Sınırlardan Sınırların Çözülmesine

Günümüzün dünyasında sınırlar, tarlalar arasında her gün yeri değişen ama kendisi bir şekilde var olan sınır taşlarına dönüşmüştür. Herhangi bir mihenk taşının kalmadığı bir dünyada hayatta kalmak ve zihnimizin de bu değişimlere ayak uydurmasını sağlamak hepimizin akıl sağlığına ciddi bir şekilde meydan okumaktadır. Bu muazzam değişim karşısında ayak uyduramayanların yok olup gideceğini kabullenerek kendi hayatlarımızın değişim mühendisi haline geliyoruz.

Her şeyin bir sınırı vardır. Bu yazının, yazarın kapasitesinin ve okuyucunun sabrının olduğu gibi. Kısacası sınır, eşyanın talî değil aslî unsurudur. Bundan dolayı aslolan sınırsızlık değil sınırlılıktır ki sınırsızlık, kesretten kinaye değilse kendi sınırlılığımızdan hareketle ilahî olana atfettiğimiz bir haslet olabilir ancak. Kaldı ki ilahî olanın da eşya ile ilişkisinde Newtoncu anlamda evrenin selameti için sünnetullah devreye girmekte ve buna göre hareket ederek zembereği boşanmadığı sürece evrene müdahale etmemektedir. O yüzden insanlık tarihinde mucizeler oldukça kısıtlı kalmıştır. İşin özü, Tanrı böylece kendi sınırsızlığını eşyanın sınırı ile uyumlu hale getirmektedir.

 

Sınır, fiziksel veya matematiksel bir sonluluğa işaret etmektedir. Kelimenin tam anlamıyla eşyaya atfettiğimiz sınırsız veya sonsuz sıfatlar aslında gayet sınırlı veya sonludur, lakin biz o sınırı sayılara dökecek bilgiden henüz uzağız veya ölçme tekniklerine malik değiliz. Aslında sınır, özünde bize geleceği kısmen öngörme kapasitesi verir ve fizik evreninde olabileceklere karşı bizi kayıtsızlıktan kurtarır ki biz de böylece eşyayı kayıt altına alabilir ve/ya kayıt altında tutabiliriz. Çünkü yaşam ister tekil hatta tikel anlamda isterse evrensel kolektiviteler ölçeğinde olsun bir başlangıç noktasına ihtiyaç duyduğu gibi istinat duvarı kıvamında bir son noktasına da mecburdur. İşin özü, ortada bir can/lılık varsa diyalektik gereği ölüm de mukadderdir ve işte bu geleceği öngörme kapasitesi yaşamı anlamlı kılarak ölüme hazırlığı da icbar eder. Böylece ölüm, yaşamın sınır hattı olarak bilgi aleminin de parçası haline gelir. Hayatın mütemmim cüzü olarak ölümün hepimize ve bütün eylemlerimize isabet edeceğini biliriz, fakat ne zaman ve ne şartlarda öleceğimizi bilemeyiz ya da ölüm sonrasına dair cehaletimiz nedeniyle gayb alemi bilginin sınırlarının dışında kaldığından doğrudan inanç alanına tekabül eder. İşte gördüğünüz gibi sınır, bırakın somut olanlar arasındaki varlığını, bilgi ve inanç arasındaki ince hatta da kendini belli etmektedir.

