Sıkıntı Yoksa Sıkıntı Var

Yaşadıkları şartlar ve çalışma şekilleri  göz önüne alındığında; mevsimlik tarım işçileri, en temel insani haklara ulaşmakta bile güçlük yaşıyorlar. Barınma ve sağlığa erişim haklarının bile olmadığı bir ortamda, eğitim gibi diğer temel haklar ise çok tali bir konu olarak kalıyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Sellerin kadınların gündelik hayatına etkileriyle ilgili haber çalışmam kapsamında Çukurova’da sık sık su baskınına maruz kalan mevsimlik tarım işçisi kadınlarla görüşmeler yaparken, ülkenin gündeminde birkaç günlüğüne de olsa mevsimlik tarım işçileri vardı. Sakarya’daki dayak görüntüleri sosyal medyadaki tepkiler üzerinden gündeme geldi ardından başka illerde de aynı durumlar yaşandı. Zaten mevsimlik tarım işçilerinin gündeme gelebilmesi için ya ırkçı bir saldırının ya da elim bir trafik kazasının kurbanı olmaları gerekiyor. Ya da Polatlı’daki gibi çadırlarını kum fırtınalarının uçurması…

 

Sayıları bile tam olarak bilinmeyen; yaşam ve çalışma şartları çok ağır olan bu insanlar olmasa;  ne kentlerde ne de kırsal yerlerde gündelik hayatta gıdaya ulaşabilme imkanı neredeyse olmayacak. Korona günlerinde sıkça kullandığımız ‘evde kal, hayatta kal’ sloganları üzerinden düşünürsek; evde, hayatta kalabilmemiz onların tarlalarda, bahçelerde olmasına bağlı. Durum böyleyken bu insanların; sadece saldırı veya kazaların kurbanıyken hatırlanmalarında ki o zaman bile yaşam şartlarının, çalışma sistemlerinin hiç sorgulanmayışında bir sorun olduğu kesin… Görüştüğüm kadınlardan birinin çocuğunun giydiği tişörtteki aforizmaya çok denk düşüyor bu durum: “Sıkıntı yoksa sıkıntı var”

 

2015 yılında kurulan Meclis Araştırma Komisyonu raporunda, mevsimlik işçiler için, “kendisinin ya da başkasının tarım alanında ekim, yetiştirme, ilaçlama, hasat gibi tarımsal üretimin herhangi bir aşamasında çalışan, ücretli/ yevmiyeli veya ayni ödeme karşılığı, sözleşmeyle veya sözleşme olmaksızın, o ülkenin vatandaşı ya da göçmen olup sürekli ya da gezici mevsimlik çalışan kişi” tanımı yapılmış. Mevsimlik tarım işçilerinin yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için 2004 yılından bu yana saha araştırmaları yapan, uygulama modelleri geliştiren, savunuculuk çalışmaları yürüten Kalkınma Atölyesi;  tarımsal üretimde üç tip işçilik söz konusu olduğunu belirterek bunları şöyle açıklıyor:

 

Kendi işinde çalışan ücretsiz aile işçileri, mahalli tarım işçileri, mevsimlik gezici tarım işçileridir. Ücretsiz aile işçisi, kendi tarla veya bahçesinde ailesine ait arazilerde tarımsal üretime katılan aile üyelerinden oluşmaktadır. Mahalli tarım işçisi, daha çok kendi yaşadığı yörede bitkisel üretim, hayvancılık, arıcılık, orman ve balıkçılık üretim süreçlerine gelir elde etme amacıyla bir gün dahi olsa katılan, fakat sürekli olarak bu işi yapmayan kişileri tanımlamak için kullanılır. Mahalli tarım işçisi sabah evinden çıkıp çalışmasını tamamladıktan sonra akşam tekrar sürekli yaşadığı evine dönen kişidir. Mevsimlik gezici tarım işçisi ise, bu alanlarda benzer işleri yapmak için ikamet ettiği yerden ayrılarak başka bir yerleşim yerine giden işçileri tanımlamak için kullanılır.

Temel Haklara Erişim Güçlükle Sağlanıyor

 

Yukarıda sayılarının tam olarak bilinmediğini belirttim. Mevsimlik tarım işçileriyle ilgili kesin bir veri yok ama farklı araştırma ve istatistiklerden çıkarımlar yapılıyor. Kalkınma Atölyesi;  Mevsimlik İşçi Göçü Ağı’nın Mayıs 2012’de yayınladığı rapor ve Mevsimlik Tarım İşçilerinin Çalışma ve Sosyal Hayatlarının İyileştirilmesi Projesi” kapsamında yayınlanan istatistiklere dayanarak, “her yıl yaklaşık yarım milyon insanın emek yoğun bitkisel üretim çerçevesinde mevsimlik gezici tarım işçiliği yaptığı” çıkarımında bulunuyor.

 

İşçilerin büyük çoğunluğu gittikleri yerlerde, tarla ve bahçelere kurulan çadırlarda kalıyor. Çünkü yerleşim yerlerinin sakinleri tarafından çoğunlukla istenmiyorlar! İnsani koşullardan uzak olan bu çadır yerleşimlerinde, temiz su, tuvalet gibi en temel ihtiyaçlar bile çoğu zaman sağlanamıyor. Özellikle sulama kanalı çevresine kurulan çadırlarda bir çok sağlık sorunu yaşandığı gibi kışın da sık sık su baskınlarıyla karşı karşıya kalıyorlar.

