Siyaset ve Kanun Yapmanın İki Genetiği

Yönetim/devlet katında siyaset, hukuk ve iktisat alanlarında otorite olmak, ahlaki bağlamda “ateşten gömlek giymek” gibi zor, dikkatli ve ciddi olunması gereken bir makamdır. Alternatifi istiğna, istikbar, zulüm, tahakküm, tağutluk, şeytanlık ve firavunluktur.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Siyaset ve Kanun (Hukuk) Yapmanın Rahmani Genetiği

 

İslam, özünde ahlaktır. Allah’a karşı ahlaki sorumluluk, iman ve ibadettir; İnsanlara karşı ahlaki sorumluluk ise, adalet ve merhamettir. Bu bağlamda hayatın bütün alanları dini/ahlakidir. Bunların başında da siyaset, iktisat ve hukuk gelir. Çünkü büyük faturalı adalet veya zulmün gerçekleşebileceği toplumsal alanlar buralardır. Bu alanlar, büyük sevapların veya büyük günahların işlendiği alanlardır. Siyaset yani yeni bir toplum oluşturmak ve devlet kurmak ve onu yönetmek, İslam’ın beş temel maksadı olan malın/mülkiyetin, canın/güvenliğin, ırzın/onurun, aklın/düşünce özgürlüğünün, dinin/inanç özgürlüğünün korunması ile aynı süreçlerdir. Kur’an’ı rastgele açıp karıştıran birisi, onun her sayfasında bu kaygıların güdüldüğünü rahatça görebilir.

 

Bunu gerçekleştirmenin iki yolu vardır: 1- Kur’an’ı okuyup doğru anlayarak Tanrı’nın buyruklarına samimiyetle inanmak; 2- Vicdanını diri tutup takva ile yani sürekli tetikte ve teyakkuzda olarak, Kur’an’ın ışığında hayatta olup bitenleri, olayları-olguları, durumları, ilişkileri doğru değerlendirmeye çalışmak. Tümel birer gaye olan maslahat ve adalet idelerini ufukta/yukarıda, kalpte/kafada tutarak tekil durumlarda taklide düşmeden bunları icra ve ifa etmek, sanıldığı kadar kolay bir iş değildir: “Ahlak yolu dardır; tetik bas, önü yardır.” Z. Gökalp.

 

Bu konuda Kur’an’da varit olan yüzlerce ayetten birini hukuki bağlamda, diğerini siyasi bağlamda iktibas etmek yeterlidir: “Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınız dahi olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti ayakta tutan kimseler olun. Şahitlik ettikleriniz zengin veya fakir de olsa, adaletten ayrılmayın. Çünkü Allah, ikisine de sizden daha yakındır. Adaleti yerine getirmede hevanıza/arzularınıza uymayın. Eğer gerçeği çarpıtırsanız veya adaleti yerine getirmekten çekinirseniz; bilin ki, Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (4/135). Yahudi kralı Hz. Davut’a şöyle hitap ediliyor: “Ey Davut! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında hak (adalet) ile hüküm ver. Hevana/başıboş arzularına uyma; arzuların seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlar için hesap gününde –adaleti unutmaları hasebi ile- şiddetli bir azap vardır.” (38/26).

 

Uçağı en iyi pilotun kullanması, ameliyatı en iyi doktorun yapması gerektiği gibi; hukuk ve siyaseti de vicdan kapasitesi keskin en adil ve ahlaklı kimselerin yapması asıldır.

 

Her iki bağlamda da “Biz” ve “Öteki” veya “Dost” ve “Düşman” ayrımı yapmanın kriteri akraba, kabile/etnisite-ırk/dil, din/inanç, parti, cemaat, tarikat… aidiyeti değil; adalet ve zulümdür.

 

Bu bağlamda siyaset kamu maslahatının yani güvenlik ve adaletin temin edilmesi; hukuk ise, bireylerin meşru haklarının kolektif organizasyonudur. “Hukuk, doğal bir meşru hakkın müdafaası organizasyonudur. O, ortak bir gücü yani üzerinde oydaşılmış kuralları veya kurumları yani devleti/kamu otoritesini bireysel gücün yerine geçirme organizasyonudur. Söz konusu ortak gücün amacı, sadece bireysel güçlerin doğal ve meşru olarak yapmaya hakkı olduğu şeyleri yapmakla sınırlandırılmıştır: Kişilik, özgürlük ve mülkiyet haklarını korumak ve adaletin hepimize hükmetmesini sağlamak.” (F. Bastiat. Hukuk. Çev: Y. Arslan-A. Yayla. Ank. 2017. S. 15).