 

Kaosu Önlemenin Temeli Olarak Sınır

 

Sınır, statik değil dinamik bir fenomen olduğundan tarih boyunca sadece doğal ve/ya yapay siyasî ve/ya idarî sınırlar değil zihinsel sınırlar da değişmiştir. Öyle ki; evrenin genişlediğini bilmemize rağmen ona bir sınır atfettiğimiz gibi teorik fizik bağlamında solucan deliği marifetiyle paralel evrenlere geçiş yapabileceğimizi varsayıyoruz. İngiliz atasözünde belirtildiği gibi “İyi çitler iyi komşuluklar sağlar” ki bu, hem coğrafî anlamda hem de insanî ilişkilerin serencamı açısından geçerlidir. Böylece insanlar arasındaki ilişkilerdeki protokol, adabımuaşeret olarak belirirken, hukuk da siyasal otoritenin uzantısı olarak bu protokolün işletilmesiyle hayat bulur. İmam Şafii’nin “İslam’ın altıncı şartı olsaydı haddini bilmek olurdu” sözü bu minvalde sadece teolojik anlamda bir İbrahimî dinin teorik sınırlarından değil tüm insanî ilişkileri belirleyen bir boyuttan bahsetmektedir. Böylece sınır herhangi bir düzenin teminatı haline gelirken olabildiğince kaosu da önlemenin temeline dönüşür. Bu çerçevede, hangi medeniyet olursa olsun bir hukuk çerçevesi üzerinde yükselirken siyasi otoritesini kaybetse bile insanlığa bu çerçeveyi miras bırakabilmiştir. O yüzden halen hukuk fakültelerinde Roma hukuku okutulmaktadır. Siyasî otoritenin hukuk ile ilişkisinde yukarıda ifade ettiğim sünnetullah gibi devlet de tebaa veya vatandaşlarıyla ilişkilerinde sınırlar çerçevesinde hareket etmek durumundadır. Aksi halde keyfiliğe kaçan devletin haydut çetesinden farkı kalmaz.

 

Sınır, bir emniyet ve esenlik halinin tecellisi olarak bir tür güvenlikleştirmenin de somut halidir ki; sınırların sadece var olması yetmez, dikenli tel örgüler hatta mayınlı alanlarla tahkim edilmesi de gerekebilir.  Özellikle akademik ve sanatsal disiplinler kendilerine belirgin hatlar çizmekle kalmaz, meslek içinde yükselmeyi belirli koşullara ve denetimlere tabi kılarak kendi tel örgülü ve mayınlı alanlarını oluştururlar. Akademik çalışmaların ömür boyu sürecek bir projeye dönüşmemesi için çalışmanın sınırları ve haliyle de sınırlılıkları evvelen belirtilir. Bu sayede o sınırları daha ileriye götürecek başka çalışmaların ve araştırmacıların önü baştan açılmış olur.

 

Ulus-Devletler ve Sınırları

 

Sınır kavramının modern dünya için önem kazanması ise merkezî krallıkların yükselmesiyle teritoryalite ilkesinin Westphalian anlayış çerçevesinde giderek kabul görmesi ve bunun ete kemiğe bürünmesiyle olmuştur. Böylece feodalitenin uzantısı iki kılıç doktrininde vücut bulan dinsel ve dünyevî otoriteler ikilemi ile Kral ve feodal vassallar arasındaki çok katmanlı egemenlik giderek gücün tek elde toplanmasıyla egemenliğin tekilleşmesinin önü açılmıştır. Bu bağlamda sekülerleşme, aslında bu güç temerküzünün bir siyasal bağıt ile tescillenmesinden başkası değildir. Çünkü her ne kadar iki kılıç doktrini sınırları iyi kötü belli iki güç alanından dem vursa da şartlara göre uhrevî gücü elinde bulunduran Kilise kuralları, gerektiğinde aforoz yetkisinden hareketle dünyevî gücü elinde bulunduran Kralları eylemlerinde sınırlayabilmiştir. Krallar da güçlerini pekiştirdikçe Kilisenin sahip olduğu dünyevî gücü olabildiğince azaltma yoluna gitmişlerdir. Yoksa örneğin VIII. Henry’nin metresiyle evlenebilmek için Anglikan Kilisesi’ni kurdurttuğunu düşünmek erken dönem magazin tarihçiliğinden daha ötesi olamaz. Aynı şekilde Avrupa’da milliyetçilik hareketleri yükselirken Kilise bunu önce vurdumduymazca karşılayıp sonrasında imparatorluklarla aynı tavrı takınmış, imparatorluklar çözülüp yerine ulus-devletler kuruldukça kiliselerin ulusallaşması yaşanmıştır. Teritoryalite işte bu çerçevede muhkemleştikçe ulus-devletlerin sınırları daha da belirginleşmiştir. 1928 Kellogg- Briand Paktı ile bir ülkenin işgal yoluyla topraklarını diğer devletin aleyhine genişletemeyeceği fikri genel kabul görürken iki dünya savaşına ve bu pakt sonrası neredeyse yaklaşık bir asırdır sınır ihlallerine rağmen toprak bütünlüğü fikri uluslararası hukukta giderek önem kazanmıştır.

