Sezar, Brütüs, FETÖ

Normal şartlarda devlet aklı, kriz dönemleri dahil sağduyusunu yitirerek hareket etmez, öfkeyle hareket etmez, her zaman makuliyetini korur ve bu makuliyet de ona her şey olup bittiğinde konjonktürel faturaları ödememenin yollarını açar. Günübirlik hareket eden devletler o an için ve kısa vadeli başarı kazanmış olsalar da orta vadede yaptıkları yanlışın bedelini güç kaybederek, uzun vadede ise kendilerini yeni krizlerin içinde bularak öderler.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

İşgal içerdense kapıları sürgülemek facianın trajedisini artırmaktan başka bir işe yaramaz. İhanet ne kadar yakınsa görülmesi de o kadar zorlaşır. Virüs görülmediği için tehlikelidir ve ama sadece açık bulduğu kapıdan içeri girebilir. Kapılarını virüse kapatmış hangi bünye ondan şikayetçi olabilir ki?

 

Sezar’ın Brütüs’e bakışlarında iki ifade gizlidir: Ben nasıl oldu da onu bu kadar yaklaştırdım kendime? O nasıl oldu da bu kadar yakınken bile beni sırtımdan vurmayı aklından geçirdi? İstediği her şeyi verdiğim, bütün makamları önüne serdiğim halde hangi akıl ona bana ihanet etmesini söyleyebilir ki? Hangi vicdan, hangi onur? Evlatlık almadım mı seni Brütüs? Her sıkıştığında yardımına koşmadım mı? Seni konsül yapmadım mı Brütüs, defalarca hata yaptığın halde, hatalarına göz yummadım mı?

 

İhanetin yolunun vicdan ve onurla kesişmeyeceğini bilmemenin faturasını ödedi Sezar heyhat. Roma’nın merdivenlerinden aşağı sızan kanın içinde alyuvar ve akyuvar kadar “son pişmanlık” sıvısı da vardır ve ama Sezar’ı o merdivenlerden kaldırıp hayatına kaldığı yerden devam etmenin ilacına asla dönüşmeyecek bir sıvı…

 

 İhanete uğramışlık “ağrısı” işte bu yüzden öfkeyi çağırır. İhanete uğrayanlar içinde en sert tepkiyi en geç fark edenlerin vermesi de buradan kaynaklanır. O sertliğin yarısı aldatılmışlık duygusu ise diğer yarısı da bir türlü kabullenilemeyen uyuşukluk psikolojisidir. Öyle ya Brütüs için neler yapmadı ki Sezar? Yanına alıp Roma’nın en gösterişli toplantılarına katılmasına mı vesile olmadı? Sıradan biri olacakken makam katlarını asansörle çıkmasına mı yol açmadı? Bütün felaketlerde önüne kol kanat mı germedi? Bir ihanet başka türlü nasıl tarihe geçer, nasıl diğer bütün ihanetlerin sembolüne dönüşür ki bu kadar yakından gelmedikten sonra?

 

İçeriden veya dışarıdan gelsin hiçbir darbe meşru değildir. Darbe için şartları uygun olmuşluk söylemi olsa olsa kamufle edilmiş hayvani bir vesayete yakışır. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir toplum, darbeye maruz kalmayı hak etmez; ne kadar kaosa duçar olursa olsun, ne menem bir krizle boğuşursa boğuşsun, nasıl bir girdaba yenilirse yenilsin; toplumlar için darbeler ne ilk ne son çaredir! Darbeler toplumların kanseridir ve hiçbir kanser hücresi bir vücudu olduğundan daha güçlü kılmak için dokulara yapışmaz.

 

Her darbe bir işgal girişimidir. Aklı işgal, sağduyuyu işgal, ahlakı işgal, etik ve estetiği işgal, insanı ve insanlığı işgal ve darbeler toplumsal kurguların karşı karşıya gelebileceği en kötü karşılaşmalardır. Beden için en kötü karşılaşma nasıl ölümse, ruh için en kötü karşılaşma nasıl hiçlikse, inanç için en büyük karşılaşma nasıl mutlak ümitsizlikse bir toplum için de en kötü karşılaşmadır darbe. Belki biraz da bu yüzden darbeler; her şey olup bittiğinde, savuşturulsa da başarıya ulaşsa da gerisinde hep hasar bırakır. Üstelik bu hasar sadece darbeyi yapanlarda değil, ihanete uğradığı için hatta biraz daha fazla darbeye maruz kalanlarda ortaya çıkar.

