Siyaset ve Medyanın Kesişim Kümesinde: Hangi Söylem?
Medya, söylemin yalnız taşıyıcısı değildir. Zannedildiğinin aksine medya, başından beri her türden iktidar ile kurduğu dirsek teması yahut daha fazlasıyla söylem üreticisi bir makamı işgal eder. Varlığını anlamlı kılacak unsurlardan biri olan söylem üretme ve onu ulaştırma, medyayı daha işlevsel kılsa da çokça tartışmayı da beraberinde getiriyor.
Söylem cümleyi, terkibi aşan bir anlamı ifade eder. Toplumda aksülameli oluşacak biçimde meydana getirilen söylemler, muharrik bir kuvvet, bağlamı bulunan zihni bir faaliyetin hasılasıdır. Bizim gibi baş döndürücü gelişmelerin birbirini peşi sıra izlediği, siyasetin ve basının belirleyici rolünü koruduğu ülkelerde söylem, zannımızın fevkinde bir yere sahip. Bununla beraber haraç mezat harcanan onca söz, onca söylemden sonra külahı önümüze koyup düşünmeye değer bir mesele olarak söylemi ve medyayı konuşmalıyız.
Evvela belirtmek gerekir ki medya, söylemin yalnız taşıyıcısı değildir. Zannedildiğinin aksine medya, başından beri her türden iktidar ile kurduğu dirsek teması yahut daha fazlasıyla söylem üreticisi bir makamı işgal eder. Varlığını anlamlı kılacak unsurlardan biri olan söylem üretme ve onu ulaştırma, medyayı daha işlevsel kılsa da çokça tartışmayı da beraberinde getiriyor. Evet medya bir mesajı alır, muhatap kitlesine aktarır. Ancak bu sadece kuru bir postacılık faaliyetinden ibaret değildir. Medya, yaklaşım ve servis biçimi, tercihleri ve konum almaları ile bizzat mesajın kendisidir.
İletişim teorileri açısından önemli bir yere sahip olan Marshall Mcluhan’ın, aracın da bizatihi mesaj olduğu, bunun toplumun yapısını değiştirici bir tesire sahip bulunduğu yorumu, mesaj ileten bir aygıt cihetiyle medyanın konumunu da yerli yerine oturtuyor. Ancak gelinen noktada işi eskisine nispeten çok daha zor medyanın. Zira monolog esasıyla yapılan yayınlar yerini teatiye bırakalı epey oldu. Artık mesaja muhatabının vereceği tepki gidişatı belirliyor. Hem postmodern refleksler anlamında, aşırı ferdiyetçi bir yerden belirliyor hem de kavramların ziyadesiyle harcanmasından dolayı, bir tüketici vasfıyla ikinci el mefhumlara rağbet etmemeye mütemayil tercihlerden dolayı belirliyor.
Yeni medya araçlarıyla her bir kullanıcının tüketim nesnesi olmayı da göze alarak yaptığı paylaşımlar, çağımız medyası söz konusu olduğunda en sık görülen unsurlardan biri. Pazarlamanın alanına giren, birer veri değeri taşıyan her üretim, iktidarlarca dikkatle takip ediliyor ve kitlelerde meyil oluşturacak politikalar için parametre olarak kaydediliyor. Primitif hislerin köpürtülmesinden artan konfor taleplerine, muhteva ve biçim başlıklarında her tür beklenti açıkça bildirildiği için ilkeler kadar söylemler de dönüşüyor. Temel bir fikre yaslanmış olarak imal edilen söylemlerin daha büyük bir titizlikle yeniden vücuda getirilmesi bu şartlarda mecburi bir istikamet. Zira o temel fikirler dahi faydacılığın tehdidi altında. Bu hususları göz önünde tutarak, meseleye daha geniş bir açıdan bakmayı deneyebiliriz.