 

İslami bağlamda siyaset yapmayı ise Louis Gardet şöyle tasvir ediyor: “İslam toplumunda yönetici (halife), -teorik/teolojik olarak, İG- her dünyevi gerçekleşmenin aynı zamanda ruhi/manevi (ahlaki) bir karaktere sahip olduğu; ama Tanrı’nın ve Kur’an’ın otoritesinden başka hiçbir manevi otoritenin var olmadığı bir toplumda yürütme ve zor kullanma ile görevli dünyevi başkan, -Th. W. Arnold’un deyimi ile- “siyasi memur”dur. Namaz, oruç, hac gibi dinsel görevler, nasıl birer” Tanrısal yasa” özelliğini taşıyorsa; öşür veya zekâtın toplanması, tefeciliğin yasaklanması, yetimlerin korunması, veraset-miras işleri, yolcuların, özellikle hacıların güvenliği, ülkenin savunma ve saldırı savaşlarına hazırlanması, savaşın idaresi… yani Kur’an tarafından vazedilmiş bütün bu şeyler de birer tanrısal yasa karakterine sahiptir.” (Louis Gardet, Müslüman Site. Çev: A. Arslan. İst. 2014. S. 195)

 

Siyaset ve Kanun Yapmanın Şeytani Genetiği

 

1. Tağutluk

 

Siyaset ve kanun yapma, ahlaki saikle değil de güç istenci/tahakküm kurmak veya kişisel ve zümresel çıkar elde etmek saikleri ile de yapılabilir. Bu, zulüm ve zorbalıktır. Kur’an’da bireylerin ve toplumların tavrı olarak “Tuğyan” kavramı ile ifade edilir. Anlamı ahlaki sınırları/haddi aşmak, zorbalık, zulüm, ahlaksızlık ve haksızlıktır. İsim-sıfat hali ise “Tağut” olarak sekiz defa geçer. Türkçeye “Şeytani güçler” olarak çevirmek mümkündür.

 

Kur’an’da müminlere bu dini-siyasi güçlere iman ve itaat etmekten çekinmeleri tavsiye edilir. (2/256-257; 4/51, 60, 76; 5/60; 16/36; 39/17). Siyasette Firavun, iktisatta Karun, bu karakterin tipik örnekleridir. Firavun, tekebbür ve istiğnada öyle büyük bir noktaya varmıştır ki, Hz. Musa’yı kendince halkının doğru dinini değiştirmek ve ülkesinde fesat çıkarmakla suçlayabilmiştir. (40/26).

 

Tanrı ve Ahiret inancı olmayıp, yaşamın biricik/bu dünya olduğuna inanan insanları politika, hukuk ve iktisat alanlarında kötülük yapmaya iten temel saikler yaşamını koruma, onu dolu dolu yaşama ve bu yaşamı temin edecek kaynaklara tahakküm etmektir. Nitekim A. J. Bucher, bu konuda şöyle diyor: “Kendi aşağılık duygusuna karşı tepki olarak kendini aşırı övme, mitolojik zamanlardan beri, kötülük ile ilişki içine sokulmuştur. Başarısızlığa uğramaktan duyulan korku, aşağılık duygusunun etkili telafi biçimlerine götürür. Rekabet karşısında güçlü olduğunu saldırgan bir biçimde iddia etmek ve bunu bile bile, isteyerek karar vermek, kendi yaşamını sürdürmek ve kazanmak için başkasının yaşamını yok etmeyi –en azından yaşamını aza indirmeyi- kapsar. Bu, nedensiz olmayan bir korkudan kaynaklanan ve anlaşılır olan bir varoluş kararı değil midir?

