koparabilir miyiz acaba

Etinden çileli etinden

Döğmeli ciğerinden bir parça

Hallac-ı Mansur’un

 

ŞİİRİNDE METAFİZİK, GÜÇLÜ BİR DAMARDIR. O, METAFİZİK OLUŞU EDİLGENLİK OLARAK GÖRMEZ. ONDA METAFİZİK, FİZİĞİ GÜZELLEŞTİRİCİ VE İYİLEŞTİRİCİ ETKİN BİR GÜÇTÜR

 

Sezai Karakoç’un şiirinde metafizik, güçlü bir damardır. O, metafizik oluşu edilgenlik olarak görmez. Onda metafizik, fiziği güzelleştirici, iyileştirici etkin bir güçtür. Sezai Karakoç mistik bir şairdir; ama asla miskin bir şair değildir. Onun Alınyazısı Saati adlı kitabındaki şiirler, İslam uygarlığına başkentlik etmiş şehirler üzerinden çağımıza ve çağlara yöneltilmiş bir sorgulamadır.

 

Sezai Karakoç bu sorgulamada, özellikle modern zamanlarda insanlığın karşı karşıya kaldığı varlık-yokluk çizgisindeki trajik durumu alınyazısı kavramı üzerinden irdelerken “kaderin üstünde de kader vardır” diyerek insanlığın bu trajik durumdan çıkabileceğinin müjdesini verir. Bu şiirden bir bölüm:

 

Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır

Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır

Aşk cellâdından ne çıkar madem ki yar vardır

Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır

Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır

O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır

Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır

Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır

Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır

Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır

Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır

Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır

Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır¹²

 

__

¹Sezai Karakoç, Diriliş Muştusu, Diriliş Yayınları, İstanbul, 1981, s.25-26.

²Age., s.36-39.

³Age., s.35.

Çağ ve İlham II, s.44.

⁵Ahmet Arslan, Felsefeye Giriş, Vadi Yayınları, s.91

⁶Bernard Lewis, İslam’ın Sosyal Söylemi, (Çev. Ünsal Oskay), s. 49.

Günlük Yazılar IV, Gün Saati, s.57.

Edebiyat Yazıları I, s.6-7.

⁹Turan Koç, İslam Estetiği, TDV Yay., 2008, s.161.

¹⁰Age., s.426.

¹¹Age., s.600.

¹²Sezai Karakoç, Gün Doğmadan, Diriliş Yayınları, İstanbul, 2006, s.625

“KARAKOÇ, ŞİİRLERİNDE DOĞDUĞU COĞRAFYADAN VE KÜLTÜRDEN YOLA ÇIKARAK HER KESİMDEN OKURA ULAŞMA BAŞARISI GÖSTERMİŞTİR”

Hüseyin akın

Hüseyin Akın-Şair ve Yazar

Sezai Karakoç’u düşünce ve şiir evreni ekseninde analize tabi tutacak olan bu dosyada; ilkin, Karakoç’un düşünce evreninin temel köşe taşlarının ne(ler) olduğunu düşünüyorsunuz? Düşünce atlasını oluşturan temel kavramları (Tanrı, Varlık, Doğu, Batı, Diriliş, Medeniyet, Hakikat gibi) modernlik ve gelenek bağlamında nelerden ve nerelerden beslenmektedir? Düşünce dünyasının, İslam ve Türk düşünce tarihinde açtığı patika nedir? Bir bütün olarak düşünce evreninin bugünün insanına neler söylediğini düşünüyorsunuz?

 

Şiir dünyası bağlamında Sezai Karakoç’u form, üslup, anlam, imgelem, ses ve içerik parametreleri ışığında nasıl değerlendirmeye tabi tutuyorsunuz? Şiir dünyasının temel yapı taşları nelerdir? Şiirini İslam estetiği ve hakikat telakkisi ekseninde nasıl okumak gerekir? Şiir dünyasının edebiyat poetikasında açtığı patika nedir? Şiirlerinin günümüz insanına neler söylediğini düşünüyorsunuz?

