Siyasette Temel Antinomi: İdealin ve Ütopyanın Geçmişte ve Gelecekte Aranması

Metin, sosyolog Ahmet Çiğdem’in “Peygamber ve Düşünür” yazısı nedeniyle yazılmıştır. Böylesi, yazarın elli yıllık düşünsel yolculuğunda bir ilktir; bunun zevkli bir “iş” olmadığı da deneyimlenerek öğrenilmiştir.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

İdeal Olan

 

Filozof Hilmi Ziya Ülken’in her alanda gösterdiği gibi varlığı bütün yönleriyle kavrama çabasındaki düşünce, bu aşamada sorunsal niteliği alır; dolayısıyla sorular koyar, bunlara karşıt (dikotomik) yanıtlar verilir. İşte söz konusu yanıtlara “düşüncenin antinomileri” denilir.

 

Siyaset felsefesinde de tartışmaya yol açan, hemen her zaman iki çelişik yanıtla çözülmeye çalışılan antinomiler vardır. Bunlardan biri, belki de en önemlisi “İdeal olan geçmişte mi yoksa gelecekte mi aranmalıdır?” sorusuyla doğar.

 

İdeal olanın neliği, öncelikle “neye göre” sorusunu getirir; bu da ölçütler sorununu doğurur. Burada da üç sorunun, bunlara verilen üç yanıtın var olduğu bilinir: Birincisi eşitliği, ikincisi özgürlüğü, üçüncüsü adaleti ölçüt alan ideal toplum yaklaşımı.

 

Sıklıkla vurgulandığı gibi eşitliği somutlaştıran toplumla özgürlüğü hayata geçiren toplum farklı nitelikler gösterir. Tam da bu nedenle “eşitlik-özgürlük dengesinin kurulması” istenir; çünkü esas olanın bunu gerçekleştirmek olduğuna dikkat çekilir.

 

Ölçüt olarak adaleti alan yaklaşım ise eşitlik ve özgürlük dengesinin ancak kendi temeli üzerinde kurulabileceği savıyla dile getirilir.

 

Siyaset felsefesi metinleri, hatta siyaset bilimi çalışmaları, bu arayışlar temelinde dallanır budaklanır.

 

Mülkün Temeli

 

Kuruluş’u oluşturan “espri”, bilindiği gibi “adaleti mülkün-devletin temeli” olarak almış durumdadır. Ne ki uzun süre siyaset felsefesi metinlerinde, örneğin örgün öğretim ders kitaplarında eşitlik ve özgürlük temelli arayışlar dışında, -üçüncü bir yaklaşım olarak– adaleti ölçüt alan tutuma yer verilmemiştir.

 

Kuşkusuz hukuk metinlerinde adaletin gereği, değeri ve vazgeçilmezliği sıklıkla vurgulanmıştır. Buna karşılık ders kitaplarındaki eksiklik, ancak 1990’lı yılların başında yapılan lise felsefe öğretimi ders programıyla giderilmiştir: Siyaset Felsefesi bölümünde “İdeal Düzen Arayışları” başlığı altında eşitliği ve özgürlüğü temel alan yaklaşımlardan sonra adaleti ölçüt sayan tutuma yer verilmiştir.

 

Söz konusu programı yapan komisyon bağdaşık bir grup olmamasına karşın bu konuda (da) uzlaşabilmiştir. Anımsadığım kadarıyla o komisyonda şu isimler vardı: Necati Öner, Ahmet İnam, Kenan Gürsoy, Ahmet Arslan, Süriye Tuncer, Nurten Baykurt, Sadettin Elibol.

 

Dikkat edilirse söz konusu programa göre yazılmış felsefe ders kitaplarında, adaleti temel alan yaklaşımın da verildiği görülür. Ne ki diğer öğretim programları -dolayısıyla ders kitapları- o dönemden bugüne söz konusu yeniliği -uygun yerlerde- içerebilmiş değildir.

 

İmkân: Gelecek

 

Burada özetle değinilen arayışlar, “ideal” kavramının da gösterdiği gibi var olanı değil tam tersine olması gerekeni ifade ederler. Başka bir anlatımla, olması gerekeni geçmişte değil gelecekte görürler.

 

Geçmiş (ve şimdi), olması gereken (ideal) açısından ancak “malzeme değeri” taşır. Çünkü arayanın yüzü, daha doğrusu zihni geleceğe dönüktür. Tam da bu nedenle “ideal” aşma iradesinin ifadesi olarak belirir.