 

Akıl, yaşamın sürekli ve kesin bir tehdit altında olduğunu bildiğinde, akıllı bir varlık olan insana, durmadan yaşamı yok eden, yani kötülüğe yönelten yani saldırgan bir dinamiklik uygun düşer. Güçsüz sonluluk içinde olmaya katlanmayı istememek ve savaşarak buna karşı çıkmak, işte kötülüğün hedefi budur. Bunun görülebilir trajik yanı, eylem içindeki kötülüğün, sonluluğun en sefil yanını tamamen etkin kılmasıdır. Kötülüğün köleleştirici yanıltmacası, kötülük yapanın kendi saldırgan, bencil tutumuyla, tamamen bunun tersine ulaşabileceğine inanması, en azından kendi yaşamına kazanç sağladığına inanmasıdır; onun mantığı böyle işler. Hem, buna ulaşmıyor mu? Bu, araçsal aklın –yani aklı, onu kısıtlayarak anlama biçiminin-, ancak başkalarının yaşamını tehlikeye sokarak yaşamını kazandığını sanan yanlış mantığıdır. Günümüz kuşağı gibi bir kuşak, bu “ya sen, ya ben” mantığının sonuçlarının, yaşam – mutlu ve boşuna olmayan bir yaşam- söz konusu olduğunda, ne kadar kısırlaştırıcı olduğunu acı bir şekilde kavramış olmalıydı.” (Alexıus J. Bucher, “Yitirdiğimiz Suçsuzluğumuz Ya da Özgürlüğün Saldırgan Gücü Üzerine” Çev: İoanna Kuçuradi.  Yüz Yılımızda İnsan Felsefesi. Ank. 1997. S 217).

 

 

Hukuk alanında “Kanun” yolu ile yasal soygun/kötülük yapmanın mantığını da F. Bastiat şöyle izah ediyor: “Başlangıçta, kanun yapıcılar arasına girme hakkı sınırlı sayıda insana verildiği için, sadece az sayıda insan, çok sayıda insan üzerinde yasal soygun uygulayabilmiştir. Daha sonra, kanun yapıcılığına soyunan insan sayısındaki artış, evrensel bir eğilim haline gelmiştir. Zamanla insanlar, birbirleri ile çatışan menfaatlerini, soygunu genelleştirerek dengelemeye çalışmışlardır. Toplumda rastlanan adaletsizlikler, kökünden kazınmak bir yana, daha da yaygınlaştırılmıştır. Soyulmuş sınıflar da toplumda güç kazanır kazanmaz, diğer sınıflar üzerinde soyguna başlamışlar ve son tahlilde kendi çıkarları aleyhine sonuçlanacak olan yasal soygunu genişletmede günahkâr seleflerini hiç aratmamışlardır. Yasallaştırılmış yağmanın, eninde sonunda yağmacıların da aleyhine döneceğini bilmek, bir bilinçlenme sorunudur. Yasal yağmanın yok edilmemesinin nedeni, işte bu bilinç eksikliğidir.” (F. Bastiat, Hukuk, s. 19).

 

2. Dindarlık Kisveli Tahakküm

 

İnsanlar, Allah’a ve Ahiret’e inanmayarak yaşamın biricik/bu dünya olduğu zannı veya Allah ve Ahireti unutarak siyaset, hukuk ve iktisat alanlarında zulüm ve kötülük işledikleri gibi; sözde “dindar” olduklarını söyleyen kişiler de Allah ve din üzerinden -dipte çıkar ve tahakküm/güç istenci içgüdüleri olduğu halde- şeytan, şeytansı bir insan, yanlış bir kavram veya kuruntu (ğarur) tarafından ayartılarak işleyebilirler (31/33; 35/5; 57/14).

 

Din, epistemolojik bağlamda büyük öteki ve otorite olarak Tanrı’yı dinlemeyi; küçük öteki olarak da diğer insanları ve kendi vicdanının sesini –kendini kandırmadan- dinlemeyi gerektirirken; ahlaki bağlamda da daima –Tanrı’nın tavsiye ettiği gibi- kişi olarak ötekini, toplumu ve insanlığı gözetmektir. Hayatın “denenme” ve her şeyin “emanet” olması, bunu gerektirir. Kutsal kitapların şehadeti, dindarların çoğunun, hevalarına/nefislerine uyarak bu espriyi kaçırdıklarını ifade etmektedir.

