Sudan Krizi Üzerine: Vekâlet Savaşları ve Kaynakların Laneti
“Kaynak laneti”, bir ülkenin zengin doğal kaynaklara sahip olmasının, ekonomik kalkınma yerine yolsuzluğu, otoriterleşmeyi, dış müdahaleyi ve iç çatışmayı körüklemesi durumudur. Sudan’daki dinamik, farklı dış güçlerin değerli madenlerin kontrolünü ele geçirmek veya en azından kendi çıkarlarına uygun bir istikrarsızlığı yönetmek amacıyla yerel askeri unsurları finanse etmesi, silahlandırması ve diplomatik olarak desteklemesi üzerine kuruludur.
Günümüz uluslararası ilişkiler sistemi, sıklıkla “vekalet savaşları” (proxy wars) olarak adlandırılan, devlet aktörlerinin devlet dışı aktörler veya yerel milis grupları aracılığıyla jeopolitik rekabetlerini sürdürdükleri bir çatışma alanına sahne oluyor. Sudan’da halihazırda yaşanan kriz, bu modelin trajik laboratuvarı niteliğinde. Bu çatışma basit bir “iç savaş” kategorisinin ötesinde, “kaynak laneti” (resource curse) teorisinin ve dış müdahalelerin birleştiği bir jeopolitik manipülasyon örneği olarak karşımıza çıkıyor.
“Kaynak laneti”, bir ülkenin zengin doğal kaynaklara (Sudan özelinde altın, petrol ve stratejik limanlar) sahip olmasının, ekonomik kalkınma yerine yolsuzluğu, otoriterleşmeyi, dış müdahaleyi ve iç çatışmayı körüklemesi durumudur. Sudan’daki dinamik, farklı dış güçlerin (bölgesel ve küresel aktörler), bu değerli madenlerin kontrolünü ele geçirmek veya en azından kendi çıkarlarına uygun bir istikrarsızlığı yönetmek amacıyla yerel askeri unsurları (Sudan Silahlı Kuvvetleri-SAF ve Hızlı Destek Kuvvetleri-RSF) finanse etmesi, silahlandırması ve diplomatik olarak desteklemesi üzerine kuruludur.
Bu yazı, erken dönem İslam tarihinde yaşanan iç parçalanma (fitne) örnekleriyle Sudan krizini mukayese etmekte. Çalışma, bahse mevzu modern sömürü ve parçalama stratejisinin, İslam’ın erken dönem siyasi tarihinde yaşanan iç parçalanma (fitne) dönemlerindeki dış fırsatçılık modelleriyle tarihsel benzerliklerini analiz etmeyi amaçlamaktadır.
Bir Toplumsal Bütünleşme ve Devlet İnşası Modeli Olarak “Mu’âhât”
Analizimize bir karşıt modelle başlamak, modern başarısızlığın boyutlarını anlamak için gereklidir. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Medine’ye Hicreti (622), yalnızca bir göç eylemi değil aynı zamanda bilinçli siyasi-toplumsal bir yeniden kuruluş projesiydi. Hz. Peygamber’in Medine’de karşılaştığı toplum, derin kabile (asabiyet) bölünmeleri, ekonomik eşitsizlikler ve etno-dinsel farklılıklarla parçalanmış bir yapıdaydı. Bu parçalanmışlığı aşmak için uyguladığı “Mu’âhât (kardeşleştirme)” politikası da sıradan bir manevi tavsiye olmanın ötesinde bir sosyal mühendislik ve siyasi bütünleşme stratejisiydi. Bahse mevzu stratejiyle ekonomik entegrasyon, yani Mekkeli mültecilerin (muhacirler) ekonomik sisteme entegrasyonunu ve Medineli yerlilerin (ensar) sermayesinin sosyal bir tabana yayılmasını sağlamayı hedefliyordu. Bu yöntem, bireylerin birincil sadakatini kabileden (asabiyet) alıp yeni oluşturulan ve kapsayıcı bir siyasi kimliğe (ümmet) yönlendirerek siyasi kimliğin dönüşümünü temin ediyordu. Zengin ile fakir, yerli ile göçmen arasındaki potansiyel sürtüşme noktalarını minimize ederek toplumu iç manipülasyona ve dış kışkırtmalara karşı “immünize (iç ve dış manipülasyonlara karşı bağışıklık kazandırma)” ederek iç çatışmaları önlemeyi amaçlıyordu. Toplumsal barışın ancak ve ancak sosyoekonomik bölünmelerin üzerinden aşan (transcendental) bir üst kimlik ve adil bir kaynak paylaşımıyla mümkün olabileceğini tarihsel bir vaka olarak ortaya koyuyordu.