Her Söylem, Kaygısını Taşıdığı Eylem İçin İnşa Edilir
Söylem, bilginin gücü üzerinden dil ile ifade sahası bulan bir kavramdır. Bilgi ile güç arasında düzenli bir anlatım biçimi olarak da tarif edilebilir pekâlâ. Dilin imkânlarıyla mesajı ulaştırmak için müracaat edilen söylemler, kelimelerin birer değer kazandırılarak doldurulmasıyla, kavramlarla oluşturulacak terkiplerle ve kullanım sahasıyla, bir muradı tahakkuk için ihdas hatta icat edilir. Söylem icat edilebilen bir olgudur. Nihayetinde söylem insan üretimi bir olgudur ve bu durum söylemin doğasını belirleyen yegâne unsurlardan birisidir. Hayata dair, dünya görüşüne dair anlamlar bütününün bir yansıması mesabesindeki söylemler bir tahkiyenin, teşbihin, bir tasavvurun hasılasıdır. Dolayısıyla her söylem zihnimizde bir resme, görüntüye, yani imaja tekabül eder. Bu da elbette söylem sahibinin anlam değer dünyasını tezahürü olan bir imajdır.
Söylemlerin kavramlarla vücuda getirildiğini hesaba katarsak kavramlarla kurmamız gereken sıhhatli ilişki de kendiliğinde ortaya çıkacaktır. Şüphesiz kavramların kendi tarihleri aslında bağlamlarını ifade ediyor. Yani doğru düzgün anlaşılması da kendi zamanında o kelimenin, o kavramın neye tekabül ettiğini bilmekten geçiyor evvela. Şayet biz, bugünden kalkarak tıpkı tarihe ettiğimiz eziyet gibi, kavramlara da günümüzün nazarıyla bakmak suretiyle bir muamele yapmaya teşebbüs edersek meselenin geçmişteki ya da hatta imal edildiği çağdaki halini anlayamayız, dolayısıyla o konuyla alakalı telifleri hakkıyla idrak edemeyiz.
Ortaya çıktıkları tarihsel bağlam içerisinde anlaşılması gereken kavramlar, bu anlamda yaşayan, belirli bir ömrü olan, canlı, dolayısıyla değişen dönüşen bir yapıya sahiptir. Bu açıdan bakıldığında kavramlar, yaşadıkları gibi ölebilirler de pekâlâ. Onun için bugünün siyasetinde, bugünün dünyasında, bugünün irfanında sözünü ettiğimiz kavramlar neye tekabül ediyor, gerçekten bu çağa ait mi, mevcut devrin, zamanın dilini yakalayabilmiş durumda bir şekilde kavram üretebiliyor muyuz gibi sualleri sormak zarurettir. Bu işin bir tarafı. Diğer bir tarafı da şu; tarihte herhangi bir coğrafyadan, herhangi bir biçimde türetilmiş, ne amaçla olursa olsun tüketilmiş bir kavramı yeniden tedavüle zorlamak, tabiri caizse hortlatıp bugünün cari nizamını, dünyasını, insanını bu cetvelle çizmeye yeltenmek ne kadar doğrudur? Yani kavramların zamana göre kazanıp kaybettiği canlılığı gözden kaçırırsak gerçekte ne anlama geldiğini bilebilir miyiz? Evet, mefhumlar bir cevher taşımakla birlikte elbette değişirler. İlk günkü tazeliğini, bağlamını koruyan kaç kavram vardır mesela? İşte örneğin en temel kavramlar; insan tanımına bakalım ya da hakikat, tanrı, alem, ahlak, millet tanımlarına. Ne zaman icat edildiler? Kadimde ne idi, bugün neye karşılık geliyorlar?
Kavramlar tıpkı yaşadıkları ve öldükleri gibi, muhatabı oldukları dönemlerin insanlarının kavramlara yükledikleri anlamlar da farklıdır. Arkadaş kavramını ele alalım mesela… 2017’de ölen ünlü sosyolog Zygmunt Bauman, verdiği bir mülakatta bir Facebook bağımlısının günde 500 arkadaş edindiğiyle ilgili övündüğünden şikâyet eder. Mülakatı verdiği tarihte 86 yaşında olduğunu ve 500 arkadaşının olmadığını, olmayacağını ifade ederek “Sanıyorum ki o arkadaş dediğinde ve ben arkadaş dediğimde aynı şeyi ifade etmiyoruz, farklı arkadaşlık türlerinden bahsediyoruz” tespitini yapar. Bu tespitte olduğu gibi dönemler geçildikçe kavramların formları da özleri de değişebiliyor.
