Siyasetin Kurucu Akıl ve İrade İhtiyacı

Devletin demokratik dönüşümünün tamamlanması; anarşizmin egemen olması, ülkenin terör unsurlarına teslim olması ve ‘beka’ sorunu yaşaması demek değildir. Bunlar; kendini devletin ‘sahibi’ gibi konumlandıranların vesayetlerini sürdürmek için ürettikleri bahanelerdir.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Osmanlı Devleti’nin ilk Dışişleri Bakanı Reisü’l-Küttab Akif Efendi, 1822 yılında yazdığı makalede, devletin bekası konusunu işler ve bu konuda üç ihtimalin olduğunu şu şekilde ifade eder: “Müslümanlar üç karardan birini seçmelidirler. Ya Allah’ın emirine ve Hz. Muhammed’in getirdiği kanuna bağlı olarak, mülk ve hayatımıza önem vermeksizin, hâlâ elimizde bulunan eyaletleri sonuna kadar savunmalıyız. Ya onları terk edip Anadolu’ya çekilmeliyiz. Ya da, (bunlar mümkün olmazsa) sonuncu (şık) olarak -ki Allah bunu yasaklar- Kırım, Hindistan ve Kazan halklarının örneğini izleyip kölelik menzilesine ineceğiz…” [1]

Bu ifadede yer alan ‘ruh’ hâlâ, kimi değişikliklerle birlikte, hâlâ varlığını koruyor. Dün ‘savunma’, ‘çekilme’ veya ‘kölelik’ kavramlarıyla ifade edilen tutum, bugün farklı kavramlarla varlığını sürdürüyor. “Birliği ve bütünlüğü koruma”, “beka meselesi” gibi kavramlar, bu ruh hâlinin günümüze yansımış ifadeleridir. Bununla birlikte bu durum, siyasetsizliğin de örtülü ifadesidir. Kuşkusuz Türkiye o zamanki koşullarla kıyaslanamayacak kadar iyi durumda. Ancak bu durum, ‘korkularından’ sıyrılıp, devletin demokratik dönüşümünü tamamladığı anlamına da gelmiyor.

 

Dinamik Siyasi Yapı ve Siyasetinin Dönüm Noktaları

 

Türkiye, hem siyasi partilerin çeşitliliği hem de izledikleri politikalar konusunda yaşadıkları değişim açısından oldukça dinamik bir ülke. Yakın tarihte yapılan sistem değişikliği bu gerçekliğe farklı bir ivme kazandırıyor. Bir yandan yeni partiler kuruluyor, öte yandan ise mevcut partilerde ciddiye alınması gereken politik değişimler yaşanıyor.

 

Cumhuriyet tarihi, siyasi partilerin iktidar süreçleri ve yaptıkları üzerinden analiz edilirse, beş ayrı ana dönemden bahsetmek mümkün: 15 yıllık Mustafa Kemal Atatürk dönemi (1923-1938), 12 yıllık İsmet İnönü, “Milli Şef” dönemi (1938-1950), 10 yıllık DP veya Adnan Menderes dönemi (1950-1960), 8 yıllık ANAP veya Turgut Özal dönemi (1983-1991) ve şu an itibariyle 17 yılı aşan, AK Parti veya Recep Tayyip Erdoğan dönemi (2002-2020 devam ediyor). Kuşkusuz AK Parti iktidarları döneminde farklı başbakanlar da oldu. Ancak hareketin lideri olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın belirleyici olduğu açık.

 

Siyasi partilerin iktidar süreçleri dikkate alındığında, bu beş dönemin zaman anlamında, azımsanmayacak kadar uzun olduğu görülür. Bu süreçlerde, önemli işlerin yapıldığı açıktır. Ancak insan, siyaset ve ekonomi anlamında ülkenin birikimini tüketen kronik sorunlara çözüm üretildiğini söylemek zor. Çünkü toplumsal kesimlerin taraf olduğu sorunlar, aradan geçen yıllara rağmen, varlığını sürdürüyor. Dolayısıyla da, ülkenin enerjisini ve birikimini tüketmeye devam ediyor.

 

Dinamik Siyaset Yapısı Neden Temel Sorunları Çözemiyor?