Bugünün Sudan’ı ise Medine’nin tam tersi bir yörüngede ilerlemektedir: Kimlik parçalanması, ekonomik tekel ve dış bağımlılık.
İslam tarihinin “Fitne” olarak bilinen ilk iç savaş dönemleri, “mu’âhât” ile kurulan bu ideal bütünleşmenin nasıl kırılabileceğini ve bu kırılmaların dış aktörler tarafından nasıl fırsata çevrildiğini gösteren kritik vaka analizlerdir.
Birinci Fitne (656–661) ve Bizans Faktörü
Hz. Osman’ın şehadeti sonrası başlayan meşruiyet krizi, İslam Devleti’ni bir iç savaşa sürüklemişti. Bu dönemde Müslüman orduları, Cemel ve Sıffin’de karşı karşıya gelmiş; bu iç odaklanmanın doğrudan jeopolitik bir sonucu olmuştu: İslam Devleti’nin başat jeopolitik rakibi Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu’na karşı yürütülen askerî operasyonlar durmuştu. Bizans, bu kaosu “stratejik bir nefes alma alanı” olarak kullanmış, gücünü konsolide etmiş ve hatta bazı sınır bölgelerinde karşı saldırılara geçmişti. Müslümanların iç enerjilerini birbirlerine karşı tüketmeleri, dış rakiplerin işini de kolaylaştırmıştı. Bizans, bu iç savaşın gölgesinde Anadolu’daki bazı topraklarını geri alırken Muaviye’nin iktidarını kurumsallaştırmasıyla ise İslam dünyası yeniden birleşme imkânı bulmuştu. Birlik sağlanınca da Bizans yeniden savunmaya çekilmiş; kaybedilen topraklar geri kazanılmıştı. Bu, İslam tarihinde birlik=güç / bölünme=zaaf denkleminin ilk net tezahürü ve iç istikrarsızlığın dış güvenlik zafiyetine dönüşmesinin klasik bir örneğidir.
Haricîlik: Siyasal Sorunun Teolojik Araçsallaştırılması
Sıffîn Savaşı’ndaki Hakem Olayı, siyasî bir ihtilafın nasıl dinî bir radikalizme dönüşebileceğini gösterir bize. Haricîler, bir siyasal tercihi “küfür” olarak kodlayarak tekfir (excommunication) ideolojisinin tohumlarını attılar. Bu durum günümüz Sudan’ındaki radikal grupların metodolojisiyle de paralellik gösterir. Bu yöntem, paralelliklerden ilki muhataplarını tekfir ve siyasi rakipleri gayri-meşru ilan etme yoluyla müzakereyi imkânsız kılar ve çatışmayı “varoluşsal” bir hale getirir. İkinci olarak bu gelişme, parçalanma yoluyla merkezi otoriteyi (Hz. Ali’nin Hilafetini) hem siyasi hem de askeri olarak zayıflatmış ve devleti iki cephede birden (hem Hariciler hem de Muaviye taraftarlarıyla) savaşmaya zorlamıştır. Bu durum, devlet-dışı silahlı aktörlerin (non-state armed actors) merkezi otoriteyi nasıl baltaladığının ilk nüveleri arasındadır. Endülüs’teki Tavaif-i Mülûk’un Hıristiyan krallıklardan yardım alması, Osmanlı’ya karşı Arap isyanlarının İngilizlerce fonlanması gibi tarihsel örnekler de uygulanan bu modeli teyit eder: İç parçalanma, dış müdahaleye davetiye çıkarır.
Haçlı Seferleri, Endülüs ve Yenilenen Bölünme Kıskacı
İslam tarihinde Birinci Fitne’nin ardından da dış aktörlerin iç zaaflardan yararlanma geleneğinin sürdüğü görülür. Haçlı Seferleri döneminde Müslüman emirlikler arasındaki rekabet Kudüs’ün düşmesine yol açarken, Endülüs’te ise Tavâif-i Mülûk olarak bilinen küçük Müslüman beyliklerin Hristiyan krallıklara karşı koymak yerine birbirleriyle savaştıkları ve bazıların da düşman ordularına para karşılığı yardım ettikleri tarihi kayıtlara geçmiştir. Sonuç ise Endülüs’ün tamamen düşüşüdür.
Tarihsel kalıp nettir:
“Müslümanlar birleştiğinde Bizans geriler, bölündüğünde Haçlılar ilerler, İslam toplumu birbiriyle çatıştığında da Avrupa Hristiyan ittifakı seni yutar.”