 

Tarih felsefecisi A. Toynbee, ideali geçmişte arayan tipi “zelot” olarak tanımlar. Ona göre zelot, yaratıcı olmadığı için geçmişte olanı şimdiye ve geleceğe taşımak ister.

 

Söylemek bile fazla: Zelotist tutum, gelişmeye, ilerlemeye karşıdır; geçmişin, hatta uzak geçmişin avadanlığıyla yetinir. Sorusu olsa bile bu aynı sorudur; yeni sorusu olmadığı için yeni yanıtı da yoktur. Zihinsel olarak tam bir donmuşluk durumundadır.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Ne ki her toplumda -derece farkıyla da olsa- idealistlerle zelotlar karşı karşıyadır. Sorun, zelotların marjinal düzeyde tutulup tutulamamasıdır. Örneğin, 2000’li yıllar Türkiye’si bile ideali gelecekte değil, geçmişte arayan zelotist tutumun gölgesindedir.

 

Gölge zaman içinde o kadar koyulaşmıştır ki, söz konusu tutum, bunca gelişmişliğine karşın ülkeyi arkaik kültürel tortulara tutunarak “Ortaçağ’a iade etme”ye çalışabiliyor; örneğin, şeyhlerle, işbirlikçi tarihsel tiplerle gurur duyabiliyor; toplumun görece cahil ve yoksul kesimlerine bunları “rol model” olarak sunabiliyor.

 

Söz konusu tutum, geçmişe bu kadar bağlı olmasına karşın bilimsel etkinlik sonucu gelişen teknolojik imkânları en küçük bir rahatsızlık duymadan kullanmaya çalışabiliyor. Bu çelişki, Oflu Hoca’ya atfedilen meşrulaştırmayla savunulabiliyor: “Ecnebiler yaratır, üretir, bizler kullanırız, efendilik bunu gerektirir.”

 

Bu zihin, belli ki ülkeyi her şeye karşın taşımaya, ilerletmeye çalışan yaratıcı kişilikleri de “ecnebi” sayabiliyor. Oysa onun bilincine varamadığı şey, yaratıcı kişilikler yanında kendisinin “dünyada fazlalık” olduğu gerçeğidir.

 

Akıl ve Erdem

 

İnsanlığın tarihi, İslam uygarlığı söz konusu olduğunda, orada -uzun aralıkla da olsa- iki aydınlanma dönemi yaşandığını yazar.

 

Birincisi, 8. ve 15. yüzyıllar arası Maveraünnehir aydınlanması, ikincisi, 20. yüzyıl başlarında, uzun süre Doğu’nun ve Batı’nın hayranlığını kazanmış Anadolu aydınlanmasıdır.

 

Karşılaştırmalı araştırmalar gösteriyor ki, her iki aydınlanma hareketi kendini felsefe, bilim ve sanat alanlarında somutlaştırmış durumdadır.

 

Her iki aydınlanma hareketi (ve birikimi), son çözümlemede akıl ve erdem bireşiminin ürünüdür.

 

Olgusal gerçek buyken, günümüz zelotları söz konusu verimi görmezden gelerek İslam’ın Ortaçağ dönemine öykünüyorlar. Öykünmenin de ilerlemeye engel olduğunun ayırdında değiller. Tekrarlamak pahasına belirtmek gerekirse, yaratıcı kişiliklerin insanlığın hizmetine sunduğu imkânları utanç duymadan kullanabilme rahatlığı içinde olabiliyorlar; üstelik değerbilirlik duygusundan da oldukça uzak görünüyorlar.

 

Güncel sorun, yaratılmış bunca başarıya ve birikime karşın ülkeyi “Ortaçağa iade etme”ye çalışan zelotlar grubunun tasallutunun hâlâ sürüyor olmasıdır.

 

Belli ki toplum, sözcüğün tam anlamıyla bir yol ayrımına gelmiş durumdadır: Ya söz konusu tasallutun artan baskısına boyun eğecek ya da -yine- akıl ve erdem bireşimiyle özgün yolunda ilerleyecektir.

 

Yetkin Toplum

 

Düşünce tarihi, ideal düzen arayışları dışında da -zihinsel kurgu niteliğinde- toplum tasarımları barındırır. Bu tür yetkin toplum tasarımları, bilindiği gibi “ütopya” kavramıyla tanımlanır. Doğu’da ve Batı’da bu tür tasarımların çeşitli örnekleri vardır.