 

Siyaset söz konusu olduğunda, üzerinde durulması gereken temel sorulardan birisi de, var olan dinamik yapıya rağmen, kronik sorunların neden çözülemediğidir. Önceki ve yeni tüm partilerin programları ile hükümet programları dikkate alındığında, bu sorun alanları için çözüm önerilerinin yer aldığı görülür. Ama geriye baktığımızda, Cumhuriyet’in kuruluşunda var olan ve süreç içinde ortaya çıkan sorunların varlığını koruduğu görülür. Bu nedenle; gündelik siyasi tartışmaların esiri olmadan, bu duruma etki eden ve çözümsüzlüğü dayatan faktörleri netleştirmekte fayda var. Bunları beş ayrı başlık altında toplamak mümkündür:

 

1. Osmanlı’nın yıkılış süreci ile Cumhuriyet’in kuruluş sürecindeki koşulların oluşturduğu psikolojinin etkisi. Bu sürecin en temel özelliğini, “elde kalan son toprak parçasını ne olursa olsun korumak ve buna zarar verecek toplumsal talepleri yok saymak, duymazdan gelmek, bastırmak” şeklinde özetlemek mümkündür. Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde bu psikoloji anlaşılabilirdi. Ancak bugün, toplumsal barış ve her alanda kalkınma için daha kuşatıcı ve korkulardan sıyırılmış bir tutum takınılması gerektiği açıktır. Ancak, aradan geçen bunca zamana rağmen, sorunların çözümü için adım atmak isteyen tüm siyasi partiler bu psikolojik bariyer ile karşılaşmışlardır. Kronik sorun alanlarıyla ilgili olarak, bu bariyerin aşıldığına ilişkin en ufak bir veri, bilgi yok. Kürt meselesine, Alevilerin sorunlarına, muhafazakârların taleplerine, Müslüman olmayan vatandaşların istekleriyle ilgili yaşadıkları ‘ürkek’ ruh hâline, merkezileşme ısrarı gibi konulara baktığımızda, bu durumu net olarak görürüz.

 

2. Siyasi partilerin büyük bir kısmının, siyasetin gereği olarak, kronik/temel sorunları programlarına yazmış olmaları, çözüm üretecekleri anlamına gelmiyor. Çünkü bu konuların çözümü konusunda kararlı tutum sergileyecek bir zihniyet ve zihni hazırlık yok. Sahici bir zihinsel dönüşüm yaşamaya hazır olmadan, bu tür sorunları çözmek imkânı da yok. Bir önceki maddede bahsettiğimiz örnekler dikkate alınırsa, programlar ile iktidar süreci arasındaki makas net olarak görülür.

 

3. Bahsettiğimiz sorunların tümü siyaset kurumu açısından sürdürülebilir değil. Fakat kendini ‘devletin sahibi’ olarak konumlandırmış olan bürokrasi için bu sorunların tümü bir ‘iş’. Emekli oluncaya kadar yapılacak ve bu süre zarfında da hiç kimsenin hesap sormadığı bir iş. Zaman zaman format değiştirmiş olsa dahi, bu aktörler (bürokrasi) siyaset kurumunu bloke etme konusunda oldukça mahirler. Bununla birlikte; siyaset kurumunun da, bu anlayışla yüzleşme iradesi sorunlu.

 

4. Hiçbir meselenin çözümüne ilişkin kapsamlı bir projelendirme, durum değerlendirmesi yapma, risk analizi hazırlama, yol haritası çıkarma ve sorunun çözümünün ülkeye katkılarının ne olabileceği konusunda aydınlatıcı bir çalışmanın olmaması da önemli bir mesele. Bu nedenle; temenniden öteye geçmeyen ifadelerle kronik sorunların çözülmesinin mümkün olmadığı görülmeli.

 

5. Cumhuriyet dönemi boyunca, farklı partiler tarafından uygulanan politikalar dikkate alındığında, toplumsal ayrışmaları derinleştirdiği görülür. Toplumsal ayrışmanın derinleştiği bir siyasi iklimde kronikleşmiş sorunları çözmek için toplumu ikna etme imkânı yok oluyor. Toplumsal fay hatları derinleşiyor. Bu durumda ise siyasetçi, toplumu ikna etme ile toplumu karşısına alma ikilemi içine giriyor. Zor olan ve dönüştürücü rol gerektiren türden sorumluluklara ise siyasetçiler cesaret edemiyorlar. Çünkü zora ve dönüştürücü role talip olmak, kimi siyasetçiler açısından kolay verilebilecek bir karar değil.

 

İleriye Odaklanmak

 

Peki, ne yapmak lazım? Aslında çözüm basit. Yukarıda bahsettiğimiz ve çözümü engelleyen temel faktör konusunda gerekli adımları atmak şart. Bunun yolu ise kurucu bir akıl, kurucu bir irade ile siyaset yapmak ve bu perspektifi ülke yönetimine yansıtmaktır. Siyasal sistem değişti, yeni partiler kuruldu ve yeni sistemde ittifak kaçınılmaz bir gerçek olarak partilerin önünde duruyor. Tam da bu atmosferde, ülkenin geleceğini önceleyenlerin odaklanması gereken konuları hatırlamakta fayda var:

 

1. Vatandaşların zedelenmiş aidiyet duygusunu onaracak adımlar atmak.

2. Farklı toplumsal kesimlerin taraf olduğu iç sorunları çözmeye yönelik zihni bir hazırlık yapmak, sorunları çözmek için kapsamlı projeler hazırlamak ve bunu hayata geçirmek.