 

Çağımızın önemli Müslüman düşünürlerinden Faslı Taha Abdurrahman Dinin Ruhu adlı bin sayfalık kitabının yarısında seküler ve din kisveli siyaset ve hukuk yapmanın doğurduğu zulüm ve kötülükleri analiz eder. Diğer yarısında da Rahmani genetikte siyaset ve hukuk yapmanın epistemolojik ve etik temellerini vazeder. Burada “Din Kisveli” siyaset ve hukuk yapmanın doğasına ilişkin söylediklerinden bir alıntı yapmak istiyorum: “Dini pratiği siyaset pratiğinin bir parçası kabul eden bu tasavvur, kendi yönetim anlayışına dini bir meşruiyet kazandırmak isteyen devletin benimsediği bir yönetim anlayışıdır. Burada siyasi pratikle kastettiğimiz, kamusal alanın yönetimi ile ilgili bir pratiktir. Biz bu şekildeki bir siyasi anlayışı benimsemiş devlet yapısını metafiziğe öykünmeci devlet olarak adlandırabiliriz. Öyle ki bu devlet şimdi açıklanacağı üzere bir tür dini, siyasallaştırma pratiğini gerçekleştirmektedir. O, bunu yaparken modernitenin seküler icapları ile imanın gerekliliklerini sentezlemektedir.

 

Biz bu şekilde dini, siyasallaştırma metodunu benimseyenleri siyasallaştırıcılar adıyla anmak istiyoruz. Artık tamamen dini, siyasallaştırmaya matuf bu siyasal İslamî tasavvurun, bizim metafiziğe öykünmeci egemenliğe dayalı yönetim şekli adını verdiğimiz duruma nasıl yol açtığını açıklayabiliriz. Kendisini maneviyatçı olarak ifade eden metafiziğe öykünmeci devlet, bütünüyle dini pratikleri kuşatma gayreti içerisindedir. Böylece o, dini pratiklerin kendi sorumluluk ve uzmanlık alanına giren kamusal bir alan olduğunu düşünmektedir. Bu durum, dini pratikleri sivil özgürlüklerle ilgili meşru tasarruf kapsamında ve bireye ait bir alan olarak değerlendiren seküler devlet anlayışından büsbütün farklıdır. Bundan dolayı metafiziğe öykünmeci devlet, vatandaşlara ait dini irade için gözünü kırpmadan belirli hedefler koyabileceği gibi bunlarla ilgili kurallar da belirleyebilir. Hatta daha da ileriye giderek dini hayata dair irade için belirli kalıplarda davranış biçimleri çizebilir.

 

Maneviyatçı olduğu iddiasındaki metafiziğe öykünmeci devlet, bu hedeflerin gerçekleştirilmesi, kuralların ortaya konulması ve özel davranış kalıplarının geliştirilmesi noktasında karmaşık adlar ve etkileyici başlıklar altında planlar, programlar ve yöntemlere uygun olarak çeşitli politikaları ve vasıtaları araç olarak kullanabilir. Bu plan, program ve yöntemler asla vatandaşların dini ve taabbudî iradesini koruma, dahası onlara daha fazla takva olgusunu kazandıracak söz konusu iradeyi destekleme amacına matuf değildir. Bu durum, tam tersine temelde dindarların vaaz, dini propaganda ve dini eğitim gibi bazı dini görevlerini yerine getirmelerinden mahrum edilmelerine yol açacak bile olsa onların hayatlarının çeşitli alanlarında devletin otoritesini daha fazla genişletme amacına matuftur.” (Taha Abdurrahman, Dinin Ruhu-Sekülarizmin Sığlığından İlahi Sözleşme ve Emanet Paradigmasının Enginliğine, Pınar Yay, İstanbul, 2021, S. 528-529)

 

Sonuç

 

Hasılı, yönetim/devlet katında siyaset, hukuk ve iktisat alanlarında otorite olmak, ahlaki bağlamda “ateşten gömlek giymek” gibi zor, dikkatli ve ciddi olunması gereken bir makamdır. Alternatifi istiğna, istikbar, zulüm, tahakküm, tağutluk, şeytanlık ve firavunluktur.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.