 

Artık bu vakitten sonra uzun süre öfkenin dili hakim olacaktır. Öfkenin dili, yani akıl tutulmasının… Seni öldürmeye gelenin sende dirilmesi ihtimali yoktur darbe süreçlerinde; göze göz, dişe dişin egemen olduğu çok daha kanırtıcı bir ilişki biçimi vardır. Üzerinden bu kadar sene geçtiği halde FETÖ işgal girişiminin hala vuzuha kavuşturulamamasının, at iziyle it izinin birbirine karışmaya devam edişinin, mücadelenin bir türlü adamakıllı gidemeyişinin ve rasyonel temellere oturtulamayışının asıl sebeplerini burada aramak gerekir…

 

Önceki darbelerden farklı olarak FETÖ bir iktidar değişimi talebiyle gelmedi; bir rejim değişikliği talebiyle de gelmedi hatta. Bir işgal girişi olarak tamamen yok etmek üzere geldi. Ona yönelik reaksiyonun öteki darbelere yönelik olanlardan farkını da burada aramak gerekir. Ona yönelik reaksiyonda bir türlü aksiyoner aklın devreye giremeyişin, her hareketin gerisinde re- önekinin varlığını da burada aramak gerekir.

 

Öfkenin bir türlü yatıştırılamama gerekçelerinden biri de budur kuşkusuz ama devletleri bireylerden ayıran bir taraf var: Bireyler varlıklarına yönelik tehditleri içgüdüleriyle, devletler devlet aklıyla bertaraf ederler. O yüzden devlet aklı, -ki Fransız İhtilali’nde de öyle olmuştur- kriz dönemlerinde toplumların yatışması amacıyla kendisine yönelen tehdidi, virüsü, her neyse tamamen boynunu kırmak amacıyla cerrahi operasyona tabi kılar. Hastasının kalan organlarını kanserden kurtarmak için kan ter içinde operasyon yapan bir tabip gibi neşterini kanserli dokuların üzerine aralıksız vurur, çok kan akar, çok zedelenme olur vücutta ve elbette, doğal olarak nekahet olduğundan çok daha uzun süreçlerine yayılır.

 

Türkiye’de de böyle olmuştur. Başlangıçta ülkesini kurtarmak amacıyla bu virüse, bu hastalığa, bu kanser hücrelerine yönelik amansız bir mücadele yürütmüştür. Kendisi de bitap düşmüş, yorulmuştur. Ama devlet bu, birey gibi hareket etmez ve sonra aklı başında bir doktor gibi fizyolojinin iyileşmesinin insanı kaldığı yerden hayata devam ettirmeyeceğini bilir. Onu yeniden hayata kazandırmanın başka yöntemler, cerrahi yöntemler dışındaki yöntemler de gerektirdiğini bilir.

 

Peki Türkiye’de böyle mi oldu? Cerrahi müdahaleden sonra “hastanın” iyileşmesi için makul başka yollar arandı mı? Yoksa devletin elindeki bıçak konumunda olan kolluk güçleri üzerinden mücadelenin bir adım ötesine, bir merhale üstüne çıkıldı mı? Belki de mücadelenin otopsisine ve teşrihine yönelik en aklıselim değerlendirme, hiç mücadele edilmediğini söylemenin mücadele edenlere, sonuna kadar ve olması gerektiği gibi mücadele edildiğini söylemenin de hakikate haksızlık olacağı yönündedir. Bir mücadele olduğu kesin ama aynı zamanda bu mücadelenin olması gerektiği biçimde yürütül(e)mediği de kesin.

 

 Normal şartlarda devlet aklı, kriz dönemleri dahil sağduyusunu yitirerek hareket etmez, öfkeyle hareket etmez, her zaman makuliyetini korur ve bu makuliyet de ona her şey olup bittiğinde konjonktürel faturaları ödememenin yollarını açar. Toplumsal hastalıkların semptomları daima yaşanma pratiğinden çok sonraları ortaya çıktığı için günübirlik hareket eden devletler o an için ve kısa vadeli başarı kazanmış olsalar da orta vadede yaptıkları yanlışın bedelini güç kaybederek, uzun vadede ise kendilerini yeni krizlerin içinde bularak öderler.

 

Darbenin savuşturulması ardından Türkiye’den beklenen de başlangıçtaki ilk birkaç ayın “heyecanı” atlatıldıktan sonra yeni FETÖ’lerin ortaya çıkmaması için bir strateji geliştirmesiydi. Meselenin kriminal boyutu yargı ve kolluk güçlerine havale edilmeli; sosyolojik, pedagojik,  psikolojik, siyasal, kültürel ve hatta ilahiyata özgü kısımlarıyla ilgili raporlar hazırlanmalı; üniversiteler ile diğer akademik çevreler ve bağımsız veya güdümlü araştırma enstitüleri maharetiyle meselenin teorik zemini oluşturulmalıydı.