 

Sezai Karakoç’u sadece bir şair değil aynı zamanda mütefekkir; sadece mütefekkir değil aynı zamanda şair gördüğüm için izninizle iki sorunuzu birden cevaplamak isterim. Çünkü şairliği ve mütefekkirliğini birbirinden ayırt etmek mümkün değildir.

 

Türk şiirinin sahih ve büyük şairi Sezai Karakoç, başlangıçta İkinci Yeni şiir akımının içerisinde bulunmuş ve şiire getirdiği açılım ve yeniliklerle çağdaş edebiyatımız içerisinde haklı bir yere sahip olmuştur. Körfez, Şahdamar, Hızırla Kırk Saat, Sesler, Taha’nın Kitabı, Gül Muştusu, Zamana Adanmış Sözler, Ayinler, Leyla ile Mecnun, Ateş Dansı ve Alınyazısı Saati isimli kitaplarında gelenekle modern olanı kaynaştırmış, geleneği çağın diliyle yeniden yorumlamıştır. Karakoç şiirlerinde doğduğu coğrafyadan ve kültürden yola çıkarak doğa-kültür karşıtlığından hareketle her kesimden ve her anlayıştan okura ulaşma başarısı gösteren bir şairdir. Şiirini metafizik evren algısı, İslami dünya görüşü ve toplumun medeniyet hafızasıyla uyumlu imgelerle ören Karakoç, mensup olduğu İkinci Yeni kuşağından farklı bir şair olarak dikkat çekmiştir. 

 

Sezai Karakoç şiirinin kaynağı, Kur’an, medeniyet değerleri, tarih ve doğadır. Bu referanslar onun şiirini kolektif bir bilince sahip olan millet nezdinde anlaşılır kılmıştır. İkinci Yeni şairleri gibi dil ve sözcük oyunlarına yer vermez. Şiirlerinde baskın olan tasavvufi derinlikle, düz anlamın yerine derinlikli bir anlam dünyası ikame etmiştir. Dış gerçek onun için sanatın hammaddesidir ve iç gerçeği oluşturmaya bir katkıdır. Beş duyuyla algılanan dünyanın üzerine çıkar. Yeni bir gerçeklik oluşturur (Neo Realizm) ki bu metafizik gerçekliktir.

 

SEZAİ KARAKOÇ ŞİİRİ AKILDA KALICIDIR, AKIŞKANDIR VE MODERN İLAHİ KIVAMINDADIR

 

Karakoç’un II. Dönem şiirleri dil ve biçim itibarıyla modern ve serbest şiir özelliğindedir. Şair yaşadığı toplumun dilini kullanır, çünkü sanatçı olarak o âdeta, bilmediğimiz bir dünyadan, bir kaza sonucu, dünyamıza düşmüş bir yaratıktır. Yani fizikötesi yaşantılı bir kazazede. Karakoç şairi üzerine büyük bir arı oğlu konmuş ağaca benzetir. Ona göre oğul her bir duyguyu, bir düşünceyi vızıldatan kelimelerdir ve oğul (kelimeler) ve ağacın (şairin) birlikte yaşamalarından şiir meydana gelir. 

 

Sezai Karakoç’un düşünce dünyasını ortaya koyan nesir kitaplarında işlediği metafizik gerçekliğe dayalı dünya ile şiirlerinde işaret ettiği dünya arasında bir düalizme rastlanmaz. Eserlerine yansıdığı şekliyle düşünce ile duyarlığın uyumu dikkatten kaçmaz. Sezai Karakoç medeniyet, sistem ve düşünce hesaplaşması yaparken Batı ve Doğu’yu birbirinden farklı iki dünya olarak ele alır. Doğu ve Batı’yı coğrafi bir terim olarak değil, manevi hayatın iki cephesi olarak yorumlar. “Masal” şiiri bu konuda en tipik örnektir. Bu şiirde de Doğu ile Batı çatışmasını ifade eder. Doğu İslam’ın doğuşunu simgeleyen medeniyetin ismidir. Batı ise batışı imleyen, İslam medeniyetinin tam karşısında yer alan yok edici ve asimile edici bir unsurdur. Masal şiirinde anlatılan zaman, Batı karşısında kompleks yaşayan imparatorluğun son zamanlarıdır. Tanzimat’la birlikte Batılılaşma ülküsü fikir planından hayatın kendisine doğru yaklaşarak kurumsal alanlara kaymıştır. 