 

Sınırları Aşma Gayreti

 

Yukarıda da ifade ettiğim üzere sınırın statik değil dinamik bir fenomen olarak devingenliği, onu her anlamda aşma çabalarımızla şekillenmektedir. Örneğin, insan vücudunun sınırlarını öğrendikçe bu sınırları tıp veya spor ile yeniden tahkim etme gayreti içindeyiz. Ölümsüzlüğün ilacını henüz bulamasak da biyolojik anlamda insan ömrünü son 1,5 asırda ikiye katlamamız hiç de yaban atılmayacak bir gelişmedir. Kozmetik endüstrisi bu uzayan ömrü en azından görüntüde daha diri tutmanın peşindedir. Aynı şekilde bilim ve sanatın bütün dalları, her gün eşyayla ilişkilmizde daha önceki sınırları yeniden tayin etmemizi mümkün kılmaktadır. Kısacası, Gramsciyen anlamda cephe savaşları yaşanırken sınırlar da biteviye değişip durmaktadır.

 

Değişime Ayak Uydurmak

 

Toplumsal ilişkilerdeki gerginliğin temeli bu astronomik devinim ve ivmesinden kaynaklanmaktadır. Modernite, kadim ilişkilerin temelindeki ilahî olanla bağını yok ettikçe her otorite kendisinde ilahî bir güç vehmederek cenneti yeryüzüne indirip yeni bir düzen kurma endişesine hapsolmuştur. Kısacık ömürlerimizde şahit olduğumuz muazzam dönüşüm, modernite öncesinde neredeyse tüm insanlık tarihinde yaprak kımıldamayan bir monotonluğu ifade etmektedir. En basitinden kendi adıma daha yarım asra bile değmeyen kısa ömrümde geniş aileden tekil ebeveynli aileye geçişe, Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’nın dağılışıyla dünyadaki devletlerin sayısındaki ani ve enflasyonist artışa ve son 10 yılda Suriyeli ve Afgan göçüyle Türkiye’deki muazzam demografik dönüşüme şahitlik ettim. Böylece herhangi bir mihenk taşının kalmadığı bir dünyada hayatta kalmak ve zihnimizin de bu değişimlere ayak uydurmasını sağlamak hepimizin akıl sağlığına ciddi şekilde meydan okumaktadır. Bir anlamda hepimizi çerçeveleyen bu muazzam değişim karşısında ayak uyduramayanların yok olup gideceğini kabullenerek kendi hayatlarımızın değişim mühendisi haline geliyoruz.

 

Sonuç olarak, günümüzün dünyasında sınırlar, tarlalar arasında her gün yeri değişen ama kendisi bir şekilde var olan sınır taşlarına dönüşmüştür. İnsanî ilişkiler olsun devletler arasındaki ilişkiler olsun öyle katı sınırlara haiz değildir, zira katı olan her şey buharlaştığı gibi artık uçuculuğun paradoksal bir şekilde yeni sabitemiz olması dilbilimsel açıdan saçma olsa da bir gerçeklik olarak bizi çepeçevre kuşatmıştır. O yüzden adında “Sınır Tanımaz” olan her kurum ve kuruluş bunun bir dışavurumudur.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.