 

Haddizatında FETÖ yapılanması tek boyutlu olmadığı ve yukarıda sıralanan neredeyse bütün disiplinlere dair bir nüfuz alanı yarattığı için çözümün de her bir alanın kendine özgü ontolojisi göz önünde bulundurularak geliştirilmiş yöntemler üzerinden tasarlanması gerekirdi.  Sonuçta FETÖ Türkiye’de gerçekleşmiş ilk darbe değildi ve son olacağına dair de elde hatırı sayılır kanıtlar yoktu. Üstelik Türkiye 1820’li yılların sonlarından başlayarak görünür veya dolaylı vesayetlerin ikliminde yaşamak zorunda kalmış, yerli veya yabancı uzantılı onlarca darbeyle yüz yüze gelmiş, tabiri caizse toprağından darbelerin fışkırdığı bir iklime sahipken…

 

 Vücut virüs üretmeye bu kadar yatkınken bütün dikkatini virüsü yok etmeye vermek elbette onu sağlıklı yapmaz; yapılması gereken virüs üreten mekanizmanın kendisini ıslah etmektir. Türkiye’de darbe iklimini yok etmedikçe darbelerin sonunun gelmeyeceğini, darbe iklimini yok etme yolunun ise darbe kapıya geldiğinde savuşturmak olmadığını anladığında başlayacaktır asıl mücadele.

 

Bütün bunlar ortadayken ve devlet, darbe girişimi sonrasında, elindeki verilerden sağlam teoriler üretip o teorilerin taksonomisini yaparak yoluna devam etmeliyken hal böyle olmadı. Kriminal boyut son derece inceltildi, parlatıldı; entelektüel ve sosyal boyut ise güdükleştirildi, büzüştürüldü, kriminal boyutun gölgesinde kaldı. Örneğin çoğu devlete doğrudan bağlı iki yüze yakın üniversite içinde bu meseleyi yüksek lisans, doktora veya post-doktora düzeyinde çalışıp karara bağlamış ve devlete çözüm üretmiş kaç çalışma vardır? Bu çalışmaların yapılmasına dair devletin ilgili kurumları hangi düzeyde ne kadar yönlendirme yapmıştır? FETÖ gökten zembille inmediğine, kurgusu ne kadar dışarıya bağlı olursa olsun malzemesi/ham maddesi Türkiye’den devşirildiğine göre birkaç günde buharlaşması da beklenemez. Bu durumda, eşyanın hakikatine aykırı olarak, örgütün tümden buharlaşmasını bekleyemeyeceğimize ve örgüt sadece kriminal boyutuyla var olmadığı için, bu boyut tamamen çökertildiğinde yok olmayacağına göre FETÖ’den geriye kalan ve hayatın her alanında “kendi içine çekilmiş”, ondan yüz çevirmiş veya kamufle olmuş, deri altında sürekli “kin biriktiren” kripto yapıların ıslahına, güç alanının daraltılmasına yönelik hangi bilimsel çalışmalar bulunmaktadır?

 

Malzeme ve hammadde yerli olduğuna göre bunların çocuklarına, yakın ve uzak akrabalarına dair ne gibi tedbirler düşünülmüş, kayıt altına alınmış ve uygulanmıştır?  17-25 Aralık sürecine kadar Ak Parti’nin, 1990’lı yıllar boyunca da ittifak iktidarlarının entelektüel, kültürel, teknik donanım bakımdan en çok yararlandığı, içli dışlı olduğu, (bunların dışında kalan sekter yapılar neredeyse hiçbir kuruma yaklaştırılmadığı için) dolayısıyla da devletin en mahrem taraflarına nüfuz etmelerine, en hafifiyle göz yumulduğu dikkate alınırsa onların bıraktığı boşluğun nasıl doldurulacağına dair bir fizibilite çalışması, yöntem ve yol haritası mevcut mudur?

 

O devasa boşluğu şu satırlar yazılırken bile doldurmaya çalışan benzeri yapılara yönelik “iç güvenlik” dışında her hangi bir profesyonel ve entelektüel taazzuv girişimi var mıdır? Sosyolojik boşluk doldurulmadan,  kurumsal sökükler dikilmeden, zihinsel yarıklar onarılmadan yola devam nasıl mümkün olabilir ki?

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.