 

Üstat Karakoç klasik din diline orijinal, edebi ve güncel bir anlatıyla estetik bir form ve içerik kazandırmıştır. Bunu Ruhun Dirilişi, İslam, Kıyamet Aşısı, Diriliş Neslinin Amentüsü ve Samanyolunda Ziyafet kitaplarında daha yakından görebiliriz. Onun sağlam temeller üzerine kurduğu diriliş okulu gelecek kuşaklar için resmî öğreti ve müfredatın sağlamasını yapabilecekleri bir tefrik akademisine dönüşecektir. Sezai Karakoç şiiri akılda kalıcıdır. Akışkan ve de modern ilahi kıvamındadır. “Neşideler Neşidesi” tadında demek istemiyorum elbette. Daha çok mesnevi tadı ve eski şiirin rüzgârından esintiler taşır üstadın şiiri. Mesela zihnimde yer alan ve aklımı, ruhumu kılan o dizeler: “Anne öldü mü çocuk / bahçenin en yalnız köşesinde / elinde siyah bir çubuk”, “Çocuk öldü mü güneş / simsiyah görünür gözüne / elinde bir ip nereye bilmez bağlayacağını anne.” 

 

SEZAİ KARAKOÇ’TA ŞAİRLİK ŞİİRDEN ÖNCE GELİR

 

Büyük bir hakikati fıtrata yaslı yalın bir dille ifade edebilme ustalığı sadece sehl-i mümteni sanatının gücü değil, şairin kendisini söylediği sözün emanetçisi bilip bunu okuyucusuna aynı minvalde hissettirebilmesiyle yakından alakalı olsa gerektir. Karakoç şiiri yer yer lirik, kimi zaman öyküleyici anlatım, bazen de epik özelliktedir. Onun şiirindeki ses uyumu kelimelerin kendi içerisinde anlamsal senfonisini çağrıştırır. İçerikle form, biçimle biçem senkronizedir. 

 

Sezai Karakoç sadece bir şair değil aynı zamanda mütefekkir; sadece mütefekkir değil aynı zamanda şairdir. Birini diğerinden ayırt etmek mümkün değildir. Ondaki şairlik şiirden önce gelir. Misyonunu belirlediği şairliği kendi hayatında göstermiştir. Batılı kavramların asli doğrular ve değişmez gerçekler gibi kabul edildiği bir zamanda “diriliş umdesi” ve “hakikat medeniyeti” fikrini omuzlarında taşımıştır.

“SEZAİ KARAKOÇ’UN DÜŞÜNCE VE ŞİİR EVRENİNİ AÇIMLAYAN ANAHTAR KELİME “DİRİLİŞ” OLUP, BU KAVRAM “VAROLUŞ” KAVRAMINA KARŞI BİR YANLIŞLAMA GİRİŞİMİDİR, SENTEZE ULAŞTIRAN BİR ANTİ-TEZ DEĞİLDİR”

ferhat korkmaz röportaj

Doç. Dr. Ferhat Korkmaz-Batman Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı

Sezai Karakoç’u düşünce ve şiir evreni ekseninde analize tabi tutacak olan bu dosyada; ilkin, Karakoç’un düşünce evreninin temel köşe taşlarının ne(ler) olduğunu düşünüyorsunuz? Düşünce atlasını oluşturan temel kavramları (Tanrı, Varlık, Doğu, Batı, Diriliş, Medeniyet, Hakikat gibi) modernlik ve gelenek bağlamında nelerden ve nerelerden beslenmektedir? Düşünce dünyasının, İslam ve Türk düşünce tarihinde açtığı patika nedir? Bir bütün olarak düşünce evreninin bugünün insanına neler söylediğini düşünüyorsunuz?