 

Yaşadıkları şartlar ve çalışma şekilleri (çoğu çavuş denilen aracılara borçlanarak açlık sınırında çalışıyor) göz önüne alındığında; mevsimlik tarım işçiler en temel insani haklara ulaşmakta bile güçlük yaşıyorlar. Barınma ve sağlığa erişim haklarının bile olmadığı bir ortamda, eğitim gibi diğer temel haklar ise çok tali bir konu olarak kalıyor. 

 

Pandemi bu süreci ağırlaştırdığı gibi; zaten var olan çocuk işçiliği konusunu uzaktan eğitimin mümkün olmayışı sebebiyle iyice meşrulaştırmış. Uzaktan eğitim süreci, sadece tarım sektöründe değil kırsal bölgelerde özellikle hizmet sektöründeki çocuk işçiliğini arttırmış; Adana, Diyarbakır hattındaki çalışmada buna şahit oldum. Bu da üzerinde durulması gereken önemli bir konu olarak gündemde sırasını bekliyor.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

 

Yoksulluk Kürt Meselesinin Sebebi Değil Sonucu

 

Yazının ana konusuna dönersek, mevsimlik tarım işçiliği kuşkusuz sadece bugünün sorunu değil. Osmanlıdan bu yana tarım üretiminde bu sistem hep var olmuş. Ama şartların ‘kölelik’ olarak tabir edilecek kadar kötüleşmesinin arka planında ise, tarımın piyasalaşması var. 1980’lerden sonra dünyayla paralel olarak neoliberal politikalara geçiş, endüstriyel tarımın artışı, büyük şirketlerin sektörü kaplaması, sosyal devletin yansıması olan sübvansiyonların azalması; aile ve küçük işletmelerin zorlanmasına sebebiyet verdiği gibi; işçiler açısından da durumu ağırlaştırmış.

 

Mevsimlik işçiler, yaklaşık 50 ilde; tarımda ekim, dikim, çapalama, ot ayıklama, sulama, ilaçlama gibi bakım hizmetlerinin yanı sıra; ağırlıklı olarak hasat süreçlerinde de çalışıyor. İklim koşullarının uygun olduğu güney bölgelerinde yıl boyunca çalışan mevsimlik tarım işçileri bulunuyor. Gittiğimiz bölgede Maraş’tan gelen işçiler, 9 yıldır çadır yerleşiminde yılın tamamını geçirdiklerini belirtiler.

 

Mevsimlik tarım işçilerinin büyük çoğunluğu doğu ve güneydoğu bölgelerinden, bunun Osmanlı’dan sonra da süren iskan hareketleri ve 90’larda yaşanan zorunlu göçlerle ilgisi var kuşkusuz. Özellikle zorunlu göçlerin hayvancılık başta olmak üzere tarım sektörüne olumsuz etkilerini, hem kırsalda hem de gidilen şehirlerde yoksullaşmayla birlikte yaşanan sosyolojik dönüşümlerde ağır bir etkisi var.

 

Zorunlu göçlerle ilgili sözlü tarih çalışmamız olan Malan Barkirin’deki anlatılarda bu konu sık sık gündeme geliyordu, okuyanlar hatırlayacaktır. Sezai Ozan Zeybek’in “Endüstriyel Hayvancılık ve Kürt Sorunu” makalesini de bir okuma tavsiyesi olarak iletmiş olayım bu vesileyle. Bu dönüşümlerle gelen yoksullaşmaya karşı çözüm olarak görülen mevsimlik işçilik, ülkenin siyasi ve ekonomik durumuna bağlı olarak gidilen yerlerde; saldırıya dönüşmeyen durumlarda bile gündelik çalışma koşullarında ayrımcılığa, kötü muameleye sebep oluyor.

 

Normal zamanlarda zaten ağır yaşam koşulları olan mevsimlik işçiler için olağanüstü durumlar kırılganlığın daha da artmasına sebep oluyor. Koronavirüs salgını da bu kesimler için aynı etkiyi yapıyor. Salgının önlenmesinde önemli olarak görülen, hijyen, temizlik, sosyal mesafe, izolasyon gibi şartları sağlamaları mümkün değil.  Hem bu konuda hem de sosyal uyum konusunda, çalışma koşullarının iyileştirilmesi alanında sivil toplum kuruluşlarının, özel sektör ve kamunun bazı girişimleri dönem dönem oluyor. Ancak hem birbirinden kopuk hem de geçici olarak yürütülen bu çalışmalar sorunu çözmek için yeterli olamıyor.

 

Gıdaya erişim ve gıda güvenliğinin en önemli yürütücü olan bu kesimin sorunlarının çözümü için bizzat kendilerinin de katılımcı olarak sürece dahil edildiği çalışmalara ihtiyaç var. Çünkü sosyo-kültürel arka planlar gözetilmeden tepeden inme olarak başlatılan projeler, sorunu çözmek yerine daha da içinden çıkılmaz hale getirebiliyor. 

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.