Modern Analiz: Sudan, Altın ve Stratejik Vekiller
Bugün Sudan’daki durum, anlatılan tarihsel modelin modern bir yeniden üretimi olarak görülür. Söz konusu tarihsel model, modern uluslararası ilişkiler terminolojisiyle yeniden yorumlandığında çatışmanın merkezinde, “Kaynakların Rolü” yani ekonomik determinizmin öne çıktığına tanık oluruz. Sorunun temelinde Darfur’daki Jebel Amir gibi devasa altın madenleri ve Kızıldeniz’deki Port Sudan gibi stratejik lojistik merkezlerin kontrolü yatmaktadır. Bu kaynaklar, barışın değil, savaşın finansmanını sağlamaktadır. RSF gibi paramiliter bir yapının, devlet ordusuna (SAF) kafa tutabilmesi, büyük ölçüde bu altın madenlerinden elde ettiği gayri resmi gelirle ve iddia edildiği üzere dış desteklerle mümkün olmaktadır. Bu noktada dış aktörlerin stratejisine, yani jeopolitik rekabete bakmak gerekir. Çünkü çatışmalar yerel gibi görünse de küresel bir satrancı andırmaktadır. Burada öne çıkan gruplardan birisi Rusya güdümlü Wagner/Afrika Kolordusudur. Rusya, bu vesileyle altın madenlerinin güvenliğini sağlayarak bir taraftan uluslararası yaptırımları delmeyi hedeflerken bir yandan da Afrika’da askeri bir üstünlük sağlamayı amaçlamaktadır.
Diğer yandan (BAE başta olmak üzere) Körfez ülkelerin de sürecin aktörleri arasında olduğunu görüyoruz. Kızıldeniz’deki lojistik ve askeri varlıklarını (limanlar) güvence altına almak ve bölgedeki (İhvan karşıtlığı gibi) ideolojik ve ekonomik nüfuzlarını artırmak için farklı fraksiyonları destekledikleri düşünülmekte. Ayrıca satrancın olmazsa olmaz kale bekçileri Batılı Güçler ve etkileri altına aldıkları Mısır da bu denklemin bir parçası niteliğindedir. Bölgesel istikrar, terörizmle mücadele ve Nil suları üzerindeki jeopolitik denge kaygılarıyla sürece müdahil olmaktadır. Bu dış aktörler, Sudanlı grupları “vekil” olarak kullanarak, düşük maliyetli (kendi askerlerini riske atmadan) ve yüksek kazançlı (kaynaklara erişim) bir mücadele yürütmektedirler. Bu durumun Sudan’ı klasik bir “çöken devlet (failed state)” yörüngesine soktuğunu izliyoruz.
Sudan’daki çatışmanın en kritik dış aktörü, Birleşik Arap Emirlikleri olarak gösterilmektedir. Uluslararası alandaki yaygın iddialar ve Birleşmiş Milletler gözlemcileri ve raportörlerinin bulguları, BAE’nin ideolojik tabandan yoksun ve bütünüyle pragmatist ve işgalci konumdaki HDK’ye silah ve askeri destek sağladığına işaret ediyor. HDK lideri (lise terk, alaylı olan ve deve tüccarlığı ile uğraşan) Muhammed Hamdan Dagalo’nun (Hemedti), Darfur ve Kurdufan bölgelerinde kontrol ettiği altın madenleri ve kritik yeraltı zenginlikleri sayesinde ülkenin en zenginlerinden biri olması ve Rusya ile BAE gibi ülkelerle kurduğu yakın ticari ilişkiler, bu desteğin ve beraberinde gelen Sudan krizinin ekonomik ve stratejik zeminini oluşturmaktadır.
Mısır, Sudan’ın en kritik komşularından biri olarak, tarihsel bağları ve Nil Nehri üzerindeki hidro-politik çıkarları nedeniyle Sudan’daki istikrara hayati önem atfetmektedir. Mısır geleneksel olarak Sudan Silahlı Kuvvetleri’ni (General Abdulfettah el-Burhan liderliğindeki orduyu) destekliyor. İki yılı aşkın süredir yine sınırlarında İsrail ile yaşadığı güvenlik krizlerine Sudan ile bir yenisi daha eklenen Mısır, dış politikasında izlediği Batı yanlısı denge siyasetini gözetme eğilimi gösteriyor. Bu noktada Sudan krizi, Mısır’ın da dâhil olduğu Arap İttifakı içindeki çatlakları derinleştiriyor. Kuşkusuz bunda en önemli pay yine BAE’ye aittir.
Sonuç: Kardeşlikten Kaosa ve Çıkış Stratejisi
Tarih, siyasi meşruiyetini ve toplumsal bütünlüğünü kaybeden, iç fay hatları derinleşen toplumların, dış müdahaleye açık hale geldiğini defaatle göstermiştir. Sudan’da şahit olduğumuz trajedi, Medine’de kurulan kardeşlik modelinin -adalet, paylaşım, kapsayıcılık- terk edilmesinin bedelidir. Hz. Muhammed’in s.a.v. Medine’de kurduğu “kardeşlik” (Mu’âhât) ilkelerinden -yani kapsayıcı bir sosyal sözleşme ve adil bir kaynak paylaşımı idealinin- uzaklaşılmasının sonucudur. Çözüm ise bu çok katmanlı sorunun tüm bileşenlerine hitap etmelidir.