 

Doğu’da bunların en bilineni, hiç kuşkusuz Türk filozofu Farabî’nin Erdemli Kent ütopyasıdır.

 

Ütopyanın Batı düşüncesinde daha çok örneği vardır; Platon’un Devlet’i, T. Moore’un Ütopya’sı, Campenella’nın Güneş Ülkesi, bunların başında gelir.

 

 

“İstenen ütopyalar” olarak nitelenen bu tasarımlar dışında “korku ütopyaları” diye kurgulanmış tasarımlar da söz konusudur: A. Huxley’in Yeni Dünya’sı, G. Orwell’in 1984’ü.

 

 

Dikkat edilirse istenen ütopyaların gelecekte gerçekleşebileceği düşüncesiyle yazıldığı görülebilir.

 

Bu tür ütopyaların hiç biri iyiyi geçmişte aramanın ürünü değildir. Tam tersine, hepsi gelecekte gerçekleşebileceği düşüncesiyle yazılmış kurgusal metinlerdir. Aynı yargı kuşkusuz korku ütopyaları için de geçerlidir. Onlar da gelecekte gerçekleşebilir düşüncesiyle yazılmıştır; korkutucu nitelikleri kaçınılmasını sağlar. Belli ki bu ütopyalarda zelotun geçmiş tutkusunu haklılaştırmaz; çünkü hepsi imkânı gelecekte gören zihinlerin kurgusal yaratımlarıdır.

 

Bizde Ütopya

 

Sıklıkla gösterildiği gibi, bizde, Osmanlı modernleşmesi içinde yetişen asker ve sivil aydınlar, önce Kurtuluş’u sağlamışlar, ardından yurt ve ulus bilinciyle millî bir devlet inşa etmişlerdir.

 

Söz konusu inşanın yaratıcı gücü, hiç kuşkusuz akıl ve erdem bireşimine dayanan özgünlük iradesi olmuştur.

 

Oldukça sınırlı kaynaklarla yaratılan başarı (ve birikim), karşılaştırmalı bilimsel çalışmaların gösterdiği gibi öncelikle felsefe, bilim ve sanatta ortaya konmuş; bunlar, diğer alanlardaki gelişmelerin âdeta dinamiği haline dönüşmüştür.

 

Kurucu kadro için ulaşılan başarı, hiç kuşkusuz bilinçteki ütopyanın -eksiksiz olmayan- gerçekleşimidir. Eksikli olmanın da nedenleri vardır elbette: On yıl farklı cephelerde süren savaşın getirdiği kayıplar, salgın hastalıklar, yorgunluk, maddi kaynakların yetersizliği, nitelikli insan gücünün sınırlılığı, sürenin kısalığı vb.

 

İdealizm coşkusunun toplumu âdeta sarıp sarmaladığı 1930’ların ilkyarısında -Farabî’den sonra ikinci Türk filozofu- Hilmi Ziya Ülken bir ütopya ile çıkar ortaya: İnsanî Vatanperverlik (1932).

 

 

Ülken’e göre vatan, olgu inancını, insanlık ideal inancını simgeler. İnsanî vatanperverlik ise hakikat inancını ifade eder.

 

Olgu inancı, insanı yalnız içinde yaşadığı topluma bağlar, gelişmeyi sınırlar. Koruyucu işlevine karşılık gelişmeyi sürdürmekte sınırlayıcı olur.

 

İdeal inancı, insanı mükemmele yöneltir. Koşulları aşmaya zorlar, dolayısıyla gelişmeyi mümkün kılar. Ancak yaşanılan toplumla ilişkiyi kopararak kişiyi ütopistleştirebilir.

 

Hakikat inancı ise olgu inancı ile ideal inancını aşar; bu niteliğiyle insanî vatanperverlikte somutlaşır.

 

Söz konusu niteliği somutlaştıran kişilerde vatan, yalnız kendi için değil, insanlık içindir. Ancak insanlığa vatan dolayısıyla millet aracılığıyla ulaşılabilir.

 

Belli ki insanî ideale önce üzerinde yaşanılan yerden başlamak gerekir. Çünkü insanlığı vatanda gerçekleştirmeden bir yere varılamaz.

 

Ülken, Aşk Ahlakı’na sahip büyük ruhlarla insanî vatanperverliğe her ülkede ulaşılabileceğini söyler.