Söylemler yalnızca akademik çalışmalara konu olmaz. Bunun çok ötesinde, siyasetin ve sosyolojinin de merkezinde yer alırlar. Sosyolojik hareketler söz konusu olduğunda söylemler olmaksızın yapacağımız her değerlendirmenin ciddi manada noksan kalacağı muhakkak. Zira söylemlerden gaye, eylem yahut eylemlerdir. Her söylem, kaygısını taşıdığı eylem için inşa edilir. Eylemler, toplumlar hakkında söz söylemek adına takip edilmesi, dinamikleri bilinmesi gereken unsurlar olması hasebiyle de sosyolojinin sahasında mühim bir yer işgal eder. Haliyle siyasetten müstakil bir biçimde anlaşılamaz.
Söylemin siyasetle ve sosyolojiyle olan ilişkisini tahlil etmek için çıkılacak bir yol muhakkak surette söylemin, modernle ve postmodernle kurduğu ilişkiye varacaktır. Kabul delim ki günümüz dünyası, modern dünyanın dini mesabesindeki bilimin, yani bilimsel bilginin hayatı çepeçevre kuşattığı, bilimin yanlışlanabilirlik üzerinden ilerlemesine rağmen temel bir parametre olarak kabul edildiği aydınlanmacı vasattan giderek uzaklaşıyor. Zira modernden beslenen asalak bir hal de olsa postmodernizm, o bilgiyi de o parametreyi de sıkı sıkıya sigaya çekiyor, tenkit ediyor. Söylem de bu tenkitlerden nasibini alıyor haliyle. Lyotard’ın, bilimsel bilginin bir söylem türü olduğunu yazdığı Postmodern Durum adlı eserde, bilginin satılmak üzere imal edildiğine, tüketim nesnesi haline getirildiğine işaret etmesi boşuna değil.
Ferdileşmeyi kışkırtıcılığıyla malul postmodern söylenceyi dikkate aldığımızda her bir insanın, anlamını da söylemini de kendine mahsus bir yerden değerlendirmek gerektiğine ilişkin telkinler işitilir. Sürekli tahrik edilen bu anlayış müşterek olana taarruz demektir elbette. Geleneksel medya da ciddi değişim geçirdiği, ferdi gösterimlerin sahnelendiği, ferdi kadrajların kaydettiklerinin yine ferdiyet adına faş edildiği, ferdi manşetlerin atıldığı zeminde sosyalleşme alanları sıfatıyla da işlev gören hesapları görmezden gelmeden iş tutuyor.
“Akademizm Entelektüel Hayatı Kuşatmıştır”
Postmodern bir çağ yaşanırken modern dünyanın dinamiklerinden himmet beklemek yersiz de olsa kavram üretme noktasında bir fabrika gibi işlev görmesi gereken üniversitelerin bekleneni veremediğini söylemek hiç de iddialı olmayacaktır. Özgün kavramların ancak daha özgür yerlerden yahut akademinin dışına taşabilen iradelerden neşet etmesinin sebebi bu olsa gerek. Yazımızın konusu olmasa da kısaca değinmek gerekirse gördüğümüz manzara şudur: Umumiyetle Batı tipi bir kafayla yine Batı’yı kuru taklitten öteye gitmeyen çalışmalar, bununla beraber yeni sözleri, yeni mefhumları bina edecek her entelektüel fiilin önünde öylece dikilen, hatta yolunu kesen bir akademicilik hezeyanı var. Bilimcilik taassubunun farklı bir sürümü olarak akademiciler, birer Katolik ruhban gibi bir entelektüel çalışmanın muteber olup olmadığını tescil makamında yer işgal etmeye devam ediyor hâlâ. Bilimcilik vurgusu yapmaktan bıkmayan, yorulmayan allameler, tezgâhlarının bozulmaması için kural koyuyor tabiri caizse. Kasım Küçükalp’in de vurguladığı gibi “Akademizm entelektüel hayatı kuşatmıştır”. Bu kuşatma altında kavram da söylem de gelişmeyince alan hariçten gazel okuyanlara kalıyor. Ama esas mesele bunun da ötesine. Akademide sıkça rastladığımız bilimcilerin yeni bir söz söyleme hususunda pek de cesur olmadıkları ortada. Öyle anlaşılıyor ki ortada bir korku var ve ihtimal, o korkunun temelinde de acımasız tenkitler ve söylemi tekeline almış, ruhban görüntüsü veren epistemik cemaatlerin yeni olan her şeyi peşinen alaşağı etmek motivasyonu var. Bu parantezi böylece kapatalım.