Bunu iki basamak halinde ortaya koymak gerekirse:
- İdeolojik Mücadele: Bu çatışmayı sürdüren ve “dini” bir retorik kullanan radikal örgütlere karşı, Peygamberi bir eğitim metodolojisi şarttır. Bu metodoloji, Haricilerin dışlayıcı “tekfir” modeline karşı Medine’nin “kapsayıcı” ve “yaşatmayı” esas alan kardeşlik hukukunu savunmalıdır. Barış, bu örgütlerin fikirlerinin entelektüel ve teolojik olarak çökertilmesiyle başlar. Bu model, Haricî zihniyetin yeniden üretimini engelleyecek; kardeşliği merkeze alacaktır.
- Siyasal ve Ekonomik Şeffaflık: Bu grupların dış bağlantılarının ve finansal ağlarının uluslararası platformlarda ortaya çıkarılması, onların meşruiyetini ve operasyonel kapasitesini zayıflatacaktır. Kaynakların (altın, petrol) kimler tarafından çıkarıldığı ve kime satıldığı konusunda tam şeffaflık, sömürü çarkını kıracak en önemli adımdır.
- Kesin Gereklilik: İslam ülkeleri arasında ortak bir ekonomik ve eğitim ittifakı kurulmalıdır ki (Sudan ve benzeri kriz bölgelerinde) Müslüman ülkeler ekonomiden eğitime kendi kalkınmasını öz kaynaklarıyla ve kendi ülkeleri ve toplumlarının lehine kullanmış olsunlar.
Medine Sözleşmesi’nin 7. yüzyılda inşa ettiği siyasi çoğulculuk (plüralizm) ve ortak güvenlik (collective security) çerçevesi, günümüzdeki kırılgan ve çökmüş devletler için hayati bir model sunmaktadır. Sözleşme, o dönemde derin inanç ve kabile ayrılıklarına rağmen, ortak bir “siyasi ümmet” (umma wahida min duni al-nas) inşa ederek, devletin ötesinde bir toplumsal kimlik oluşturmayı başarmıştı. Günümüzde Sudan, Suriye ve Yemen gibi ülkelerin karşı karşıya kaldığı kronik şiddet ve devletin çöküşü (state collapse) durumu, sadece çatışan grupların güç mücadelesi değil, aynı zamanda ulusal üst kimliğin tamamen aşındığı ve yerini sıfır toplamlı etnik veya mezhepsel çıkarların aldığı bir durumu işaret etmektedir. Bu ülkelerde kalıcı barışın sağlanması, yalnızca askeri dengeleme veya dış müdahaleyle değil, köklü bir siyasi kültür değişimiyle mümkündür. Bu nedenle çözüm, Medine modelinden ilham alınarak, yerel aktörlerin ulusal egemenliği ve kolektif refahı önceliklendiren yeni bir toplumsal sözleşme (social contract) imzalamasından geçmektedir. Bu sözleşme; dış vekil (proxy) rollerinden sıyrılarak ulusal çıkar temelinde hareket etmeyi, adil kaynak paylaşımı mekanizmalarını şeffaflıkla kurmayı (petrol, su, toprak gibi kaynakların hakkaniyetle dağıtılması) ve bu sayede vatandaşlık temelinde toplumsal kardeşliği yeniden inşa etmeyi zorunlu kılmaktadır. Aksi takdirde, çatışmanın temel nedenleri ortadan kalkmayacak ve dış müdahaleye açık, parçalanmış devlet yapıları süregidecektir.
“Altının bedeli kan olmamalı. Müslümanlar yeniden Peygamberî aklın etrafında birleşmedikçe, her kaynak bir lanete dönüşecektir.”
M. ALİ KAPAR
Akademik çalışmalarını Karamanoğlu Mehmet Bey Üniversitesi Ortaçağ Tarihi Anabilim Dalında doçent olarak sürdürmektedir. Diplomat Sahabiler, Heyetler; Hz. Peygamber Dönemi Diplomasi, Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev ve Sultan Melikşah gibi eserler yazmıştır.
YUSUF SAYIN
Necmettin Erbakan Üniversitesi Siyasi Tarih Anabilim Dalı’nda doçent olarak görev yapmaktadır. Başlıca kitapları alfabetik sırayla; Dış Politika Denemeleri, Ortadoğu'da Türkiye ve İran'ın İşbirliği İmkanları, Uluslararası İlişkiler Üzerine Okumalar.