 

O, insanî vatanperverlik yaklaşımıyla bütünsel hümanizmin yaratılabileceğini düşünür.

 

Bütünsel hümanizm, Doğu’nun baskın değeri sempati ile Batı’nın baskın değeri aklın bireşimiyle yaratılabilir. Söz konusu bireşim başarılabilirse, iki değerler evreni (Doğu ve Batı uygarlığı) birbirlerini tamamlayabilir. Bu tamamlayış, sözcüğün gerçek anlamıyla bütünsel hümanizmin ifadesi olabilir.

 

İnsanlık, söz konusu iki “bataklık”ta boğulmak istemiyorsa bütünsel hümanizmle kendini yaratmak zorundadır.

 

Vurgulamak bile fazla: Ülken, bu ütopyayla Kuruluş dinamiğini belirleyen akıl ve erdem bireşiminin geliştirilerek sürecin tamamlanması gerektiğini dile getirmekte, dahası her ülkenin aynı başarıyı göstererek bütünsel hümanizmin evrensel toplumunun kurulabileceğini öne sürmektedir.

 

İnsan soyunun hemen her ülkede yaşadığı ağır sorunlar düşünüldüğünde, filozof Ülken’in İnsanî Vatanperverlik ütopyası oldukça değerli görünmektedir.

 

Ülken Sonrası

 

Ülken’in eseri dışında, ülkemizde ne yazık ki filozof yetkinliğiyle yazılmış ikinci bir ütopya yoktur.

 

Takiyettin Mengüşoğlu da filozoftur kuşkusuz, ama bu konuda yazmamıştır.

 

İlerleyen yıllarda (Batı bağımlılığı sürecinde) kimi isimler ütopya olarak tanımlanabilecek eserlerle de görünmüşlerdir: Necip Fazıl, İdeolocya Örgüsü’yle; Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni’yle; Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye’siyle; Sezai Karakoç, İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü’yle; Melih Cevdet Anday, Sosyalist Bir Dünya’sıyla; Sadettin Elibol, Sınıfsız Dünya’sıyla bu gurupta yer alırlar.

 

 

Necip Fazıl, ilk yayınlanışından (1959) sonraki her baskısına eklemeler yaptığı İdeolocya Örgüsü’nde, uzak geçmişin malzemesiyle totaliter ve eklektik bir ütopya kurgular. Orada öyle bir totaliter aygıt vardır ki, özgür ve sorumlu bir birey, bir yurttaş, bir kişilik yoktur. Metin, bu açıdan Hitler totalitarizminin Türkçe (dinsel) versiyonunu andırır.

 

1960’ların sonuna doğru Doğan Avcıoğlu farklı, nitelikli ve kapsamlı bir eserle görünür: Türkiye’nin Düzeni (1968).

 

O yılların “kamusal entelektüel”i Avcıoğlu, bilimsel ölçütlere uygun kapsamlı eserinde, önce Osmanlı toplumunun sosyoekonomik yapısını, sonra Yeni Türkiye’nin başarılarını ve başarısızlıklarını anlatır. Bununla da yetinmez; Kuruluş sürecinin başarılarını geliştirme, var olan sorunları çözme önerisinde bulunur.

 

Avcıoğlu’nun metni yönelimi açısından İnsanî Vatanperverlik’le örtüşür. Aradaki farklara karşın her iki eser de “büyük metin” niteliği taşır.

 

Nurettin Topçu da eserini (1961) sistematik bir metin olarak kurgulamamış, tam tersine çeşitli yerlerde yazdığı yazılarla oluşturmuştur. Üstelik, sonraki baskılarında yeni yazılar ekleyerek şişirmiştir.

 

Görülen o ki, Yarınki Türkiye’de de Necip Fazıl’ınkinde olduğu gibi malzemesini uzak geçmişten alan eklektik yazılar vardır. Bunların toplamına bakıldığında, Hegel’den devralınan “aşkın devlet” iradesi altında “kul taifesi ahali” görülür. Burada da özgür ve sorumlu bireyler, yurttaşlar, kişiler yoktur.