Müşterekler aslında imal edilmiş söylemlere yaslanırlar. Ne var ki bugün bozulmaya yüz tuttuğu muhakkak. Bu anlamda çağa rengini veren modern sonrası yaklaşımların tesirini görmezden gelemeyiz. Sabitkadem bir toplumsal yapının olmadığını savunan postmodernistler, genel itibarıyla cemiyet içinde müştereklerin ortadan kalktığına ilişkin aşırı yorumlarda bulunsa da müştereklerin giderek zedelendiği de sır değil. Evet, müştereklerin yerini ferdileşmeye terk ettiği vasata doğru gittiğimize dair emareler ciddi boyutlarda, fakat iddia edildiği üzere bütün bütün müştereklerin ortadan kalktığı, kalkacağı pek de sağlıklı bir fikir gibi görünmüyor. Türkiye’de mesela tek bir toplum olmasa da toplumlar arasında birtakım ortak his ve fikrin cari olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Başka memleketler için de bu geçerli. Duygudaşlık anlamında bir müştereklik örselense de en azından tehditleri algılama ve onlara karşı koyma anlamında müştereklerin olmadığını kim söyleyebilir? Amerika’dan Avrupa’ya artan milliyetçi eğitimleri ne ile izah edebiliriz örneğin?
Kimin, Hangi Söylemi Sadra Şifa Olacak?
Buna mukabil, büyük anlatıların güvenilirliğini kaybettiğine dair iddialı kanaat, söylem oluşturmanın ana mecraları olan medyada ve siyasette yol alınmasını başka yöne doğru zorluyor. İmdi, memlekette olan biteni anlatma yükümlülüğü altındakiler söylemi, sözün kendisinden çok söyleniş biçimi, vurgulanmak istenen noktaların belirlenmesi ve söyleniş tercihleri olarak anlayarak yol almak zaruretindelerse -ki bu tek yönlü mecburi bir istikamettir- kılı kırk yararak yeni sözler kurmalılar.
Hayli kırılgan bir coğrafyada yaşayanlar olarak zaman zaman yol haritamızı güncellemek durumunda olduğumuzu izaha lüzum yok sanıyorum. Değişime direnerek mesafe katetmek mümkün olmadığı gibi değişimin mutlaklığı üzerinden, pür değişimci bir yaklaşımla da makul bir netice almak mümkün değil diğer yandan. Dolayısıyla bu iki marjinal anlayış arasında bir ahenkle yürümek zaruretten fazlasını ifade ediyor. Peki bu dinamikleri de dikkate alarak güncellemeyi nasıl yapacağız? Tarihi fırsatlar ve tehditler karşısında dümen kırmanın gerektiği zamanlarda nasıl bir manevra ile mutedil bir yola girebiliriz? Söylemlerin bunca tükenmişliğine, bunca kavramın üstünde tepinilip istismar edilmesine rağmen hangi yeni söylem şifa olacak yaralı kitlelere? Sonra kimin diliyle dimağlara sunulacak söylemler?
Devlet eliyle mi mütefekkirler diliyle mi yoksa bugünün dijital, sosyal medya araçlarıyla mı?
H. YAHYA ŞEKERCİ