 

Sezai Karakoç’un düşünce ve şiir evrenini açımlayan anahtar kelime “diriliş”tir. Karakoç’ta “diriliş” metafizik ve somut evren eksenlidir. Bu iki yönün insanın bireysel ve toplumsal hayata göndermeleri bulunmaktadır. Bir nevi modern İslam Rönesans’ı diyebileceğimiz diriliş için insanın manevi dirilişi ile toplumun arınması söz konusudur ona göre. Poetika ve düzyazısının şiddetle karşı çıktığı konu, “varoluş”un maddi evrenle sınırlı tutulmasıdır. Karakoç’ta insanı varoluşunun temel gayesi Rahmânîdir. O açıdan daima “varediliş”i dikkate sunar. Esasında Sezai Karakoç, sanatının başlangıç yıllarında Türkiye’de bütün sanat, edebiyat ve ilim âlemini çepeçevre kuşatan varoluş felsefesi yerine “diriliş”i ikame ederek ortaya çıkmıştır. Karakoç’un çıkışı hazırlıklı, güçlü ve donanımlı bir atılımdır. O nedenle diriliş kavramı, “varoluş” kavramına karşı bir yanlışlama girişimidir, senteze ulaştıran bir anti-tez değildir.

 

KARAKOÇ, BATI MERKEZLİ DÜNYA TASARIMINI REDDEDER, MEDENİYET ANLAYIŞI BÜTÜN MÜESSESELERİYLE İSLÂM MEDENİYETİ OLUP, BU BOYUNDURUĞU REDDEDEN BİR DİK DURUŞTUR

 

Şiir poetikasının da dayanağı olan “diriliş” yoğun imgesel göndermelere sahiptir. Karakoç’un varlık anlayışı metafiziktir. O açıdan Karakoç evreninde gerçek hakikat yalnızca Allah’tır. Karakoç’a göre İslâm medeniyetinin teknik ve düşünsel mânâda çağlar süren gerilemesi, ancak diriliş ve direniş ekseninde son bulabilecektir. Karakoç külliyatında medeniyet kavramı, ilk peygamberden son peygambere dek devam eder ve vahiy kavramına dayanır. Karakoç, Batı merkezli bir dünya tasarımını reddeder, insanlığın yegâne umudunun ve kurtuluş çaresinin İslâm olduğuna ifade eder. Onun savunduğu medeniyet anlayışı, bütün müesseseleriyle mükemmele ermiş bir İslâm medeniyetidir, boyunduruğu reddeden bir dik duruştur.

 

Sorunun ikinci kısmına gelince, Karakoç’un poetik tutumu başlangıçtan itibaren tutarlı ve istikrarlıdır. Onun şiiri gel-geç modalara asla boyun eğmemiştir. 1950’li yıllarda ortaya çıkışından vefatına kadar “diriliş” eksenli poetik tutumuna sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Onun şiiri hiçbir zaman sıratı müstakimden sapmamış, yüzünü geleneğe dönmediği gibi kendisine sağladığı yeri açmak için gelenekle savaşımını da sürdürmüştür. O yüzden Sezai Karakoç, modern Türk şiirinde özgün bir yer edinmiştir. 

 

“Sezai Karakoç” dediğimiz zaman, onu çağdaşlarından ve zamanın modalarından ayıran mefkûresini açıkça görebiliyoruz. Karakoç’un düz yazıları ve şiirleri Kur’anîdir, bütün sanatı bu sorumluluğu taşır. Masivadan arınmak ve mutlak hakikate ermek temel gayesini “göğsünde kurşun gibi” taşır. Çağın idrakine sunmak istediği de budur. Karakoç, büyük İslâm medeniyeti mefkûresine sadık kalmış, peygamber dergâhının sebatkâr bir müdavimi olmuştur. Açıkça söylemek gerekirse onun sanatının özü Kur’an ve sünnettir. Dolayısıyla bütün derdi Âkifçedir. 