 

Sezai Karakoç, risale boyutundaki İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü’nde (1968), kapitalizmle sosyalizm arasında bir yol arar; Kuruluş döneminin planlı, kamu ağırlıklı ekonomi politikasını görmez. Aradığı modelin “faiz yasağı” ve “ücretin alın teri kurumadan ödenmesi” buyruğuyla kurulabileceğini sanır. Ahlaki yükümlülüğü ekonomik yapının üstüne koyar. Alt yapının ahlaki değerleri sarsabileceğini, bozabileceğini düşünmez. Dolayısıyla üretim biçimi tartışması gibi konulara hiç mi hiç girmez.

 

Karakoç da Necip Fazıl ve Nurettin Topçu gibi antisemitiktir. Ayrıca, iki yönelimiyle onların ardılı durumundadır. Soğuk savaşın Batı cephesinde yer alması, bir; ilerleyen toplumu Ortaçağ’a iade etme çabası, iki.

 

Melih Cevdet Anday’ın Sosyalist Bir Dünya’sı da (1975) şurada burada yazılan yazılar toplamı olarak yayınlanmıştır.

 

Metinlerin bütününe bakıldığında, bilgisel açıdan yetersizlikler görülebilir; anlaşılan, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’ta görüldüğü gibi şair kimliği kuramsal metin yazımına yetmemiştir. Metinlerde eklektiklikten kaynaklanan dağınıklık izlenebilir.

 

Anday’ın ütopyası, bu niteliklerine karşın, yönelimi açısından Ülken ve Avcıoğlu’nun artalanında yer alır.

 

Bu satırların yazarı, Sınıfsız Dünya’da (1977), yirmili yaşların yetersizliğini âdeta kanıtlar.

 

O, eserini, Anday’ın ütopyasını okuduktan sonra yazmaya karar verir; “Sınıfsız Dünya öyle değil böyle olur!” diye yazar.

 

Yazar, Sınıfsız Dünya ütopyasını “vahiy esprisi” ile “Osmanlı toprak sistemi”nden esinlenerek kurgular. Ancak sınıfsız toplum, dolayısıyla dünya tasarımına karşın Ortaçağ değerler evreninden kurtulamaz.

 

O, 12 Eylül 1980’le başlayan kendisiyle yüzleşme sürecinde ütopyasını korur, ama söz konusu değerler dünyasına felsefeyle bakar; Kuruluş’un akıl ve erdem bireşimine dayanan başarı ve birikimini çoğaltmayı savunmaya başlar. Giderek yüzünü İnsani Vatanperverlik’e ve Türkiye’nin Düzeni’ne çevirir; daha iyiyi ve daha güzeli zelot gibi geçmişte değil gelecekte aramaya yönelir.

 

Yol Ayrımı

 

Olgusal gerçek şu ki, Türkiye 1940’lı yılların ikinci yarısından beri Batı bağımlılığı sürecindedir. Söz konusu süreçte, ülke, iç ve dış dinamiğin birlikte yarattığı yakıcı sorunların baskısı altındadır: Aydın yabancılaşması, sınıfsal çelişkinin derinleşmesi, üretim yetersizliği, bilimsel etkinliklerin zayıflaması, sanatsal üretimin sınırlanması, bölüşüm adaletsizliği, cinsiyet eşitliğinin kemirilmesi, klan fetişizmi vb.

 

Bu ve benzeri sorunlar, kuşkusuz anılan süreci kapatarak çözülebilir. Başka bir anlatımla, onları çözmenin ön koşulu bağımlılıktan kurtulmaktır. Yeter koşulu ise ağırlıklı toplumsal dinamiklerin -daha önce olduğu gibi- akıl ve erdem bireşimini temsil eden öncüler çıkararak tam bir “yaşama iradesi”yle geleceğe yönelmesidir.

 

Söz konusu dinamikler, bu uzun ve zorlu yürüyüşe çıkabilirse toplumu uzak geçmişin kültürel tortularıyla Ortaçağ’a iade etmeye çalışan zelotist azınlık kendi kuytusuna çekilebilir, var olan ağır sorunlar aşılabilir.

 

Türk toplumu, bütün birikimine karşın söz konusu varoluş iradesini gösteremezse intiharı kaçınılmazdır.

 

Ülke, belli ki yeniden bir seçim yapmak zorundadır: Ya olguda gerçeği, bilgide doğruyu, ahlakta iyiyi, beğenide güzeli seçecek ya da “sonsuz kötülük”e tutsak olacaktır.

 

Tekrarlamak pahasına vurgulayalım; söz konusu seçim var kalmakla intihar arasındadır.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.