3. Temel sorunları çözme konusunda engel olan vesayetçi anlayışları kırmak ve buna ilişkin gerekli yasal düzenlemeleri yapmak.

4. Ülkenin temel sorunlarını çözmeye ilişkin çabaları, sürekli bir biçimde format değiştirerek engelleyen vesayetçi odaklara, kurumsallaşmış ‘devlet reflekslerine’ ve bürokrasinin aldatmacalarına teslim etmemek.

5. Kamu kaynağının iyi yönetimi meselesini ana gündem maddeleri arasına almak.

6. Statükoya karşı bireyin özgürlüğünü korumak ve demokratik ilkeleri işletme konusunu ana gündem maddesi yapmak.

7. Küresel unsurların savaş/terör alanı hâline getirmek istediği coğrafyamızı bu tür belalardan kurtarmak için çabalamak ve buna katkı sağlayacak bölgesel ilişkiler geliştirmek.

8. Dünya siyasal sistemine egemen olan gayri ahlaki, gayri insani düzenin değişmesini gündeme almak ve bunun için çalışmak. Bunlar, soyut temenniler değil, devletin işleyişini izleyen herkesin göreceği somut konulardır.

 

Bu bağlamda, kurucu akıl ve kurucu irade için ihtiyaç duyulan tutumu özetlemek gerekirse:

1. Sorunları çözmeye çalışırken dinlemek, anlamaya çalışmak, çözüm önerilerini tartışmak, bunun için ortak aklı devreye koymak ve ortaya çıkan sonuçları uygulamak.

2. Toplumsal barışı sağlamış bir Türkiye’yi planlayan, inşa eden bir dil geliştirmek ve bunu siyasetin odağına koymak.

3. Demokrat, kuşatıcı ve ufuk açıcı siyasi perspektifle konuşmak.

4. Daha da önemlisi, devletin/kurumların demokratik dönüşümünü politikanın merkezine koymak ve bunu hayata geçirme iradesini göstermek. Bunlar çok zor talepler olmasa gerek.

 

Çıkış Yolu Devletin Demokratik Dönüşümünde

 

Kronikleşmiş sorunları çözmek için kurucu akıl ve iradenin sergilenmesi önemli. Ancak bu konunun önündeki en temel problem, bu perspektif ile demokrasi arasında var olduğu söylenen farklılıktır. Çünkü kurucu iradenin sergilenebilmesi için demokrasiyi ve bireysel özgürlükleri askıya almanın gerekli olduğu düşünülür. Bu doğru değil ve demokrasiyi ötelemek yanlış olur. Çünkü demokrasiyi ötelemenin faturası büyüktür. Bu nedenle; kim ne derse desin ve hangi gerekçe üretilirse üretilsin, Türkiye’nin çıkışı kurucu irade ile hareket etmek ve devletin demokratik dönüşümünü tamamlamaktır.

 

Devletin demokratik dönüşümünün tamamlanması; anarşizmin egemen olması, ülkenin terör unsurlarına teslim olması ve ‘beka’ sorunu yaşaması demek değildir. Bunlar; kendini devletin ‘sahibi’ gibi konumlandıranların vesayetlerini sonlandıracak olan demokratik dönüşümünü engellemek için ürettikleri bahanelerdir. Türkiye; muhafazakârlık, milliyetçilik, solculuk ve sosyalizm gibi ideolojilerden üretilen korkularla devletin demokratik dönüşümü ötelenmiş bir ülkedir. “Din elden gidiyor”, “komünizm geliyor”, “şeriatçılar egemen oluyor”, “ülkeyi bölüyorlar”, “artık bu ülkede Türk kalmayacak”, “ülkenin ihtiyacı yurtsever demokrasi” gibi ifadeler üzerinden sahici olmayan korkular üretilmiş ve demokratik dönüşüm engellenmiştir. Sonuç itibariyle gerçek olan, devletin demokratik dönüşümünün üretilmiş korkularla bugüne kadar engellendiğidir. İşte kurucu akıl ve kurucu iradeye sahip olmak, bu tür tuzakları boşa çıkarmayı ve her koşulda demokratik dönüşümü hayata geçirmeyi gerektirir.

 

Dünya sisteminin giderek kırılganlaştığı bu zaman diliminde, siyasi partilerin bu tür bir vizyonu devreye koymaları önemlidir. Bunun yolu ise bu konuyu ortak gündem olarak kabul etmeleri, ülkenin geleceği için birlikte çalışmaya başlamaları ve kendi içlerinde bunu engellemeye yönelik statükoyu aşama iradesini göstermeleridir. Çünkü ülkenin geleceği, sıradaki seçimi kazanmaya odaklanmak değil, bedeli ne olursa olsun, ülkenin kronikleşmiş sorunlarının çözümüne odaklanmak ve devletin demokratik dönüşümü tamamlamaktır.

____

[1]Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Arkadaş Yayınları, s. 440.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.