 

KARAKOÇ, HEM YALIN BİR ŞİİR KURMAYI BAŞARABİLMİŞ HEM DE YOĞUN BİR İMGELEME YER VEREBİLMİŞTİR. ONUN ŞİİRİNİN ZENGİNLİĞİ BUNDAN KAYNAKLANIR

 

Şiir dünyası bağlamında Sezai Karakoç’u form, üslup, anlam, imgelem, ses ve içerik parametreleri ışığında nasıl değerlendirmeye tabi tutuyorsunuz? Şiir dünyasının temel yapı taşları nelerdir? Şiirini İslam estetiği ve hakikat telakkisi ekseninde nasıl okumak gerekir? Şiir dünyasının edebiyat poetikasında açtığı patika nedir? Şiirlerinin günümüz insanına neler söylediğini düşünüyorsunuz?

 

Sezai Karakoç bildiğiniz gibi İkinci Yeni şiirinin öncü şairleri arasında sayılmaktadır. Ancak şiirde anlam, kapalılık, rastlantısallık gibi İkinci Yeni’nin temel tartışma konuları ve şiirsel parametreleri Karakoç’un şiirine uygulandığında, açıkça söylemek gerekirse, İkinci Yeni’ye en aykırı şairdir aynı zamanda. Kanaatimce İkinci Yeni orkestrasında öncü beş şair bir yana Karakoç bir yana olmalıdır. Karakoç’un şiiri, İkinci Yeni orkestrasyonuna eşlik eden bambaşka bir başyapıt olduğu gibi İkinci Yeni’nin çok sesliliğini de ikame eden mütemmim bir cüzdür.

 

KARAKOÇ, ŞİİRİ FORMUN KURBANI ETMEDİĞİ GİBİ İZLEK VE FORMDA ALTIN ORANI YAKALAMIŞ VE İKİSİNİ AYNI POTADA ERİTMEYİ BAŞARMIŞTIR

 

Sezai Karakoç, şiiri bir kelime oyununa dönüştürmez, söz dizimine çoğunlukla sadıktır. Çünkü bir şey anlatmak ister. Karakoç, anahtar kavramlarının yardımıyla diriliş ve direnişe ikna etmek ister okuru. Karakoç, hem yalın bir şiir kurmayı başarabilmiş hem de yoğun bir imgeleme yer verebilmiştir. Onun şiirinin zenginliği bundan kaynaklanır. Esasında zor şiiri tercih etmiştir. Şiiri formun kurbanı etmediği gibi izlek ve formda altın oranı yakalamış ve ikisini aynı potada eritmeyi başarmıştır. O yüzden Karakoç şiiri, edebiyat tarihimiz içinde özgün bir yer edinmiştir. Mehmet Âkif ve Necip Fazıl’daki vezin yahut ölçüyü terk ederek geleneğe kendi şiirini ve tarzını eklemlemiştir. Dolayısıyla seleflerinin poetik çizgisini sürdürmenin yanında poetik duruşuyla haleflerine yeni, geniş ve bereketli bir vadi açmıştır.

 

Son olarak Sezai Karakoç’un şiiri, günümüz insanına hakikate dönmesi için açık bir çağrıdır, emperyalizm ve lümpenliğe bir başkaldırıdır, Filistin’in ve bütün mazlum milletlerin yanında ve omuz omuza çarpışmaktır. Zulme ve köleliğe en gür şekilde “La” demektir. Yeryüzünü saran emperyalizm kanserinden kurtuluş için kutlu bir muştudur. İnsanın kendisine dönmesini, kendi beninden ayrılarak düştüğü gurbetten mensubu olduğu mânâ evreni ile medeniyet evine geri dönmesini salık vermektir, öze dönmektir. O açıdan Karakoç’un şiiri, gerçek anlamda tefekküre davet eden “apaçık uyarı”larla mâlâmaldir.

“DÜŞÜNCE EVRENİ VE AHLAK ANLAYIŞI BAKIMINDAN SEZAİ TAVRI DİYE NİTELEDİĞİM DÜŞÜNCE VE DAVRANIŞ TARZINI ÖNEMSİYORUM”

haydar ergülen röportaj

Haydar Ergülen-Şair ve Yazar

Sezai Karakoç’u düşünce ve şiir evreni ekseninde analize tabi tutacak olan bu dosyada; ilkin, Karakoç’un düşünce evreninin temel köşe taşlarının ne(ler) olduğunu düşünüyorsunuz? Düşünce atlasını oluşturan temel kavramları (Tanrı, Varlık, Doğu, Batı, Diriliş, Medeniyet, Hakikat gibi) modernlik ve gelenek bağlamında nelerden ve nerelerden beslenmektedir? Düşünce dünyasının, İslam ve Türk düşünce tarihinde açtığı patika nedir? Bir bütün olarak düşünce evreninin bugünün insanına neler söylediğini düşünüyorsunuz?

 

Sezai Karakoç’un hem Cumhuriyet dönemi şiiri hem de İkinci Yeni şiiri içindeki yeri ve değeri tartışılmaz. Bu sorunuza kısa ve genel bir yanıt vermek isterim. Sezai Bey için hayli yazı yazdım, görüş bildirdim, konuştum. Düşünce evreni ve ahlak anlayışı bakımından Sezai Tavrı diye nitelediğim bir düşünce ve davranış tarzını önemsiyorum ve bunun başta kendi düşünce dünyasındaki şairlere, edebiyatçılara örnek olmasını diliyorum, sonra da başka dünyaların şair ve yazarlarına.

 

Günümüz dünyasında, hangi inanç ya da düşüncede olursak olalım bu tavrı taşımak, göstermek ve sürdürmek hiç kolay değil kuşkusuz. Muktedirle mesafeni koruyacaksın, kendi düşünce paydaşlarına eleştirel olacaksın, inancının da gereği olarak dünya nimetlerine fazla bulaşmayacaksın, hem kapitalizmi eleştirip hem de çağın icabı oymuş diye ondan yararlanmayacaksın, izzet ve ikbal için değişen devirlerin değişen iktidarlarına yanaşıp içli dışlı olmayacaksın… Ve daha bunun gibi pek çok şey. Doğrusu Karakoç’un “Yoktur Gölgesi Türkiye’de” demesine benzer, o tavrı gösteren şairin hem kendi cenahında hem başka mahallelerde fazla olmadığını düşünüyorum. Sezai Bey’in bu düşünsel ve ahlaki tavrını çok değerli buluyorum.

 

İKİNCİ YENİ’NİN ÇOĞU ŞAİRİ GİBİ KARAKOÇ DA ŞİİRİNİN ÖNCÜLÜĞÜ AÇISINDAN İLK ÜÇLEMESİ KÖRFEZ, ŞAHDAMAR, SESLER VE İKİNCİ ÜÇLEMESİ HIZIRLA KIRK SAAT, GÜL MUŞTUSU VE TAHA’NIN KİTABI’YLA HATIRLANACAKTIR

 

Şiir dünyası bağlamında Sezai Karakoç’u form, üslup, anlam, imgelem, ses ve içerik parametreleri ışığında nasıl değerlendirmeye tabi tutuyorsunuz? Şiir dünyasının temel yapı taşları nelerdir? Şiirini İslam estetiği ve hakikat telakkisi ekseninde nasıl okumak gerekir? Şiir dünyasının edebiyat poetikasında açtığı patika nedir? Şiirlerinin günümüz insanına neler söylediğini düşünüyorsunuz?

 

Sezai Karakoç tüm İkinci Yeni şairleri gibi ve o dönemin Gülten Akın, Metin Eloğlu başta, o serüvenin dışında sayılan, fakat bence uzak olmayan şairleri gibi, dili menteşelerinden sökebilme hamlesine omuz vermiştir. İkinci Yeni’nin öncüsü müdür ortasında mıdır, bir hafta kalıp ayrılmış mıdır, bunlar edebiyat ya da daraltalım şiir magazininin hoşluklarıdır zannımca. İkinci Yeni en azından yedisi şiirimizde devrim yaratmış şairler olarak, Mehmet Seyda’yı anarak söyleyeyim, içedönüklerin ataklığını da göstermesi bakımından da çok önemli. Hatta kendilerinden beklenmeyen bir atak da sayılır. Biricik olma hallerini hep koruyarak ve çok azı birbirlerini tanıyarak, fakat topyekûn bir kalkışma hali İkinci Yeni ki yukarda adlarını andığım, kendini dışında sayan ya da sayılan şairler de içinde olmak üzere. Ve çok önemliyse hepsi de öncü, yani yedi öncü şair ki en ortada olanları Cemal Süreya’dır, belki de o nedenle günümüzün en çok okunan şairi.

 

Başlangıçtaki öncülük niteliklerini zamanla yitirdikleri ve öncü kitaplarını, ilk kitapları olmasa da, ikinci, üçüncü kitapları olarak yazmış oldukları için İkinci Yeni’yi sürdürmek sonraki kuşaklara kalacaktır. Ve İkinci Yeni’nin çoğu şairi gibi Sezai Karakoç da şiirinin öncülüğü, yüksekliği açısından ilk üçlemesi Körfez, Şahdamar, Sesler ve ikinci üçlemesi Hızırla Kırk Saat, Gül Muştusu ve Taha’nın Kitabı’yla okunacak, hatırlanacak, kalacaktır, benim için de öyle. Tabii Monna Rosa’sıyla da.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

ARİF AY

ARİF AY

Niğde’de doğdu. İlk ve orta okulu Ankara’da okudu. Bir süre A.Ü. İlâhiyat ve Erzurum Atatürk üniversitesi İlahiyat fakültelerine devam etti. Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi (1988). Aynı bölümde ‘Makedonya’da Türk Halk Edebiyatı’ konulu teziyle yüksek lisansını tamamladı. Kırıkkale ve Başkent üniversitelerinde ders verdi.

HÜSEYİN AKIN

HÜSEYİN AKIN

Şair ve yazar. 8 Şubat 1965, Türkeli / Sinop doğumlu. Şişli İmam Hatip Lisesi (1983), Marmara Ü. İlâhiyat Fakültesi (1989) mezunu. Gebze Sarkuysan Lisesi ve İstanbul Nişantaşı Kız Lisesinde öğretmenlik yaptı. Yazı ve şiirleri Millî Gazete, Sağduyu, kurduğu Özülke, Endülüs, İkindi Yazıları, İbrahim Tenekeci ile birlikte çıkardığı Kırkayak (sonradan Kırklar olarak devam etti), Ünlem, Kitap, Düşçınarı vd. gazete ve dergilerde yer aldı.

FERHAT KORKMAZ

FERHAT KORKMAZ

Batman Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi.

HAYDAR ERGÜLEN

HAYDAR ERGÜLEN

İlk ile ortaokulu Eskişehir'de, liseyi Ankara'da okudu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Sosyoloji Bölümünü bitirdi. Anadolu Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak çalıştı. İstanbul'da reklam yazarlığı yaptı. Anadolu Üniversitesi'nde yayımcılık, reklamcılık ve Türk Şiiri dersleri verdi. Halen Bahçeşehir ve Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakülesi'nde, 'Yaratıcı Yazarlık' ve 'Türk Şiiri ve Şairler' dersleri vermektedir.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.